Birkaç saatlik bira + tuzlu fıstık muhabbetinden sonra hesap geliyor. İkimiz de cüzdanımıza saldırıyoruz. Elbette ben daha hızlıyım. İş cüzdan çekmeye geldi mi herkes bir Amerikalıdan daha hızlıdır :D Veriyorum hesabı, dönüp “bugün benden” diyorum, “gelecek sefer sen ısmarlarsın ödeşiriz”. “Olur mu ama ne gerek var?” diye soruyor. Diyorum “şimdi hocam, üç otuz parayı ikiye bölmeye mi uğraşacağız? Sende X lira var mı sen bana X lira ver ben sana Y lira vereyim muhabbeti mi yapacağız? Kaybettiğimiz zamana yazık. Gelecek sefer sen ödersin”. “Peki, sen de haklısın” diyor. Elbette haklıyım. Dünyanın en pratik zekalı milletine mensubum...
Kendisiyle tanışmamız bundan iki üç hafta öncesine tesadüf ediyor. Kaan buradaydı. Kaan’ı alıp yürütmüştüm biraz, yarı yolda bir kafede mola vermiş alkolsüz mohitolarımızı içip serinlemiştik. Hesabı istedik, kalkmak üzereyken yan masadan bir ses: “pardon türk müsünüz?” diye sordu. “Lannnn,” dedim kendi kendime, “yine ne yaptık da kendimizi ele verdik a.q.”. Sonra sorunun Türkçe sorulmuş olduğunu fark ettim. Türkçe bildiğine göre, Kaan’la aramızda Türkçe konuşmakta olmamızdan da çözmüş olabilirdi Türk olduğumuzu. İşte öyle başlayan muhabbet bir on onbeş dakika kadar sürmüştü. Buralarda pek arkadaşı olmadığını fark etmiştim. Açıkçası benim de pek arkadaşım yok Kiev’de. Numaramı verdim, numarasını aldım. “Sıkılırsan ara, çıkar iki tek atarız” dedim. Eyvallahlaştık, ayrıldıktı.
Bugün aradı. Müsaitsem iki tek atmayı teklif etti. Aslında ilik gibi bi hatundan telefon bekliyordum söylemesi ayıp. Ama Ukraynalı kızların zihniyetini az çok çözdüğüm için, “müsaitim” dedim. Çünkü biliyorum kız söz verecek aramayacak. İlk randevu yalan olacak –hep öyle olmuştur. Fark etmemiş gibi yapacaksın. 3 gün sonra arayıp “ya kusura bakma seni arayamadım o gün” dediğinde, “sen kimdin pardon” ya da “aaa, sen arayacaktın dimi. Ben unutmuşum, ‘arkadaşlar’ bendeydi söylemesi ayıp, çok eğlendik. Unutmuşum walla” diyeceksin. Arkadaşların cinsiyeti hakkında bilgi vermeyeceksin, anlayacak ki “büyükşehir çalışıyor” :D Neyse... Taktik olarak bu akşam sap takılacağımın farkındaydım yani. Dedim “müsaitim, buluşalım”. Birahane ayarında bir yerde buluştuk. Muhtelif biralar içtik. Sohbetler ettik. Boş adam değil Kartır. Doktorası var. Türkçe biliyor. Sohbeti güzel. Türkiye’de akademisyenlik yapmış. Türkiye’nin sektör lideri firmalarından birinin pazarlama direktörlüğünü yapmış, 42 yaşında güzel bir abi (teknik olarak). Ortak zevklerimiz de var. O da parayı ve para kazanmayı seviyor anladığım kadarıyla. Bir ton iş konuşuyoruz.
Sonra, göğüs dekoltesi göbek deliğine kadar inen, boynunda Camel amblemli bir kolye olan, şeffaf topuklu ayakkabılara binmiş, mininin minisi mini etekli, acayip işveli bakan (töbe estağfurullah) at gibi bir kız geliyor masamıza. En yatak odası tonuyla “sigara kullanıyor musun kocacım?” diye soruyor. Sanki orgazm sigarası teklif ediyor haspam. “Hayır,” diyorum: “kullanmıyoruz, şeytan, şeytaaaan”. Kız promosyonlarının sadece sigara içenler için olduğunu söyleyip bizim masadan ayrılıyor. Kartır “sen buna hayır diyebildiysen bu sigara olayını kafanda bitirmişsin dostum” diyor. Haklı walla. İçim gitti kıza hayır derken. Tekrar başlamayı ciddi ciddi düşünüyordum...
Kartır televizyonda her 2 dakikada bir reklamını gördüğünüz büyücek bir Türk firmasında pazarlama direktörüyken, Amerikalıların “burn out” (kariyer yanması, kofra yakma) dediği şeyi yaşamış. O dönem şekli çok düzgünmüş. Altında şoförlü şirket otomobili, telefon faturasına kadar şirket ödüyor, boğazda denize sıfır bir yalı dairesinde kalıyor –kira şirketçe ödeniyor, ayda brüt 12 bin dolar maaş alıyor falan... Sonra bir göt kalkması söz konusu olmuş, Kartır birden bire işsiz kalmış. Her zaman öyledir ya, Kartır da kaybettiği zaman anlamış eski şeklinin dört dörtlük olduğunu. Sonra? Sonra B+ bir işsiz olarak, kendisi işsiz karısı iş sahibi olduğu için, Ukrayna’ya yerleşmiş karısının yanına. Anladığım kadarıyla şimdi biraz eziliyor. Çünkü biraz birikmişten yiyor Kartır, biraz da hatunu çalıştırıyor... İkisi de yiğidi bozar. O nedenle de Kartır iş imkanı arayışları içerisinde. Öyle her iş fırsatını da değerlendiremiyor, çünkü bir akademisyen olarak belli bir karizması var (mış!!!). Zor zenaat yani Kartırın’ki. Ben akademik karizması olmayan biri olarak ekmeğimi taştan çıkartabildiğim için “hamdossun” dedim “tanrıma”. Bu akademisyenlik zor işmiş –hele de bir üniversiteden maaş almıyorsan, yani işsiz akademisyensen...
İşletme okumuş, bizzat Brian Tracy’lerden eğitim almış biri olarak, açtığım her işletme sohbetine söyleyecek bir “marketing” lafı var. Belli ki boş değil. Biraz nasihat ediyorum haddim olmadan. “Saldır para kazan, sonra istediğin üniversiteyi satın alırsın,” diyorum. Bizim “iki gün pezevenk derler, üçüncü gün bey derler” olayını anlatıyorum. “Akademik hayatta hoş karşılanmaz” diyor. İşin garibi, bu adamın branşı pazarlama... Uzmanlığı para kazanmak yani. Neden hoş karşılanmasın ki, sen uzmanlık alanında çalışmış olacaksın diyorum. Haklı olduğumu, ama yine de işi ticarete dökmenin hoş karşılanmadığını söylüyor. Sürün o zaman a.q. demiyorum.
Böyle sohbet ederken, 11 oluyor. Garson gelip alt salona geçmemizi rica ediyor. Alt salon beni basar, ayrıca Kartır’ın üniversitesinin (Virgina Tech) futbol müsabakası başlayacak yarım saate. Hesabı alıyoruz, kalkıyoruz. Kartır’ı eve bırakıyorum, ben eve dönerken bayan ilik arıyor (88-60-90). “Üzgünüm aile dostlarımız geldi, arayamadım seni tavşanım” diyor: “şimdi müsait misin?”... “Kız saat 11. Flört saatini çoktan geçmiş. Bu saatte flört olmaz” diyorum. “E biz de sevişiriz, tavşanım” diyor. Tavşan ben oluyorum... Son yılların en delikanlı kızı imiş Lera. Wallaha şoktan şoka sürükledi beni. Evlencem ben bu kızla. Böyle dobra kız olur mu lan?