Adını bilmiyorum ama çok güzel bakıyor. Çok güzel gülüyor… Bir atmış beş boylarında, kumral, kahverengi gözlü. Yaşını tahmin edemiyorum. Saçlarını arkadan toplamış, saçı toplu kadın olduğundan daha olgun görünüyor… Çok mu genç acaba? Olabilir, ama inanılmaz güzel gülüyor. Lan ne kadar genç olsa da kesinlikle on yedi değildir, ve ben kesinlikle Halis Toprak değilim… Bana caizdir yani.
Kiev’de, Kreşatik’te Himalaya isimli bir Hint restoranı keşfettim geçen hafta. Yemekler gayet iyi. Hint yemeği severim ve bu restoranda servis edilen tabaklar otantik Hint yemekleri. İngilizleştirilmiş, oğlanlaştırılmış türden de değil, Hindistan’da herhangi bir restoranda yiyebileceğiniz otantik yemekler. Acısız mı, orta mı yoksa acılı mı olsun diye soruyorlar. Eğer acılı isterseniz, böyle dudakları kabartan, burun akıtan, kulakları kızartan, boncuk boncuk terleten cinsten bir yemek getiriyorlar. Tam Asya acısı…
Ben bunları karalarken yanıma geliyor, gülümseyen gözlerinin içine bakıp bir Corona daha rica ediyorum. Yüzünü buruşturup, “ooo çok üzgünüm, kalmadı” diyor. Başka marka da mı yok diyorum, “maalesef” diyor. Hala gözünün içi gülüyor. Çok hoş bir kız… Laptop’umdaki ejderha motifine bakıyor, “bu aldığınızda var mıydı?” diye soruyor. Harika, sohbet açtı. Ben beceremeyecektim… “Hayır” diyorum, ayrıca satın aldım. Nerden aldığımı soruyor, Japonya’dan diyorum. “Çok yazık” diyor, daha yakından bakmak için eğildiğinde, birkaç saniye süreyle boynu, tam kulağının arkası burnumun hizasına geliyor. Enfes kokuyor.
Şakaklarım zonkluyor, hatta bir an gözlerim kararıyor, sadece kulak memesini görebiliyorum. Isır diyor bir ses: “ya da önce ufak bi öpücük kondur, sonra da bir ısırıkla bitir”... Alla alla… “Çüş lan çüş lan şiişşş”, derken kendimi toparlayıp, “bakarım, sizin için bulursam getirtim” diyorum bir nefeste –tekrar nasıl alabileceğime dair hiçbir fikrim yok aslında. Eliyle bir “yesss” işareti yapıyor, gülerek. Çok mutlu oluyor. Artık Shinji’yi arayıp, aynısından buldurup, postalatacağım… O kadar kredimiz vardır Shinji kardeşimizde, napalım. O cesaretle ismini soruyorum “Tanya” diyor. Her harfini ayrı güzel telaffuz ediyor adının. Şeytan diyor, yatır hemen şuracıkta masanın üstüne, saatlerce öp, burnunu, göbeğini, kıçını ısır. Milleti de kov. Kapattım ulan restoranı… Maharaca oldum ülen bu akşam. Üç corona mı çarptı lan beni böyle? Yoksa Tanya mı?
Muhakkak Tanya! Hint yemeği sevsem de, Hint restoranına ancak yılda bir giderim. Evde kendim pişirmeyi tercih ederim çünkü. Ama bugün beni buraya getiren oydu aslında. Geçen geldiğimde de bugünkü kadar güzeldi çünkü… Ha bu aşktan bi cacık olmaz, o ayrı. Ama yine de, görmek hoşuma gidiyor…