Smorodina Denilen Şerefsiz Meyve (Artı 21 Felan)

Bak, bak, bak… Ebem zamanında yazdığım bir yazı buldum, nekkadar da pastoral. Genşmiş zeman olur ki, rtükten geçmez... Genşmişiz tabi, normaldir. Küfür bozuyorsa okuma...

Bu smorodina denilen meyveyi ben Türkiye’de görmedim. Yok demiyorum, İstanbul dışında illa ki vardır ve kesin “çiftçi domaltan ” ya da “yavşak üzümü” falan gibi bir isim vermiştir bizimkiler buna ama en azından ben, en azından İstanbul’da, en azından şimdiye kadar hiç görmedim bu meyveyi.

Bir garip meyve Smorodina. Bitkisi sarmaşık gibi, meyvesi üzümü andırıyor ama daha ufak ve salkım salkım değil tane tane oluyor. Sert bir kokusu var, neredeyse kekik kadar sert ve bence yaprakları baharat olarak bile kullanılabilir hatta belki de kurutulmuşu Beyoğlu balık pazarındaki aktarlarda “yavşak otu” adı altında satılıyordur; bilemeyeceğim.

Bugün öğle üzeri bu tanımadığım meyvenin toplanması gerekti, koskoca bahçenin neredeyse tamamında ekili bu şerefsiz bitki. Aslında tamamı kasten ekilmiş de değil. Çeşni olsun diye beş on fide ekilmiş zamanında. Ama bu arsız bitkiler bahçede yapacak başka bir şey de olmayınca üredikçe üremiş. E malum, börtü böcek de pezevengi bunların; onun aşk mektubu buna, öbürünün poleni berikine derken bahçeyi smodorina bürümüş. “Dikkatli ol” dedi Nastya: “fazla sıkmadan tut ve kopar. Çok sıkarsan patlar ve işimize yaramaz". Eywallah, böğürtlen toplar gibi yani.

Bir koca leğen verdiler elime, girdim smorodinaların içine. Gerçekten de olmuşu çok hassas bu meyvenin. Dokunur dokunmaz pörtlüyor ve insanın elini bir anda morumsu bordo ve yapış yapış bir sıvı kaplıyor. Genç smorodinalar mayhoş ama olgun olanları, yani bu elde patlayan sabırsız şerefsizler, oldukça tatlı. Kesif kokularından mıdır yoksa olgunlaşınca çok tatlı oluşlarından mıdır bilemeyeceğim ama bu meyvenin meraklısı da çok. Karıncalar, sivri sinekler (yoksa onlar bana mı geliyor lan?), kımıl zararlıları, -“o ne lan? Tarla faresi mi o”, evet, tarla fareleri ve özellikle de arılar; hem de eşek arıları.

Ben işe koyulduktan kısa bir süre sonra bir tanesi ziyaretime geldi. Önce bir vızıltı, sonra bir baktım ibne arı burnumun dibinde. Yeminle söylüyorum göz göze geldik arıyla; hem de eşek arısı. Her şehir züppesinin yapacağı ilk hareket ne olursa benimki de o oldu: can havliyle bir "back hand" koydum arıya, karşımdaki ağacın gövdesine çaktım resmen. Vızıltı kesildi, bir süre sonra baktım kalktı, ileride dans ediyor; herhalde bir hemcinsinden yardım istiyor. Zira bilirsiniz, bu arılar böyle dans ederek anlaşır. Neler anlattığını tahmin edebiliyorum.

“Hamdi Abi, yetiş abi. Mahsule yine insan dadandı. Abi hişşş, kime söylüyorum bak hiç dinliyor mu? Alo”?
“...”
“İnsan diyorum, mahsule dadandı. Saldırdım ama herif beni pis benzetti, hala gözüm seçmiyor Krom seni inandırsın”.
“...”
“Hamdi Abi!.. Abi ayakta zor duruyorum ben, sen bana iki saattir vals yaptırıyorsun burada. Abi, fena benzetti herif beni, yardım lazım abi. Bak yüzüm gözüm kan içinde ya!"
“Belli gözüm, beyinde de hasar var herhalde. Neyse, sen şimdi fırla, kovandan besili, öhm iri yarı yani, üç tane arı gönder buraya. Söyle Sami'nin ağacın arkasından dolansınlar ki arkadan saldırıp şaşırtalım herifi. Sen de sonra diğer taraftan saldırırsın. Çapraz ateşe tutarız”.
“Tamam Abi. Sami’nin ağacın arkasından gönderiyorum bizimkileri”.
“Aloo, irisinden olsun askerler”.

İyi de elin Ukraynalı arısının adı niye Hamdi? Örümcek için neden Sami adını seçtim ki ben? Şimdiye kadar tek bir Sami tanıdım; düşününce harbiden de örümcek gibi bir herifti. Sıcaktan bilinçaltım genleşti, üst egoma taştı herhalde.

Arının kaçmadan önce o kadar uzun dans etmesinden kıllanmadım değil. Lan acaba bu ibne böcek "bu iş burada bitmez olm. Şimdi siktim belanı, bekle burada” falan mı dedi bana giderayak. Lise biyoloji derslerinde anlatılmıştı bu hayvanların hangi hareketle neyi söylemek istediği ama ben hocanın bacaklarını kesiyordum o sıralar. Neyse, tedbirli olmakta fayda var: "Nastyaa, aerosolü getirsene. Ben kıllandım bu hayvandan”.

Ne diyordum? Haa, cümle hayvanat hastası bu bitkinin. Bu da hayvanlar aleminin petrolü herhalde. Üzerine savaşlar yapılıyor. Karıncalar örneğin, hararetli bir çalışma içerisindeler smorodinaların üzerinde. Bir tanesini bile yuvalarına taşıyabileceklerinden değil, ama her nedense milyonlarca karınca var bu smorodina çalılarının dallarında. Ve benden fena kıllanıyorlar.

“Komtanım bahçeye insan girdi yine?"
“Saldırın, ısırın olm”.
“Bi boka yaramıyor ki afedersiniz. Isırmadık yerini bırakmadık, bana mısın demiyor. Hatta farkında bile değil. Bizi bırak, arı saldırdı biraz önce, hayvana bir koydu, garibim Örümcek Sami'nin ağacına çakıldı. Şuurunu kaybetti, gitmiş Sami’yle sohbet ediyordu en son. Gözümle görmesem inanmam".
“O zaman ilk hedefiniz apış arasıdır, kaşındırın”.

Vay ananı sikeyim. Her tarafım kaşınıyor yine ya. Bu pastoral manzaralar kitaplarda, fotoğraflarda falan görülünce süper de, içine girip yaşayınca hiç de öyle özenilesi, rahat edilesi, relaks yapılası yerler değiller. Bir kere o National Geographic'de falan görüp öykündüğümüz yeşil alanların, çalıların, koruların, ormanların içerisinde her türlü haşaratın bulunduğu hemen hepimiz tarafından göz ardı edilen bir gerçek. Bu haşarat en iyi ihtimalle kaşındırıyor. Hatta içlerinde yakanı, acıtanı, hatta ve hatta öküz gibi böğürteni de var.

Her gelişimde alışık olmadığım bi iş angarıyorlar bana. Geçen yıl da kiraz toplatıp odun kırdırmışlardı. Ben hayatta kabul etmezdim bu yeşil cehenneme girmeyi ama... Geçen yıl buralarda denk geldiğim otlardan kalmıştır kıyıda köşede diye düşünerek razı oldum. Bu mariyuhana bitkisi de en az smorodina kadar arsızdır. Her tarafa salar tohumlarını walla. Ortalığı bir sardı mıydı önünü alabilene aşk olsun. İşte ben de illa ki kıyıda köşede bir iki fide kalmıştır, akşam akşam boş kafayla dolanacağıma sararım smorodinaların içerisinde bir çift kağıtlı aslanlar gibi kafamı yaparım diye düşünerek kabul ettim bu işi. İlla ki vardır buralarda bir yerlerde bir şeyler. Lann, ahanda. Yalnız biraz genç galiba, topaklanmamış daha. Du bakiim, pek de benziyor ama bi yanlış olmasın? diyerek avuçlamış bulundum ısırgan otunu; hatta koklamak için burnuma götürmüş bulundum... Allaam allaaam, elim yanıyor, burnum yanıyor. Geçmişine yanayım. Isırgan otu ile mariyuhana arasındaki benzerliği hiç fark etmemiştim. Şu ana kadar yani.

Nastya geliyor: “cigara sandın di mi”?
- Yoo, çorbasını yaparız biz bunun, çok şifalıdır.
- Şifa ne ki?
- Sittiret. Sen o böcek ilacını versene bana.

“Hamdi Abi, hıırrrrş hırrrş, kimya-sal si-lah... aaaargh...

NOT: Hazreti Sözlük smorodina için frenk üzümü diyor. Benim tahminim pek uzağa düşmemiş yani; ha yavşak üzümü ha frenk üzümü...

NOT2: Frenk üzümü değil yaban mersiniymiş. Frenk üzümü bunun kırmızı (ve ekşi) olanı... O da bol burada ama tadı sirke gibi.