80ler Denilince

Bloxoo’da 1980’ler denilince aklınıza ne geliyor başlıklı bir konu açılmıştı geçenlerde… Sıçtımın veletleri –ve onların apolitik abileri ablaları, belki anne babaları, 80leri hisseli harikalar kumpanyası sanıyorlar... Üşenmeyip oturup altı bin beş yüz karakter cevap yazmışım. Haftalar geçti, bugün denk geldim yazıya; dedim orada kalmasın, yazıktır.

O tarihlerde polis nurcu değil ülkücü kaynardı. Cunta hükümetinin falanca tebliğinin bilmem kaçıncı maddesi uyarınca devlet memurlarının bıyık ve sakal bırakması kesinlikle yasaktı; ama o tebliğ polisler için geçerli değildi herhalde ki tüm polislerde bir haftalık kirli sakal olurdu. Polisin yetkisi sınırsızdı. Polisler üniversite mezunu değildi, akademi mezunu bile değildi çoğu –yazı tura polisi. Bazen sigara bile kullanmayan adamların üzerinde yapılan aramalarda, üstlerinden bir paket esrar falan çıkabilirdi, Allahın işiydi, anlaşılmazdı. Gözaltı süresi şimdiki gibi 48 saat değil 1 aydı. 1 aylık sürenin bitiminde rapor imzalatılıp serbest bırakılan şüpheli karakolun kapısında tekrar içeriye alınabilir, o durumda 1 aylık yeni bir gözaltı süresi başlardı. Bu şekilde yıllarca gözaltında tutulanlar olurdu. Gözaltına alınan kişinin yakınlarına nerede olduğu, nasıl olduğu bildirilmezdi. Tutuklama sırasında şüpheliye isnat edilen suçun belirtilmesine gerek yoktu (kafasına göre tutuklama yapabilirdi polis). CMUK henüz yoktu. Avukatımı istiyorum ya da telefon hakkım dediğinizde “waaay, san fransisko sokakları ha, çok esprilisin” diye yanıt alırdınız –muhtemelen bir tokatla birlikte. Kafası kızan, kıl olduğu adamı “bölücü örgüt militanı”, “komünist”, “anarşik” ya da “fransada örli havaalanını bu bombaladı” şeklinde ihbar edebilirdi –dayımın o tarihteki nişanlısı dayıma yapmıştı, herifi 1 ay bulamamıştık… Evinde felsefe kitabı olan okur yazar insanlar o felsefe kitaplarını teksas tommiks kapakları içerisinde falan saklardı. Sakallı insan fotoğrafı asılmazdı duvara (Karl Marx korkusu, bok atarlar izi kalır korkusu).

İstanbulda (en azından Anadolu yakasında) günde çok zaman haftada bir saat su akardı. Hemen her evin bir yerlerinde bir tonluk su deposu olurdu. Ama haftada bir su geldiğinden musluk açık bırakılıp altına tencere kapağı konulmak suretiyle bir su alarmı oluşturulur, evin annesi su geldiğinde uykusundan kalkıp bulaşıkları yıkardı. Bazen sizin de uyanıp kap kacağa içme suyu doldurmanız gerekirdi. Haa, içme suyu musluktan akardı, paslı olurdu. Arabası olanlar suyunun temizliği ve lezizliği ile bilinen belirli yerlere (örneğin Kayışdağına) gidip, musluk başında sıraya girip içme suyu doldurur gelirdi.

Karton kutuda süt henüz yoktu. Tetrapak diye bir şirket kurulmamıştı… Süt ya depozitolu şişede (ankara’da AOÇ istanbul’da SEK) ya da mahalle sütçüsünden alınırdı ve pek çok insan açık süt tercih ederdi. Açık süt, sütçünün bahçesinde beslediği inek(ler)den sağdığı ve sonra insafına göre su ilave ettiği süttü. Su ilave edilmiş olmasına rağmen bugün karton kutuda satılan süt görünümlü içeceklerden daha aromatik, daha yağlı ve daha lezzetli olurdu. Gerçi lezzet hayvanın yediğine içtiğine göre değişim gösterebilirdi ki bunu ister doğal oluşu ile yorumlarsınız, ister standarda tabi olmayışı ile… O size kalmış. Ama her mahallede üç dört sütçü olduğundan, temizliğine güvendiğiniz, inandığınız birinden alışveriş yapardınız. Biri bozdu mu öbürüne giderdiniz. Sür kullanılmadan önce en az 10 dakika kaynatılırdı ve kaynatılırken başında beklenmesi ve taşmak üzere olan kaymağının ayrı bir kaba alınması şarttı. 2 – 3 litre açık sütten bu şekilde en az 100 gram kaymak çıkardı. Kalanıyla yapılan sütlaç hâlâ Hasan Usta’nın kremayla zenginleştirilmiş sütlacına şapka çıkarttırırdı.

1 metre çapında, yaklaşık 10 santim derinlikte tepsileri sırtlanmış gezen yoğurtçular olurdu. Yoğurdu kesip satarlardı… Ellerinde çıngıraklarla dolaşırlardı bunlar.

En ilginci, 80lerin başında hemen herkesin maddi durumu aynıydı. Bugünkü kadar değişiklik göstermezdi. Turgut Özal’dan sonra birden alıp yürüyenler oldu, ciddi sınıf ayrılıkları oluştu; ama o zamana kadar herkes garibandı, ama onurluydu. Hababam Sınıfını seyredin, o çocuklar İstanbul’un zengin ailelerinin çocukları olmalı –öyle ya, paralı lisede okuyorlar falan. Üstlerindeki eşofmanlara bakın… O tarihlerde öyle giyinmek normaldi. Bendenizin bile adidas armasız, adidastan arak olduğunu yıllar sonra üç çizgisine dayalı olarak tahmin ettiğim eşofmanlarım ve mekap ayakkabılarım vardı.

Devlet daireleri birbiriyle yazışmazdı. Eğer bir işiniz düşerse, o işin hallolması için gereken kurye hizmetini kendiniz üstlenirdiniz. Şu masadan bu masaya bir evrak mı gidecek? Sevkini alacaksın –yani kendin götüreceksin. Ankara’ya mı evrak gitmesi lazım, kendin götürüp “sevkini alıp geleceksin”. Memur sana kıl mı oldu? Gidip Ankara’dan sevkini alıp geleceksin, inşallah o arada memur seni unutmuş olur...

Hastaneye etap etap gidilirdi. Önce sabah 6da kalkar, gidip ilgili servise adınızı yazdırır, numara alırdınız. Ne kadar erken gitmiş olursanız olun, sizden önce gitmiş en az 50 kişi olurdu. Alırdınız elli küsuruncu sırayı, o kadar saat orada beklenmez, eve döner işinizi gücünüzü hallederdiniz. 3 4 saat sonra ikinci kez giderdiniz. Bir de bakardınız ki size hala 20 kişi var… Öğle yemeği de yaklaştığı için tekrar dönerdiniz evinize. Öğle tatilinden sonra tekrar gittiğinizde de sıra gelmezdi, çünkü sıra dışından girenler olurdu: başhekim yakını, doktor yakını, hatta hademe yakını… Yakınınız yoksa sıçmıştınız. Haydi ertesi günün sabahına ajanda notu alınırdı: saat 6’da hastaneye git numara al...

İnternet yoktu. Dönem ödevleri evdeki demirbaş larus’a güvenilerek yapılırdı, o da herkesin evinde olmazdı –ilk önceleri, sonra bir gazete fasikül fasikül ansiklopedi vermeye başlayınca, herkesin evinde bir larus oldu... Ya da en yakın halk kütüphanesine gidilirdi kaynak kitap araştırması için. İhtiyaç duyduğunuz kitap her ne olursa olsun, mutlaka biri tarafından 3 yıl önce alınmış, geri getirilmesi bekleniyor olurdu… Zaten bütün faydalı kitaplar da yasaklıydı, kütüphanede bulunmazdı.

Televizyonda kadın memesi ve ateşli sevişme görülmezdi, her türlü ideolojiye siyasi görüşe karşı sansür uygulanırdı -tıpkı bugün RTÜK tarafından yapıldığı gibi. Belli sanatçılara karşı “falanca yazmışsa kesin bir siyasi tarafı vardır” denilerek, körü körüne sansürlendiği olurdu.

Ha bir de öğretmenler yılda en az bir kere değişirdi… Ya taşraya sürülürdü, ya sokak ortasında vurulurdu, ya genelevde piyano çalmak gibi daha prestijli bir iş bulurlardı…Bu garip ilkokulu beş öğretmenle bitirdi. Orta ve lise öğrenimi boyunca İngilizce derslerine beden hocası girdi, din dersine okul müdürü girdiği oldu, tarih dersine dincinin girdiği oldu… Ayrıca, okullara “Milli Güvenlik” dersi konulmak suretiyle, her sınıfın bir MİTçi tarafından denetlenmesi icadı da 80lere rastlar yanılmıyorsam...

Okuldan açılmışken, okul kitaplarında bir yığın propaganda da olurdu. Kendim Atatürkçü’yüm yanlış anlaşılmasın; ama Atatürk’ün İleri Görüşlülüğü diye konu başlığı vardı okul kitabımızda… “Trakyalı Greklerin günümüz Yunanlılarıyla karıştırılmaması icap eder” yazardı tarih kitaplarında Greklerle ilgili konuda… O tarihin bir numaralı düşmanı Yunanlılar ve Ruslardı en büyük dostumuz Amerika’ydı; Allah başımızdan eksik etmesindi. Komünist küfür olarak da kullanılırdı, zaten çok ciddi suçtu komünist olmak. En komünist tipler bile, orta solcu olduklarını söyleyebilirlerdi ancak… Zaten dışarıda komünist görmezdiniz; alayı ya asılmıştı, ya da hapisteydi. Sonra o “orta solcu” komünistler Özal döneminde reklam ajansları açtılar...

80ler enteresandı. Kalıcı –ve genetik, beyin hasarı olmadan atlatılmasına imkan yoktu. İşte o yüzden bugün geri zekalıdır tüm Türk halkı.