Paraya Dayalı Ekonomilerdeki “Arz ve Talep” nosyonu herkesçe bilinen ve “bir şeyden ne kadar az varsa, o şeyin değeri o kadar yüksektir” şeklinde açıklanabilecek bir kavramdır. Örneğin, içme suyu kısa bir süre önceye kadar bolca bulunan bir kaynaktı ve tüketimi için ticari anlamda bir alım yapılması ya da bir bedel ödenmesi gerekmiyordu. Ancak, su sistemleri kirlenmeye ve şehirlerin içme suyu kaynakları azalmaya başladıkça, filtrelenmiş içme suyu da ticari olarak satılan bir emtia haline geldi ve artık içme suyu fiyatları bazen petrolün galon fiyatından bile yüksek olabiliyor. Başka bir deyişle, kıtlık kaynaklar açısından kârlı bir özellik. Bir şirket halkı ürünlerinin “nadir” ya da “kıt” olduğuna ikna edebilirse, ürünü daha yüksek fiyattan satabiliyor. Bu da herkesi ürünlerinin kıtlığını sağlayıp sürdürmeye teşvik ediyor. Bu noktada belirtilmesi gereken bir başka husus da, hemen her ülkenin merkez bankasının piyasalar üzerindeki baskıyı sürdürebilmek için kasıtlı olarak para arzında kıtlık yaratmakta olduklarıdır. Bakın, Avrupa Birliğinin para birimi sistemini tasarlayan kişi olan Bernard Lietaer bu konuyla ilgili ne demiş:
“Açgözlülük ve rekabet insan doğasının gereği değildir … aslında açgözlülük ve kıtlık korkusu halen kullanmakta olduğumuz paranın doğal bir sonucu olarak, kasıtlı şekilde yaratılmakta ve arttırılmaktadır … Herkese yetip de artacak kadar gıda üretebiliriz … ama bunun karşılığını ödemek için yeterli para bulunmamaktadır. Kıtlık, ulusal para birimlerimizdedir. Gerçekte, merkez bankalarının görevi para biriminde bir kıtlık yaratmak ve o para kıtlığını devam ettirmektir. Bu da doğrudan hayatta kalabilmek için birbirimizle savaşmak zorunda kalmamıza neden olur.” (Bernard Lietear, “Beyond Greed and Scarcity” (Açgözlülük ve Kıtlığın Ötesinde), Yes Dergisi, 1997)
İşte bu kıtlık bolluğunun sonuçları ciddi boyutta zarar vericidir. Eğer çevre kirlenmesinden kaynaklı kıtlık neticesinde kâr elde edilebiliyorsa, o zaman bu, çevreyle ilgili konulara kayıtsız kalmayı da beraberinde getirecektir. Şirketler ürünlerinin daha kıt olmasının ekonomik açıdan daha kârlı olduğunu bildiği müddetçe, bir bolluk olmasını nasıl bekleyebilirsiniz ki? Bu sistemde şirketler gerektiğinde kıtlık yaratmaya motive olduklarından asla bir bolluk oluşması beklenemez. Buna ek olarak, merkez bankaları tarafından para arzında yaratılan kıtlık bizlerin birbirimizle rekabet etmemiz için gereken ortamı sağlamakta, iş ahlakını yok etmekte, herkesin kendini düşündüğü, gemisinin kurtarana kaptan denildiği bir ortamı kaçınılmaz kılmakta ve insanları stres, çatışma ve çürümüşlüğe mahkum etmektedir.
Devamı İçin Tıklayın…