Paraya dayalı bir sistemde en önemli motivasyon prensibi kâr, yani başkalarını suiistimal etmek suretiyle para elde edilmesidir (Kolaylık olsun diye burada “kâr" ifadesi “gelir” ve “kazanç” ifadeleri ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır. Klasik ekonomik tanımlamalarda bu ifadeler birbirinden ayrı tutuluyorsa da bu terimlerin hepsi elde edilen parayla ilgilidir. Ücretli çalışan da mesaisinden kâr elde eder, ama onun kârına kazanç denilir. Fark bu kadar basittir). Hayatta kalabilmek için oyundaki tüm oyuncuların gelir elde etmek için bir stratejiye sahip olması gerekir. “Ücretli” çalışan bir kimse sunduğu hizmetler karşılığında en yüksek maaşı/tutarı kazanmanın yollarını araştırırken İşveren (yani patron/üretici) de kârı yükseltebilmek adına sürekli maliyetleri düşürmenin yollarını araştıracaktır. Paraya dayalı sistemlerdeki baskın mantalite budur ve büyük servet (yani “maddi başarı”) sahibi kişiler genlikle en acımasız olanlardır. Kâr sistemini savunan kişiler sahip olduklarını iddia ettikleri etik standartlarla ilgili konuşurken mangalda kül bırakmasa da, tarih, kârın öncelikli oluşunun aslında kişisel/sosyal refahımızı zehirleyen ve yaşam standardımıza zarar verdiği kadar, tür olarak devamımızı sağlayabilmek için her anlamda ihtiyaç duyduğumuz çevreye de büyük zararlar veren bir hastalık olduğunu göstermiştir.
Ancak, bu mantaliteden kaynaklanan olumsuz sonuçlara değinmeden önce gelin kârın öncelikli oluşunun –pek çokları tarafından faydalı olduğu savunulan, olumlu tarafını, yani "teşvik" konusunu ele alalım.
Teoriye göre, kâr elde etme ihtiyacı kişi ve kuruluşlara piyasada tutacak ve daha fazla satılacak yeni fikirler ve ürünler geliştirme konusunda motivasyon sağlarmış. Başka bir deyişle, insanların hayatta kalabilmek adına kâr elde etmeye motive olmamaları durumunda, pek sosyal ilerleme kaydedilemeyeceği varsayılıyor.
Öncelikle, toplumumuza yapılan en büyük ve en önemli katkılar kâr peşinde koşan kuruluşlardan gelmemiştir. Nikola Tesla’nın alternatif elektrik akımını icat etmekteki amacı üç beş kuruş kâr elde etmek değildi. Louis Pasteur, Charles Darwin, Wright Kardeşler, Albert Einstein ve Isaac Newton gibilerinin topluma o çok büyük katkıları yaparken amaçladıkları kişisel maddi çıkarları asla değildi.
Kâr kaygısı hemen her zaman insani kaygılardan önce gelir ve gıda maddelerimize katılan kanserojen katkı maddelerine, üretilmekte olan her şeyin planlı eskimesine, tek bir antibiyotik ilaç için 300$ talep eden sağlık sektörüne bakıldığında “Kâra Dayalı Teşviğin” aslında faydalı değil zararlı olduğu görülecektir –zira burada gerçek güdüleyici topluma anlamlı bir şekilde katkıda bulunmak değil, bir yolunu bulup toplumdan para sızdırmaktır. Kâr aslında yalancı bir teşviktir. Paraya dayalı toplumlarda sorunlar ancak çözümlenmeleri halinde kâr elde edilebilecekse çözümlenir.
Sonuç:
Kârın öncelikli oluşunun beraberinde getirdiği olumsuzluklar insan davranışı ile birleştiğinde sonuçlar affedilmez boyutlara varmaktadır. Hatta kazan/gelir/kâr elde ederek hayatta kalabilme zorunluluğunun beraberinde getirdiği o sonsuz problemlerle başa çıkabilmek için Hukuk Sistemi adını verdiğimiz komple bir yapı düşünülmesi ve uygulanması gerekmiştir. Paradan değil de, genellikle egodan, kıskançlıktan, duygusal ve psikolojik problemlerden kaynaklanan suçlar da sorun teşkil etse de, parayla ilgili olmayan bu tür suçların işleniş sıklığı ile para ve mülk edinme saikiyle işlenen suçların işleniş sıklığı arasında dağlar kadar fark vardır. Aslına bakarsanız, eğer “Suç”’u “Ahlaksızlık” ve “Ahlaksızlık”’ı da “Ahlaki Bozulma: Dürüst Olmama” olarak tanımlarsak, olayın çok farklı bir boyutta değerlendirilebileceğini görürüz. Dikkatli bakarsanız, stratejik olarak para kazanmayı amaçlayan hemen her hareketin temelinde ahlaksız olduğunu göreceksiniz. Ancak yüzyıllardır şartlandırılan toplum, bazı kâr amaçlı hareketleri diğerlerinden daha "normal" olarak görebilmektedir.
Örneğin, markete gidip de bir kutu mısır gevreği aldığınızda kutunun ancak hacminin %60'ı kadar dolu olduğunu görürsünüz. Üretici firmanın "pazarlama stratejisi" olarak adlandırdığı bu şey aslında bildiğiniz "yalan" ve "hile"'dir. Sosyal manipülasyon konusunda pek çok taktiğe sahip o reklam ajansları muhtemelen gezegenimizin en "ahlaksız" kuruluşlarıdır. Üzücü olan, bizlerin bunları "tanıtım" ya da "reklam stratejisi" olarak adlandıracak şekilde şartlandırılmış olmamızdır. Bu Faslın “Değerlerin Çarpıtılması” başlıklı bölümünde reklam sektörü tarafından yaratılan sosyal çarpıklığa daha detaylı olarak değineceğiz.
Şimdi, paradan kaynaklanan ahlaksızlığı üzerinde daha rahat çalışılabilir bir perspektife oturtmak için gelin bunu üç kategoriye ayıralım: Genel Suçlar – Şirketlerce İşlenen Suçlar – Devletçe İşlenen Suçlar.
Paraya dayalı Genel Suçlar basit bir hırsızlıktan tutun da, yasadışı (korsan) satışlara, dolandırıcılığa ve gaspa kadar çok çeşitlilik gösterir. Paraya dayalı sistemlerin bir yan ürünü olan Genel Suçların asıl kaynağı ile ilgili çok fazla kafa yorulmaz. Bunun yerine çoğu kişi bu “suçluları” bir tür sosyal anormallik olarak kabullenmeyi tercih eder ve hayatta kalma ihtiyaçları nedeniyle suç işlemiş olabilecekleri hiç dikkate alınmaz. Yoksunluktan kaynaklı stres ve diğer faktörler de hep göz ardı edilir.
1990larda Utah Üniversitesi’nde yürütülen ‘Merva-Fowles’ araştırması işsizlik ile suç arasında son derece güçlü bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Bu araştırmayı yapanlar, araştırmaları kapsamında toplam 80 milyondan fazla nüfusu olan, 30 büyük metropolü incelemişlerdir.
Elde ettikleri sonuçlara göre, beher %1’lik işsizlik artışı:
Cinayet sayısında %6,7’lik,
Şiddet suçlarında %3,4’lük ve
Mülkiyet suçlarında da %2,4’lük bir artışa neden olmuştur.
1990 – 1992 arasındaki iki yıllık sürede bu:
1459 ek cinayet vakasına,
62.607 ek şiddet suçuna ve
223.500 ek mülkiyet suçuna tekabül etmiştir.
(Merva & Fowles, Effects of Diminished Economic Opportunities on Social Stress (Kaybolan Ekonomik Fırsatların Sosyal Stres Üzerindeki Etkileri), Economic Policy Institute (Ekonomik Politika Enstitüsü), 1992)
Eğer başarılı olmaya aday, ahlaklı, “kendi ayakları üzerinde durabilen” bir kimseyi tüm refahı ve kaynaklarından yoksun bıraktıktan sonra fakir bir şehirde tiğ-ı teber şah-ı merdan bırakırsanız, o kişinin hayatta kalabilmek için yalan söylemeye, dolandırmaya, hatta çalmaya başlaması kuvvetle muhtemeldir.
Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en fakir semtlerin en yüksek suç oranlarına sahip olması hiç de şaşırtıcı değildir. Bir mahrumiyet ortamında doğan, çok kısıtlı kaynaklara sahip bir aile tarafından yetiştirilen, yeterli eğitim alamamış ve uygun iş fırsatlarına sahip olamamış bir kimse hayatta kalabilmek için elinden ne geliyorsa yapacaktır. Burada vurgulamak istediğimiz husus, bu tür ahlak dışı davranışlara neden olan şeyin genetik “suça eğilim” değil ekonomik yoksunluk (yani kıtlık) olduğudur.
Hemen her halükarda kârdan kaynaklanan Kurumsal Suç, yani Şirketlerce İşlenen Suçlar çok çeşitli şekillerde karşımıza çıkabilmektedir: Planlı Eskime; Piyasa Manipülasyonu; Dış Kaynak Kullanımı; Fiyat Sabitleme; Kartelleşme; İşçinin Suiistimal Edilmesi ve Devletle İşbirliği (ihalede fesat vs.) bunlardan ilk akla gelenlerdir. Enron’un enerji stoklarının değerini arttırmak için Kaliforniya’daki Enerji Santrallerini kasıtlı olarak kapatmasından (http://www.nytimes.com/2005/02/04/national/04energy.html) tutun da Bayer’in HIV bulaşmış ilaçları Avrupa’ya satmasına (http://www.naturalnews.com/News_000647_Bayer_vaccines_HIV.html) kadar pek çok haber Kurumsal Suçların süreklilik arz ettiğini ve –genel suçlara kıyasla çok daha fazla kişiyi etkilediğinden, aslında Genel Suçlardan daha tehlikeli olduğunu bizlere göstermektedir.
“Kurumsal Suçlular”’ın şirkete kâr ettirme zorunluluğu aslında “Genel Suçlu”’ların hayatta kalma zorunluluğundan hiç de farklı değildir. Genel Suçlu hayatta kalmak adına suç İşlerken, “Kurumsal Suçlu” gücünü, yaşan tarzını ve refahını koruyup arttırabilmek adına suç işler. Her ikisinin temelinde de korku vardır. Bireyin sahip olduğu şeyleri kaybetme korkusundan kaynaklanan “Açgözlülük” mevhumu çoğu kurumsal suçun temelinde yatan şeydir. Bu bir tür kumar tutkusudur. Daha fazla kazandıkça daha fazla istersiniz. İşte bu nevroz paraya dayalı sistemlerin yarattığı sosyal katmanlaşma ile daha da artar ve daha da kötüleşir zira bireylerin alım gücü arttıkça önlerine serilen lüksün sonu gelmez (örneğin: katlar, yatlar, limuzinler, elmaslar, araziler, vs.). Bu hususa bu faslın “Değerlerin Çarpıtılması” başlıklı bölümünde daha detaylı olarak değineceğiz.
Halkın nazarındaki devlet algısı “Yöneten Sınıf” tarafından –gerek basın yayın gerekse alışıldık şovenizm yoluyla, ciddi biçimde çarpıtılmış olduğundan, Devlet Suçları daha da karmaşık ve anlaşılması zor bir biçim alır. Örnek olarak Hitler’in saldığı korkuyu ele alalım. Konu Hitler olduğunda, pek çokları o dönemin Almanlarının da aynı Yahudi karşıtı değer sistemine sahip olduğu konusunu unutur. Bu Yahudi karşıtı değer sistemi broşürler ve kitapçıklar yoluyla yürütülen bir propaganda kampanyasıyla oluşturulmuştu. Aynı şey Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’ı işgali için de geçerlidir. Irak işgali de ilk başlarda çok büyük halk desteğine sahipti. Bunun nedeni, 11 Eylül 2001 saldırıları nedeniyle halkın zihninde oluşan “İslami Teröristler” olgusu ve bu olguya karşı duyulan nefret ve korkuydu. Bütün bunları belirttikten sonra, gelin geleneksel bağlılık ve “milliyetçilik” değerlerimizi bir süreliğine bir kenara bırakalım ve Paraya Dayalı bir ekonomik sistem içerisinde devletin asıl işlevinin ne olduğuna ve neyi temsil ettiğine bir göz atalım.
Öncelikle, devletin tüm çalışanları ve üyelerine bir ücret ödenmelidir ve devletin tüm projeleri bir şekilde finanse edilmelidir. Çok açıktır ki bu paralar halk tarafından ödenen “vergilerden” ve bankalar ve diğer devletlerin verdiği borçlardan elde edilir. Vergiler “ticaretten” ya da “ticaretten elde edilen gelirden” alınır ve borçların ise teorik olarak, daha fazla ticaretle, ticaretten daha fazla gelir elde etmekle ve daha fazla vergi vermekle ödenmesi gerekeceği açıktır.
Devletin asli görevi toplumun işleyişini düzenleyici mevzuat ve kanunların yaratılıp uygulanmasıdır. İdeal olarak, halkın en geniş kesimlerinin çıkarı devletin birincil önceliği olmalıdır. Ancak tarihte açıkça görüldüğü üzere bu genellikle böyle olmamıştır ve bunun böyle olduğu durumlar çok nadirdir. Bunun yerine, aslında devlet ülkesinin ekonomisi içerisinde faaliyet göstermekte olan tüm “şirketlerin” üzerinde, onların “ana şirketi” gibi olagelmiştir. Elbette aslında her ulusun değeri ekonomisinin gücü ve değeri ile ölçüldüğünden, bu mantıklıdır. Bu, devletin ulusun ekonomik durumu üzerinde “Yerleşik Çıkarı” olduğu anlamına gelmektedir –tam olarak kendi sınıfının, yani zengin kesimin refahı üzerinde çıkar sahibidir. “Yerleşik Çıkar”, diğer bir ifadeyle bir kişi veya bir kesimin devletin kararlarına bağlı olarak kazanıp kaybedeceği bir şeylerinin olması, iki ucu keskin bir bıçaktır. Bir siyasetçi karar ve kararnameleriyle desteklediği bir şirketin kendisine yapacağı maddi “katkılardan” kazanç elde ederken, şirket de kendisi lehine geliştirilip uygulamaya konulan karar ve kararnamelerden çıkar sağlar. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Lobi Faaliyetleri ve Katkılar milyarlarca dolar yıllık bütçeye sahiptir ve amaçları bağış yapan tarafların “gündemlerinin devlet tarafından ele alınmasını” sağlamaktır.
Devlet ve şirketlerin ahlak dışı işbirliği, Amerika Gıda ve İlaç Kurumu’nun (Amerika’daki, Türkiye’nin Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü muadili devlet kurumu) test edilmemiş ilaçları tescil etmesinden tutun da petrol lobisinin sıfır emisyonlu elektrikli otomobillerin kullanımını yaygınlaştırmaya yönelik Kaliforniya Sıfır Kirlilik Yasası’nı geri çektirmesine kadar çok çeşitli konularda karşımıza çıksa da, devletçe işlenen suçlara en çarpıcı örnek devletin Savaşı şirketlerin ve maddi menfaat sahiplerinin çıkarına olacak şekilde kullanmasıdır.
Amerika Birleşik Devletleri Onur Madalyası’nı iki kere hak etmiş, Amerika Birleşik Devletleri’ ordusunun eski Orgenerali Smedley D. Butler’ın ağzından:
“Savaş bir katakullidir. Hep de öyle olmuştur. Savaş muhtemelen en eski, kesinlikle en kârlı ve elbette en zalim katakullidir. Ve uluslararası ölçekte yürütülen tek katakullidir. Kazançların dolar cinsinden kayıpların ise insan hayatı cinsinden ölçüldüğü tek katakullidir. Sanırım katakulliyi en iyi “aslında insanlara lanse edildiğinden çok farklı olan şey” olarak tanımlayabiliriz. Sadece az sayıda “içeriden” insandan oluşan bir grup işin aslını bilir. Az sayıda insanın çıkarı için, çok sayıda insan feda edilerek gerçekleştirilir. Az sayıda insan savaştan çok yüksek kâr ve kazanç sağlar…
Birinci Dünya Savaşında, çatışmalardan elde edilen kârı sadece bir avuç dolusu insan paylaştı. Dünya Savaşı sırasında Amerika Birleşik Devletleri’nde en az 21.000 insan milyoner veya milyarder oluverdi… Bunlar 65. Kongre’nin kurumsal kazançlar ve devlet gelirleri ile ilgili raporlarıyla sabittir. Et paketleyen 122 şirketin, 153 pamuk üreticisinin, 299 kumaş imalatçısının, 49 çelik imalat tesisinin ve 340 kömür işletmesinin savaş sırasında elde ettikleri kârlar... Yüzde 25’den az kâr edildiği nadirdi. Örneğin, kömür şirketleri yüzde 100 ila yüzde 7.856 arasında değişen sermaye artışları gerçekleştirdiler. Şikago’daki ambalaj firmaları kazançlarını ikiye hatta üçe katladı. Elbette Büyük Savaş’ı finanse etmiş olan bankerleri de unutmamalıyız. Eğer pastadan aslan payını almış olan birileri varsa o da bankerlerdi. Kurulu şirket değil birer ortaklık olduklarından, bunların hissedarlarına hesap vermek gibi bir yükümlülükleri de yoktu. Bu nedenle elde ettikleri yüksek kârlar hep gizli kalıyordu. Bankerlerin o milyonları, milyarları nasıl elde ettiklerini bilemem çünkü bu ufak sırlar asla halka ifşa edilmez – Senato’nun inceleme kurumuna bile ifşa edilmez”.
(Butler, Smedley D., War is a Racket (Savaş Bir Katakullidir), Yayıncı: Feral House, 1935, Bölüm 1)
İkinci Dünya Savaşı, Kore Savaşı, Vietnam Savaşı ve bugünlerde Irak ve Afganistan savaşları da hiç farklı değil. Hızla artan sanayileşme, askeri ihaleler, yeniden-yapılandırma ihaleleri, enerji/kaynak alımı (yani hırsızlığı), Dünya Bankası’nın kemer sıkmaya ve yüksek faize dayalı politikaları, özel bankaların savaş sonrası ekonomilerde uyguladığı yüksek faizler ve hatta Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) tarafından yürütülen uyuşturucu trafiği bunlara sadece birkaç örnektir (Webb, Gary, Dark Alliance (Kara İttifak), Yayıncı: Seven Story Press, 1999).
Savaşın güdüleyicilerini üç kategoriye ayırabiliriz: 1) Seçkin kesimin aslan payına sahip olduğu Endüstriyel Kâr, 2) Kaynak Alımı (Hırsızlık), 3) Daha dazla endüstriyel kâr ve kaynak hırsızlığını mümkün kılmaya yönelik Jeopolitik Konum İyileştirmesi.
İşte bu, refah ve güç isteğinin neden olduğu en büyük hastalıklardan biridir. Beni yıkanmış suikastçilere sahip devlet egoizmin en aşırısını gerçekleştirmektedir ve dünyanın tüm kaynakları “birkaç kişinin” eline geçmeden de bu savaş düzeni değişmeyecektir.
Yukarıda yapılan “ahlaksızlık” gruplandırmasının genel bir gruplandırma olduğu da bu noktada belirtilmelidir.. Günlük yaşamımızdaki insan davranışları da pek çok açıdan bu kâr mekanizmasından olumsuz etkilenmektedir. Hilekarlık “pazarlık becerisi” olarak adlandırdığımız iki iş adamının birbirleri ile kendi çıkarlarını korumak için rekabet etmesinden tutun da işçi-işveren ilişkilerindeki uyumsuzluğa (biri ödediği birim işçiliği düşürmek için üretilen iş miktarını azamiye çıkarmak isterken diğeri daha fazla gelir elde etmek için harcanan saati olabildiğince yüksek göstermek ister) kadar çok çeşitlidir.
Burada önemle vurgulanması gereken husus Kârın Öncelikli Oluşunun insanları “bize karşı onlar” şeklide bir ayrıma götürüyor olduğudur çünkü paraya dayalı sistemlerde bir her alıcı için bir satıcı, her işçi için bir işveren, her müşteri için bir patron, her mal sahibi için bir mal mahrumu olmak zorundadır. Bu gerçekten yola çıkıldığında, bu tarafların her birinin şartları kendisi için en kârlı hale getirmek konusunda elinden geleni ardına koymayacağı açıktır. Bu nedenle herkes sürekli stratejik konum arayışındadır ve savaş asla son bulmaz. Yaşamımızı sürdürebilmek için sürekli birbirimizle savaş halindeyiz. Bu savaşın genel insani ilerleme açısından olumlu sonuçları çok yetersiz kalmakta, neden olduğu hastalık, kirlilik, çarpık ve bozuk dünya düzeni ise çevremize baktığımızda rahatlıkla görülebilmektedir.
Devam Edecek…