Buraya geldiğimden beri et yemiyorum. Neredeyse bir ay olacak. Hep sebze, arada tavuk, arada makarna… Tamam iyi oldu, kilo veriyorum istemeden de olsa ama, yaw et istiyor bünye haliyle. Bir de takıldığım bir sitede “en sevdiğiniz yemek” diye konu açmışlar, millet bi ton yemek yazmış. Şişecek bi taraflarım… [more]
Burada dana etinden çok domuz tüketiyorlar. Domuz beni bozuyor. Haz etmiyorum kendisinden. Sivastopol’deyken gidip kendim alabiliyordum. Orada Rusça konuşuluyor, ben de Rusça biliyorum ya az çok. Ama burada, bütün etiketler Ukraynaca… Geçenlerde markette etleri alt üst ediyorum, dana arıyorum. Buldum bi paket, etin domuza göre bariz koyu renginden anladığım kadarıyla, bildiğin dana işte. Ama etiketinde “yaloviçna” yazıyor… Lan yaloviçna ne? Şimdi domuzun ciğeri dalağı bilmem nesi olmasın bu? Çünkü bizim bildiğimiz danaya gavyadina ya da telyatina diyor bunlar… Kimseye de soramıyorsun, millet kıl olabiliyor çünkü. Almadım eti. Aramaya devam ettim üç beş gün daha. Yok, bulamadım. Neyse sonra bir arkadaştan öğrendim ki o yaloviçna Ukraynaca dana demekmiş. Way yaloviçna way!!!
Dün kaptım geldim bi paket. Ama tabi bizdeki gibi etin pirzolası ayrı, bonfilesi ayrı, kuşbaşısı, yemekliği, döşü, budu, inciği ayrı ayrı satılmıyor. Ne yapmış gavur? Bi paketin içerisine 1 kilo eti doldurmuş, götünden de başından da koymuş, alt taraflara derisini yağını da dayamış, üste de bonfilemsi, budumsu bir parça et koymuş, çakmış piyasaya. Ben yağlı et yiyemem. Ve bizde et derisi, siniri ve fazla yağı sıyrılıp alınmış halde satılır. Paketi bir açtım, şok oldum. Aldım elime bıçağı, derisini sıyırıyorum, yağını sıyırıyorum, sinirini alıyorum. Bir buçuk saat uğraştım. Bir baktım, 1 kilo etten kala kala 200 gram ya kaldı ya kalmadı… Kıpkırmızı bir de, kanı akıtılmamış belli. Koydum bi tencere suyun içerisine, beklettim birkaç saat, arada suyunu değiştirerek. Kanını olabildiğince akıttım. Sonra ince kuşbaşı doğradım ki çoban kavurma edeceğum oni. Lan kavurdum, ibne et pişmedi. Hadi biraz sıcak su çektim, biraz daha kavurdum, et yine pişmedi. Hala hıtır hıtır. 2 saat pişirdim, hala hıtır hıtır!!!
Sonra baktım olmayacak, gece yarısı da oldu yatmak lazım. Tavayı soğutup, buzdolabına koydum. Bugün salondan gelir gelmez içerisine patates ve havuç doğrayıp, baharat ekleyip akşam yemeği menüsünü çoban kavurmadan gravy’ye değiştirmeye karar verdim. Nedir gravy? Eti patates, havuç vs. sebzelerle birlikte iyice kendinden geçip de koyu bir bulamaç olana kadar kaynatırsın, özlenir o iyice, sonra pilavla falan yersin (curry’nin baharatsız ve körisiz olanı)... Neyse, 12 gibi harlı ateşin üzerine koydum arkadaşım, üzerini kapattım, yarım saatte bir üzerine kaynar su ekleyerek şu ana kadar kaynattım (halen saat 18:15). Olmadı. Hala sert et. Et hala dağılmadı. Kıllanıp etten, çöpe atacağım, salata yapacağım kendime, gene vejetaryen akşamlar...
Ama tüm bu olan biten bana Kaygusuz Abdal’ın bi şiirini hatırlattı:
Bir kaz aldım ben karıdan
Boynu da uzun borudan
Kırk Abdal karnın doyuran
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
Sekizimiz odun çeker
Dokuzumuz ateş yakar
Kaz kaldırmış başın bakar
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
Kaza verdik birkaç akça
Eti kemiğinden pekçe
Ne kazan kaldı ne kepçe
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
Kaz değilmiş be bu azmış
Kırk yıl Kafdağında gezmiş
Kanadın kuyruğun düzmüş
Kırk yıl oldu kaynatırım kaynamaz
Kazı koyduk bir ocağa
Uçtu gitti biri bucağa
Bu ne haldir hacı ağa
Kırk yıl oldu kaynatırım kaynamaz
Kazımın kanadı sekli
Dişi koyun emmiş tilki
Nuh Nebî’den kalmış belki
Kırk yıl oldu kaynatırım kaynamaz
Kazımın kanadı sarı
Kemiği etinden iri
Sağlık ile satma karı
Kırk yıl oldu kaynatırım kaynamaz
Kazımın kanadı ala
Var yürü git güle güle
Başımıza kalma belâ
Kırk yıl oldu kaynatırım kaynamaz
Suyuna biz saldık bulgur
Bulgur Allah deyi kalgır
Be yârenler bu ne hâldir
Kırk yıl oldu kaynatırım kaynamaz
Kaygusuz Abdal nidelim
Ahd ile vefâ güdelim
Kaldırıp postu gidelim
Kırk yıl oldu kaynatırım kaynamaz