Geçiştirmece

Hani şu yazım vardı ya, hani o yazıda "ku vak vak" benzeri nakaratlı, aşırı rahatsız edici bir parçadan bahsetmiştim ya; işte o parça bu parça.

Aygaz Kamyonu

Carter ve (o zaman hamile olan) eşi beni akşam yemeğine davet etmişlerdi. 2 3 gün önce oluyor bu –hayır “bazılarımız” hassas bu tarih ve zaman konularında da baştan belirteyim dedim. Neyse, iki şişe şarap bi buket çiçek alıp gittim. Carter ve Lena’nın iki arkadaşı daha vardı, oturup yemek yedik, sohbet ettik. Carter’ın Alla isimli bir arkadaşı da vardı. Kız Türkiye’de lisansüstü eğitimini yapıyormuş. Bir yandan da Türkçe dersleri alıyormuş. Bir aydır ders alıyor olmasına rağmen, kafasını gözünü yararak da olsa konuşabiliyor. Gerçi bunda aldığı derslerden çok sevgilisinin rolü olduğunu düşünüyorum ben. Malum dil dile değmeden dil öğrenilmiyor. [more]

Bol bol Türkiye’den bahsettik. 15 gün kadar önce kar yağdığında hayatın nasıl durduğundan bahsettik. Türklerin, özellikle de İstanbullu’nun iki santim kar yağdığında nasıl da panik olduğundan bahsettik. Gerçekten de burada aralık ortasından şubat sonuna kadar sürekli kar ve buz oluyor yerlerde. Yollarda yer yer 20 santimi aşan kalınlıkta buz olmasına rağmen okullar tatil olmuyor, insanlar işine geç kalmıyor, ofisler kapatılmıyor. Hayat devam ediyor. Bizim 2 santim kar yağışıyla panik oluşumuz komik gerçekten.

Akşam yemeğinden sonra taksi şirketini arayıp taksi çağırdık. Herkes kendi taksisine binip yola koyuldu. Carter’ın evi neredeyse Kiev’in diğer tarafında. Benim evle arasında 20 kilometre kadar mesafe var. Taksiyi direkt şirketten telefonla çağırdığımız için baştan tarifeyi söylüyorlar, kazıklanma ihtimali sıfır oluyor. Normalde, sokaktan binmeye kalksanız en az 100 grivna ödeyeceğiniz yol için 70 grivna dediler. Hoşuma gitti.

Taksici 40lı yaşlarda bi abi. Aksanımdan yabancı olduğumu çözmüş, nereli olduğumu sordu. Türküm dediğimde başladı Türkiye anılarını anlatmaya. Yıllar önce Türkiye’ye gitmiş bu. Onları anlatıyor.

“Bagaj ticareti yapmaya girişmiştik o günlerde. Ben de cebime 3 bin dolar para koyup İstanbul’a gittim. Alışveriş yapıp buraya getirip satacağım. Olayım o. (Beyazıt taraflarını kastederek) Eski Kentte bi taksiye bindik. Hiç unutmuyorum. Şoförün sol elinde tesbih, eli camdan dışarı atmış, nadiren direksiyona dokunuyor. Sağ elinde sigara, o da genellikle vitesin üzerinde duruyor. Kafa bir sağda, bir solda, yoldan geçen sarışınlara bakıyor, arada “yavri yavri” diye iç geçiriyordu” diyor.

“Sonra bir ara, ara sokaklardan birine girdik. Bir kamyon, akıldan silinmeyen bir melodi, arkasından “aygaaaaz” sesi, ki hiç unutmuyorum o melodiyi” diyerek aygazın eski cingılını çalıyor ıslıkla ve neredeyse aynı tonlamayla “aygaaaaz” diye ekliyor. Feci bir nostalji… Aygaz kamyonlu yıllar. “Kamyon ağır ağır giderken mahallede oturan kadınlar kamyondan tüp alıp ön camdan parasını uzatıyordu” diyor. “Yıl 1993” diye ekliyor. Hatırlıyorum o yılları. Sovyetler yeni dağılmıştı. Ben sultanahmette çalışıyordum o yıllarda ve yarabbi şükürdü, gökten sarışın manken yağıyordu. 5 dolara sevişen çılgın kızlar. Votka muhabbetlerinden mavi kart edinmiştim ben, o 5 doları bile vermiyordum. Varsın Haluk pezevenklerle düşüp kalkıyor desinlerdi.

“Sonra bir bakkaldan bira alıp oturup parkta bira içtik. 6 7 yaşlarında bir çocuk geldi, eli yüzü boya içerisinde. Ayakkabıyı gösteriyor, boya sandığını gösteriyor, bişiler anlatıyor. Biz anladık ki boya yapıp para kazanmak derdinde. Ama boyatmak istemiyoruz. Çocuk ısrar ediyor, biz hayır diyoruz. En son “no-money, no-money” demeye başladı. O anda amacını anlamadık. İyi madem para istemiyorsun boya bakalım dedik, yeter ki başımızdan git. Çocuk iki boya sürdü, iki parlattı. Elini uzatıp 10 dolar dedi bize. Biz vermedik parayı. Bu parayı almadan gitmiyor. Ağlamaya başladı. Sonra 30lu yaşlarda bir adam geldi. Onun da söylediklerini tam anlamıyoruz, ama madem boyattınız ödeyeceksiniz çocuğun parasını diyor. Hatta sert el kol hareketleriyle üzerimize gelmeye başladı. Biz diklendik, o zaman pıstı gitti. Diklenmesek kavga çıkacaktı” diyor. Öğrencilik yıllarında sultanahmette bir otelde gece resepsiyoncusu olarak çalışmış biri olarak bu hikayeyi de çok iyi biliyorum. Defalarca şahit oldum.

Anlattıklarından utanmıyorum, rahatsız da olmuyorum. Aksine, yıllar sonra tekrar hatırladığım bu olaylar bana son derece komik geliyor. Onun için de son derece komik anılar bunlar zaten. Böyle güle güle geliyoruz yolun yarısını.

Sonra “bu tür olaylar her yerde oluyor. Türkiye’ye özgü değil eminim” diyor. “Zaten misal siz bugün taksiyi şirketten almak yerine yoldan binseydiniz vereceğiniz para en az 100 150 grivna olurdu. Bana el etseydiniz benim size vereceğim fiyat 100 grivnadan aşağı olmazdı” diyor. Bu kazıkçı zihniyete çok feci kıl olduğum için, hazır kazıkçının hoşsohbetini yakalamışken, olaya onların gözünden bir değerlendirme alabilirim umuduyla: “neden öyle yapıyorsunuz?” diye soruyorum. Tonlamamda suçlama değil merak var; safi merak. Neden lan? Hayır bu götler, gün boyu yolun kenarında yatıyorlar. Bizim taksiciler gibi gün boyu müşteri peşinde gezip dolaşıp ekmeklerini taştan çıkartmıyorlar. Yatıyor ipneler. Sonra yanlarına gidiyorsun, “şuraya gideceğim, ne kadar?” diye soruyorsun. Hop, normalin 2 3 katı fiyat söylüyorlar sana. Lan ipne, demin yatıyordun… Neyse, gerçekten nasıl bir mantıktır merak ediyorum ve ona da soruyorum: Niye lan?

“Bak diyor, eğer ben dışarıdan müşteri almasam, aldığım müşteriye de yüksek fiyat çekmesem, karnım doymaz. Eğer işim bu şirketin telsizinden gelen düşük tarifeli işlere kalsa, gündüz gece çalışsam, uyumasam, kıçımdan ter damlar ama gün sonunda cebimde para olmaz. Ben bu otomobili krediyle aldım. Banka dolar krediye %15 faiz uyguluyor. Türkiye’de faiz %3. Türkiye’de 20 kilometrelik yola taksiyle gitsen ne kadar para ödersin?” diye soruyor. 20 dolar kadar diyorum. “20 dolar 160 grivna para yapar. İki katı” diyor. “Ama türkiye’de benzin buranın üç katı” diyorum. İnanmak istemiyor gibi. “Türkiye, Avrupa ülkeleri arasında benzinin en pahalı olduğu ülke” diyorum: “ve benzin pahalıysa her şey pahalıdır. Burada bir liraya aldığını orada 2 3 liraya alabiliyorsun ancak”. “Peki faiz,” diyor: “siz otomobil kredisine %3 faiz ödüyorsunuz, bizde %15”.

Verdiği yüzdeler dolar üzerinden. Tam olmasa da üç aşağı beş yukarı, doğru. Ukrayna’da hiçbir yatırım dolar üzerinden yüzde on beş kazandırmazken, bankalar kredi faizi olarak dolar üzerinden yüzde on beş alıyorlar. Mevduata uyguladıkları faiz atıyorum yüzde 5. İş zora girdi mi onu da ödemeyip iflas veriyorlar. Mevduat devlet güvencesinde değil, hop göte geliyorsun. Şöyle birkaç milyon dolar olsa, Ukrayna’da en yapılacak iş bankacılık. Zört diye kur, zart diye iflas et, 2 milyon dolarını 12 milyon dolar yap. Bankacılar her yerde ipne… Bu ipne taksiciler de bankacılardan yedikleri kazığı bizden çıkartmaya çalışıyorlarmış. Bunu da anlamış olduk bahaneyle.


Not: Bu arada, Lena dün öğle suları doğurdu. Erken doğacak korkularına rağmen minik Alexandra tam haftasında 3 kilo felan gram olarak doğdu. Hoş geldin, biz bi bok anamadık bu dünyadan. İnşallah senin deneyimin daha güzel olur.

Hitler Olucam Taksicileri Canlı Canlı Yakıcam

Taksicilerin alayı gizli işsiz. Sadece taksiye ihtiyaç duyuyoruz. Hayatımızda taksiciye yer yok aslında. Bu dünya taksicilersiz çok daha güzel bir dünya olurdu. Kalıbımı basarım. İmkansız demeyin, mümkün aslında. Yani bizi taksicilerden kurtaracak, taksicisiz çok daha rahat, sakin, sessiz, güzel bir dünyayı mümkün kılacak teknoloji mevcut olduğu halde karanlık güçler kasten bizi taksicilere ve taksicilerin o iğrenç müziklerine maruz bırakıyorlar.

Tüm taksiler taksicisiz olabilir mesela. Her taksi durağında onlarca taksi bekler, tıpkı şimdi olduğu gibi de taksicisi olmadan, boş vaziyette. Binerken kredi kartını sürtersin kapısına, girersin içine, oturursun direksiyona, basar gidersin gitmek istediğin muhite, taksici ve taksicinin iğrenç sohbeti, müziği, gündüz vakti gece tarifesi olmadan. Dilediğin muhite vardığında bir taksi havuzuna bırakırsın taksiyi, bir kez daha sürtersin kredi kartını, hooop tutar kat ettiğin kilometre üzerinden kredi kartından tahsil edilir. Sen de ırzına geçilmemiş kız oğlan kız kafanla hayatına devam edersin.

Kiev’in milim milim ilerleyen Cuma trafiğinde bütün bunları düşünüyorum bir taksinin içerisinde. Fonda bir acayip çıstak müzik. Hintçe olduğunu ancak tahmin edebildiğim nakaratı kuu vak vak vak benzeri, ritmi dup tıs tıs tıs’dan ibaret, aralarda Almanca das iş fantastiş, onun üzerine çok detone Ukraynaca sözler özensizce ekleştirilmiş. En dandik club’larda bile ancak sabah 5’ten sonra müşterileri siktir etmek için çalınabilecek müzikalitede bir parçayı 87 desibel dinliyoruz saçları jöleli, kot altına rugan ayakkabılı taksiciyle. Vivaldi'yi, Mozart'ı, Lemy Kilmister'ı veya ne bileyim hatta bir Müslüm Gürses'i bile bu taksinin içerisinde 5 dakika tutamazsın. Musikiperver bir birey için o kadar büyük bir işkence. Allah Çarpsın.

Aslında biner binmez “şu başarısız müzik denemesini biraz kısabilir miyiz?” şeklinde efendice rica etmek vardı ama etmeyip ertelediğim, o arada da gerim gerim gerilip hırslandığım için “kıssana şunu” şeklinde hırladım taksiciye resmen. Burada çok gerekmedikçe arka koltuğa oturulmadığı için çok gereksiz şekilde çok yan yanayız taksiciyle. Şaşırıp kafayı çevirdi, benim ona çevrilmiş kafama doğru. Burun buruna, tabiri caizse faça façaya geldik taksiciyle. Türkiye’de olsa tam levyelik bir durumdayız yani. O koltuğun altına uzanıp levyeyi alana kadar ben kafayı gömer miyim? Gömsem o da o telaşla ters şeride girip karşıdan gelen arabalardan birine göbekten girer mi? Hesapları yapıyorum ki “pardon beyefendi” diyor. Müziği kapatıyor, ama nafile… Kuuu vak vak vak beynime nüfuz etti, tampon hafızama yer etti bile… Eve gidene kadar arabanın içinde çıt çıkmazken benim beynimde: kuu vak vak vak das iş fantastiş çalıyor. Gerçekten hızlı mı geldik yoksa o iğrenç müzik olmadan zaman daha hızlı mı aktı bilemiyorum ama çok geçmeden eve varıyoruz. Verip parasını iniyorum taksiden. Beynimde hala kuu vak vak vak kuu vak vak vak helehelehelele kuu vak vak…

Ruhumu zehirledi pezevenk iğrenç müzikleriyle. O derece ki eve döner dönmez kulaklıkları takıp, sesi sonuna kadar açıp Angela Gheorghiu’dan Bizet’nin Habanera’sını dinlemem gerekti tekrar tekrar. Angela Gheorghiu, Linzi Stoppard ve hatta Por Una Cabeza eşliğinde içilen 2 litre biradan sonra ancak kendime gelip oturup bunları yazmaya karar verdim. Sadakallahülazim. Amin.

Banduramın Telleri

İçeride başka modellerimiz de var abla

Öptüm bütün kelleri

Gayet güneşli bir sabaha uyandım bugün. Hatta düzelteyim, sabah beni uyandırdı. Yaz sonundan beri ilk defa saat 10da gözüme girdi güneş.

Hafif bir kahvaltı edip çıktım dışarıya. Evden Podol’e kadar yürüdüm (yaklaşık 2 saat). 2 saat kadar da Podol’de dolaştım, fotoğraf çektim. İt gibi yorulmuş vaziyette eve döndüm.

Yazı yok yani bugün. Fotoğraflar var (şurada ve şurada)...

Not: Bandura denilen şey fotoğraftaki amcanın çaldığı müzik aleti. Ukraynanın ulusal enstrümanı oluyor...

Pirogovo Harikaydı

Pirogovo

Pirogovoyu gezdim bugün. Dere tepe 20 kilometre falan yürüdüm en az... Ölüyorum. Biraz toparlanıp yazı da yazacağım. Şimdilik fotoğraflarla yetinin.

[more]

Evet

Üj Bej Foto For Yu

Yeni makinemle çektiğim üç beş fotoğrafı koyayım ki nekkadar yeteneksiz hayvanın teki olduğum açıkça bilinsin istedim :D

Daha doğrusu, belli bi benchmark olsun da, ileride "lan neymişim ne olmuşum breh breh" diyebileyim istedim.

Yok lan, hiçbiri. Ben çekerken eğlendim, siz de bakıp eğlenesiniz istedim. Walla ;) Soğuktu, 3 derece, yağmur yağıyordu, sis vardı... Bi ton konyak içtim, ki fakir konyaktan nefret eder...

Takılın, işiniz bitince tarayıcının geri vitesine takın, sevgiler.

Tıkla Bana Auv

Valeriya, Kısaca Lera

Birkaç saatlik bira + tuzlu fıstık muhabbetinden sonra hesap geliyor. İkimiz de cüzdanımıza saldırıyoruz. Elbette ben daha hızlıyım. İş cüzdan çekmeye geldi mi herkes bir Amerikalıdan daha hızlıdır :D Veriyorum hesabı, dönüp “bugün benden” diyorum, “gelecek sefer sen ısmarlarsın ödeşiriz”. “Olur mu ama ne gerek var?” diye soruyor. Diyorum “şimdi hocam, üç otuz parayı ikiye bölmeye mi uğraşacağız? Sende X lira var mı sen bana X lira ver ben sana Y lira vereyim muhabbeti mi yapacağız? Kaybettiğimiz zamana yazık. Gelecek sefer sen ödersin”. “Peki, sen de haklısın” diyor. Elbette haklıyım. Dünyanın en pratik zekalı milletine mensubum...[more]

Kendisiyle tanışmamız bundan iki üç hafta öncesine tesadüf ediyor. Kaan buradaydı. Kaan’ı alıp yürütmüştüm biraz, yarı yolda bir kafede mola vermiş alkolsüz mohitolarımızı içip serinlemiştik. Hesabı istedik, kalkmak üzereyken yan masadan bir ses: “pardon türk müsünüz?” diye sordu. “Lannnn,” dedim kendi kendime, “yine ne yaptık da kendimizi ele verdik a.q.”. Sonra sorunun Türkçe sorulmuş olduğunu fark ettim. Türkçe bildiğine göre, Kaan’la aramızda Türkçe konuşmakta olmamızdan da çözmüş olabilirdi Türk olduğumuzu. İşte öyle başlayan muhabbet bir on onbeş dakika kadar sürmüştü. Buralarda pek arkadaşı olmadığını fark etmiştim. Açıkçası benim de pek arkadaşım yok Kiev’de. Numaramı verdim, numarasını aldım. “Sıkılırsan ara, çıkar iki tek atarız” dedim. Eyvallahlaştık, ayrıldıktı.

Bugün aradı. Müsaitsem iki tek atmayı teklif etti. Aslında ilik gibi bi hatundan telefon bekliyordum söylemesi ayıp. Ama Ukraynalı kızların zihniyetini az çok çözdüğüm için, “müsaitim” dedim. Çünkü biliyorum kız söz verecek aramayacak. İlk randevu yalan olacak –hep öyle olmuştur. Fark etmemiş gibi yapacaksın. 3 gün sonra arayıp “ya kusura bakma seni arayamadım o gün” dediğinde, “sen kimdin pardon” ya da “aaa, sen arayacaktın dimi. Ben unutmuşum, ‘arkadaşlar’ bendeydi söylemesi ayıp, çok eğlendik. Unutmuşum walla” diyeceksin. Arkadaşların cinsiyeti hakkında bilgi vermeyeceksin, anlayacak ki “büyükşehir çalışıyor” :D Neyse... Taktik olarak bu akşam sap takılacağımın farkındaydım yani. Dedim “müsaitim, buluşalım”. Birahane ayarında bir yerde buluştuk. Muhtelif biralar içtik. Sohbetler ettik. Boş adam değil Kartır. Doktorası var. Türkçe biliyor. Sohbeti güzel. Türkiye’de akademisyenlik yapmış. Türkiye’nin sektör lideri firmalarından birinin pazarlama direktörlüğünü yapmış, 42 yaşında güzel bir abi (teknik olarak). Ortak zevklerimiz de var. O da parayı ve para kazanmayı seviyor anladığım kadarıyla. Bir ton iş konuşuyoruz.

Sonra, göğüs dekoltesi göbek deliğine kadar inen, boynunda Camel amblemli bir kolye olan, şeffaf topuklu ayakkabılara binmiş, mininin minisi mini etekli, acayip işveli bakan (töbe estağfurullah) at gibi bir kız geliyor masamıza. En yatak odası tonuyla “sigara kullanıyor musun kocacım?” diye soruyor. Sanki orgazm sigarası teklif ediyor haspam. “Hayır,” diyorum: “kullanmıyoruz, şeytan, şeytaaaan”. Kız promosyonlarının sadece sigara içenler için olduğunu söyleyip bizim masadan ayrılıyor. Kartır “sen buna hayır diyebildiysen bu sigara olayını kafanda bitirmişsin dostum” diyor. Haklı walla. İçim gitti kıza hayır derken. Tekrar başlamayı ciddi ciddi düşünüyordum...

Kartır televizyonda her 2 dakikada bir reklamını gördüğünüz büyücek bir Türk firmasında pazarlama direktörüyken, Amerikalıların “burn out” (kariyer yanması, kofra yakma) dediği şeyi yaşamış. O dönem şekli çok düzgünmüş. Altında şoförlü şirket otomobili, telefon faturasına kadar şirket ödüyor, boğazda denize sıfır bir yalı dairesinde kalıyor –kira şirketçe ödeniyor, ayda brüt 12 bin dolar maaş alıyor falan... Sonra bir göt kalkması söz konusu olmuş, Kartır birden bire işsiz kalmış. Her zaman öyledir ya, Kartır da kaybettiği zaman anlamış eski şeklinin dört dörtlük olduğunu. Sonra? Sonra B+ bir işsiz olarak, kendisi işsiz karısı iş sahibi olduğu için, Ukrayna’ya yerleşmiş karısının yanına. Anladığım kadarıyla şimdi biraz eziliyor. Çünkü biraz birikmişten yiyor Kartır, biraz da hatunu çalıştırıyor... İkisi de yiğidi bozar. O nedenle de Kartır iş imkanı arayışları içerisinde. Öyle her iş fırsatını da değerlendiremiyor, çünkü bir akademisyen olarak belli bir karizması var (mış!!!). Zor zenaat yani Kartırın’ki. Ben akademik karizması olmayan biri olarak ekmeğimi taştan çıkartabildiğim için “hamdossun” dedim “tanrıma”. Bu akademisyenlik zor işmiş –hele de bir üniversiteden maaş almıyorsan, yani işsiz akademisyensen...

İşletme okumuş, bizzat Brian Tracy’lerden eğitim almış biri olarak, açtığım her işletme sohbetine söyleyecek bir “marketing” lafı var. Belli ki boş değil. Biraz nasihat ediyorum haddim olmadan. “Saldır para kazan, sonra istediğin üniversiteyi satın alırsın,” diyorum. Bizim “iki gün pezevenk derler, üçüncü gün bey derler” olayını anlatıyorum. “Akademik hayatta hoş karşılanmaz” diyor. İşin garibi, bu adamın branşı pazarlama... Uzmanlığı para kazanmak yani. Neden hoş karşılanmasın ki, sen uzmanlık alanında çalışmış olacaksın diyorum. Haklı olduğumu, ama yine de işi ticarete dökmenin hoş karşılanmadığını söylüyor. Sürün o zaman a.q. demiyorum.

Böyle sohbet ederken, 11 oluyor. Garson gelip alt salona geçmemizi rica ediyor. Alt salon beni basar, ayrıca Kartır’ın üniversitesinin (Virgina Tech) futbol müsabakası başlayacak yarım saate. Hesabı alıyoruz, kalkıyoruz. Kartır’ı eve bırakıyorum, ben eve dönerken bayan ilik arıyor (88-60-90). “Üzgünüm aile dostlarımız geldi, arayamadım seni tavşanım” diyor: “şimdi müsait misin?”... “Kız saat 11. Flört saatini çoktan geçmiş. Bu saatte flört olmaz” diyorum. “E biz de sevişiriz, tavşanım” diyor. Tavşan ben oluyorum... Son yılların en delikanlı kızı imiş Lera. Wallaha şoktan şoka sürükledi beni. Evlencem ben bu kızla. Böyle dobra kız olur mu lan?

Bez Lyubvi (Aşksız)

[mp3:BezLyubi.mp3]

İş yok güç yok, can sıkıntısı tonla. Rahat mı batıyor bilemiyorum ama pek bir depresifim. Hatta durduk yerde gözüm seğriyor. Üstüne üstlük bir de hava kapalı... Yoksa havadan mütevellit mi gerginim ben? Yaz haricinde hiçbir mevsimden hazetmem. Hele sonbahara ekstra kılımdır, yazı öldürdüğü için. Ondan olsa gerek gerginlik. Neyse evde oturamadım, aldım makineyi attım kendimi sokağa, hava kapalı ve sert, yağabilitesi bile var. [more]

Ön camında “Kiev Merkez” yazan bir dolmuşa bindim, götümü gezdireceğim. Adi dolmuş yarı yolda durdu: herkes iniyor; demek ki buraya kadar olduğu herkesçe biliniyor: son durak! Lan hangi şehir merkezi? Yarı yol burası. Tartışacak halimiz yok. İndim ben de. İnceden de yağmur çiselemeye başlamış. Yazıldım bir taksiye. Burada taksimetre yoktur, benzer metreler varsa da onlar zaten hep şişirmedir. En sağlamı baştan konuşup anlaşıp binmektir taksiye çünkü taksi şoförü kezban görürse hiç affetmez, üç beş katı para ödersiniz. “Padol’e kaça götürürsün” diye sordum, elli grivna çekti. Hadi len... En az 20 grivna kazıklayacak beni aklınca, yağmur tarifesi! Hemen altımız metro istasyonu, metro 1.5 grivna.

Ve fakat metroyla bu duraktan Padol’e gitmişliğim yok hiç. Aktarma yapılması gerekecek, nasıl bilmiyorum. Ama kararttım indim metroya. Bindim ilk gelen trene, istikamet Kreşatik. Orada aktarıp Padol’e gideceğim –inşallah. Dört beş durak sonra Kreşatik’e en yakın durak olan Maydan Najelosti’de indim. Malım ya, çıkışları karıştırdım. Hiç bilmediğim bir sokakta buluverdim kendimi. Ama buraları az çok bilirim, yani ne kadar uzak düşmüş olabilirim ki bildiğim yerlerden dimi? Biraz yürürsem illa ki bildiğim bir yere çıkarım...

Başladım yürümeye, bir iki dakika geçmeden yağmur başladı. Önce hafif hafif... Mal olduğum için “şimdi geri dönmeye gerek yok” diye düşünüp yürümeye devam ettim. Ben yürüdükçe adi yağmurun şiddeti arttı. Yolda şemsiye alabileceğim bir yer de bulamadım... Gömlek sırılsıklam. Üstelik o kadar yürümeme rağmen tanıdık bildik bir yere de çıkamadım. Baktım olmayacak telaşla bir sağ yaptım, bir on – onbeş dakika da öyle yürümeye devam ettim. Bir baktım ki, geldiğim metro istasyonundayım... Tek sağ dönüşle nasıl 180 derece dönmüş oldum lan ben? Yol düz değildi demek ki. Yarım saat yağmurda yürüyüp donuma kadar ıslandıktan sonra geldiğimiz noktaya geri dönmüş olmanın verdiği sinirle, dedim: “inmiyorum yer altına”. Dibine kadar yürüyeceğim. Bu sefer ters istikamete yürüdüm, bir baktım ki 50 metre aşağısı Kreşatik’miş!

Kreşatik’e ulaştım ulaşmasına da Padol’e devam edecek durumda değilim, çok ıslanmışım. Acil ısınmazsam kesin hasta olacağım, biliyorum. Viski takviyeli iki kahveyle birkaç sigara kendime getirmeye yetti, o arada güneş açtı. Çıktım dışarı, atladım bir taksiye, dedim Padol. 20 grivnaya anlaştık. 10 dakika geçmeden Padol’deydim.

Neden Padol? Padol nehir kıyısı ve Padol’de rakı içebileceğim bir Türk restoranı var! Gittim Tike’ye 3 duble rakı attım. Hem kendime geldim hem de iyice kurudum o arada. Sonra indim suyun başına kız ben garibem.

Şuradaki fotoğrafları çektim, muhtelif biralar eşliğinde. Bu fotoğrafları sırf tema biraz daha renklensin diye ekledim, yoksa hiçbirini beğenmedim.

Arka Bahçem (Foto)

Kiev Park Ukrayna
[more] Kiev Park Ukrayna
Kiev Park Ukrayna
Kiev Park Ukrayna
Kiev Park Ukrayna
Kiev Park Ukrayna
Kiev Park Ukrayna

Welcome to Sin City

Enteresan bir sektör oluşmuş durumda Kiev’de: kısa süreli kullanım için günlük kiraya verilen apartman daireleri. Gecelik kiraları 30 ila 150 dolar arasında değişiyor ve aynı fiyata kiralanan otel odalarına kıyasla en az iki kat fazla yaşam alanı artı mutfak imkanları sunuyorlar. Dekorasyonlarından hedef kitlenin kim olduğu çok açık anlaşılıyor: sefa pezevenkleri.

Örneğin bu evlerin hiçbirinde bir çalışma masasına, ya da okuma lambası ve okuma koltuğuna rastlanmazken hemen tüm evlerde leopar desenli çift kişilik koltuk, porno kanalları da alan uydu yayını, mutfakta şarap ve şampanya kadehleri ve türbişon, cafcaflı banyo fayansları, küvet, tam yatağı görecek şekilde yerleştirilmiş aynalar ve banyoyla oturma odasını ayıran duvarda cam tuğlalar olmazsa olmaz detaylardan. Ayrıca leopar desenli kadifemsi çarşaflar ya da yatak örtüleri, altın yaldızlı kırlentler ve yatağa doğru yönlendirilmiş spot ışıklar da standart donanım. Bu evler insanı günaha sokmak için tasarlanmış. [more]

Sanırım bunun iki sebebi var: Birincisi insanın böyle kiraya verebileceği bir evi varsa, arada garsoniyer olarak da kullanılabilecek şekilde döşemek isteyecektir… En azından ben öyle yapardım. Hatta akıl sağlığı yerinde her erkeğin öyle yapacağına da kefilim. İkincisi, arz talep meselesi. Herhalde bu tür dekore edilmiş evler daha büyük talep görüyor. Dış basından takip ettiğim kadarıyla Kiev, ya da en azından Kiev’in bir kesimi, bu şehrin dünyanın ikinci seks başkenti olmasıyla öğünüyor. Maalesef henüz Bangkok’un gerisindeler. Ama o da Kiev’de gey müşterilerin göz ardı edilmesinden kaynaklanıyor –biliyorum ablam hiç adil değil. Yoksa hem güzellik, hem eğlence hem de engin deneyim açısından Ukrayna kızları Tayland’ın kızlarını sulu götürür susuz getirir. Her ikisine de gittim, biliyorum…

Ne? Yok be. Seks manyak falan değilim. Dünyanın seksli şehirlerini dolaşmayı görev de edinmedim kendime. Bangkok’a eski karımla ikinci balayı için gitmiştik (çok sevdim seni hayatımın en gün görmemiş detaylarını anlatıyorum bak), yanımızda iki buçuk yaşında bir çocukla… Tur operatörünün “çok ekonomik ve harika bir tur” diyerek ısrarla tavsiye etmesi üzerine, 10 günlük tura adam başı 700 dolar gibi Japonya için komik bir rakam ödeyip, birazda ucuzluğundan kıllanarak gitmiş ve gider gitmez ortalığın ibne kaynadığını fark etmiştik. Bizim kızın ayaklarında yürüdükçe vik vik öten bebek ayakkabılarından, bir elinden eski eşim bir elinden ben tutuyoruz, Bangkok’ta Pataya’da geziyoruz. Bak kızım ibne. Bak bi ibne daha. Bak bu amca da o ibnenin tokmakçısı. Söyle bakayım tok-mak-çı. Aferinnn. Şekli…

Bak gene konu dağıldı… Yaşlı bi insanla genç bi insan arasındaki fark nedir biliyor musun? Konunun dağılma aralığı, span yani, hatta dalga boyu. Yani konu dağıldığında ne kadar geniş bir zaman aralığını kapsayacak şekilde dağıldığı... Genç bir adam konuyu dağıttığında en fazla birkaç ay geri gider, yaşlılar 10, 15, 20, 50 allah ne verdiyse… Neyse, konu gene dağıldı… Konuya girerken konuyu dağıtmak da başka bir Alzheimer belirtisi. İşte ben bu yüzden asla iyi bir yazar olamayacağım. Yazılarım aha böyle blog köşelerinde sürünecek. Arada ibnenin biri gelip tırtıklayıp kendi kitabında kullanmaya başlayacak, yer yer… Lannn, gene konu dağıldı.

Evet, Ukrayna, Kiev… Bu sefer çok başka korkular, çok başka hevesler, çok başka umutlar ihtiva ediyor.

Biliyor musun okur, ben bugün üç eve sahibim. Sahibim dediysem kiracı olarak. İstanbul’un güzide semtlerinden Üsküdar’da bir fakirhanem var, bu hafta sonu boşaltacağım. Ve Üsküdar’daki ev sahibim dünya iyisi bir adammış, bunu da bugün bir kez daha öğrendim. Yeni yasayı, hani “bir yıl bitmeden ev boşaltılamaz, boşaltan kiracı göttür ve kendisinin bu tür bir girişiminde bir yıllık kira muacceliyet kesbeder ve ev sahibi bir yıllık kirayı s.s. alır” mealindeki o yasayı duymuşsunuzdur. Ev sahibim o yasaya rağmen, ihbar süresi hakkından bile vazgeçerek 2 günlük ihbarla evi boşaltmama izin verdi. Bir de “sizin zararınız benim zararımdır Haluk Bey. Allah bize öyle parayı nasip etmesin” dedi. Eli öpülesi adammış, kaybettiğime üzüldüğüm insanlardan oldu, giderayak…

İkinci evim, ahanda işte Kiev’de tuttuğum bu sefa pezevengi evlerinden, garsoniyer olarak döşenmiş bu günah yuvası. Onu da daha uzun süreli bir ev kiralayana kadar, geçici kullanım için kiralamıştık. Kısmetse yarın çıkıyoruz, daimi ikametgahımıza.

Üçüncü ve sonuncu evim, yakın gelecekteki tek ikametgahım, Kiev’in banliyölerinden birinde. Ama banliyö dediysem, Kartal, Pendik, Gebze, Halkalı ya da Küçükçekmece gibi bir banliyö değil. Daha Bostancı, daha Bakırköy bir banliyö… Muhit süper. Her iki yanında birer sıra otomobil park etmeye yeterli alan olan çift şeritli yollar düşün, şimdi o yolların her iki kenarında 3er metre arayla akasya ağaçları düşün, gür ve ulu. Şimdi o akasya ağaçlarının gerisinde 10ar metre uzunluğunda, 2şer metre genişliğinde çiçek tarhları düşün. O tarhların arkasında apartmanları neredeyse boydan boya kapatan çeşitli ağaçların olduğu bahçeler düşün. İşte o bahçelerin arkasındaki apartmanların her biri birinize girsin.

İşte bahçelerin arkasındaki o apartmanlardan birinin giriş katında, bir oda bir salon, Kiev’e göre genişçe sayılabilecek, temiz ama yaşlıca döşenmiş bir ev kiraladım kendime. İç kapı için iki anahtar ve dış kapı için bir akbil verdiler. Dış kapının anahtarı yok, akbille açılıyor. Nereden yükletilir, ayda ne kadar yükletmek lazım, bunun abonmanı, mavi kartı var mı sormadım. Beleş olması gerektiğini düşünüyorum; bakıciiz.

Ev sahibimin adı da soyadı da acayip zor. İkisini de ezberleyemeyince bana sen bana İvanovna de en iyisi dedi. İvanovna ivan kızı demek, Slavlar adlarıyla soyadları arasına bir de kimin oğlu kimin kızı olduklarına göre değişen bir isim alıyorlar. Osmanlıcadaki falancazade gibi bir şey bu. Adını ezberleyemediğimin ivanzade hanımı benim yeni ev sahibim.

Güle güle oturayım…