Bill Hicks namı diğer Bay Şeytan

Dünya lunapark treninde bir tur gibidir. Ve insan zihni o kadar güçlüdür ki bu trene bindiğinizde bu trenin gerçek olduğunu sanırsınız. Tren fırıl fırıl döner, bir aşağı bir yukarı gider. Heyecan verici ya da korkutucu anları vardır ve son derece parlak renkleri ile çok gürültülü, çok eğlencelidir -en azından bir süreliğine. Daha uzunca bir süredir bu trende bulunan insanlar sorgulamaya başlarlar: "bütün bunlar gerçek mi yoksa bu sadece lunapark treninde bir gezinti mi"? Ve kimileri farkına varır ve bize gelerek "endişelenme derler, sakın kafana takma çünkü tüm bunlar lunapark treninde bir gezintiden ibaret"... Ve biz o insanları öldürürüz.

"Susturun şunu. Biz bu lunapark trenine çok para yatırdık. Susturun. Endişeden çatılmış kaşlarıma bakın. Kabarık banka hesabıma ve büyük aileme bakın. Tüm bunlar gerçek olmalı". Tüm bunlar aslında lunapark treninde bir gezintiden ibaret. Ama bunu bize anlatmaya çalışan o iyi adamları hep öldürüyoruz. Fark ettiniz mi? Ve ortalığı iblislere bırakıyoruz. Ama aslında hiç önemi yok çünkü bu hayat lunapark treninde bir gezintiden ibaret. Ve biz onu dilediğimiz anda değiştirebiliriz. Korkunun gözleri kapınıza daha büyük kilitler takmanızı, silah edinmenizi ve kendinizi tecrit etmenizi söylüyor. Sevginin gözleri ise herkesi BİR kabul etmeyi söylüyor.

Dünyayı değiştirip onu daha güzel bir gezinti haline getirmek için ne yapabiliriz biliyor musunuz, hem de hemen şu an? Her yıl silahlanma ve savunma için harcadığımız onca parayı alın ve o parayı silahlanma ve savunma yerine dünyanın fakirlerinin beslenmesi, giydirilmesi ve eğitimi için harcayın; tek kişi bile unutulmasın. İşte o zaman, sizi temin ederim, sonsuza kadar barış içerisinde uzayın tüm derinliklerini hep birlikte keşfederiz.


Ve Ortaparmak diyor ki: İlginç olan nedir biliyor musunuz? İlginç olan, yukarıdaki sevgi mesajını en büyük şovunun kapanış konuşması yapan o zeki ve sevgi dolu insana dindar kesimin Goatboy ve "Mr. Satan" (Şeytan Suretli Çocuk / Bay Şeytan) lakabını uygun görmüş olması... Yaşasaydı "siktir edin o amına kodumun mallarını" derdi. Bal damlardı ağzından...

Yukarıdaki hızlı çevirinin orijinali ise şöyle:

The world is like a ride in an amusement park. And when you choose to go on it you think it's real because that's how powerful our minds are. And the ride goes up and down and round and round. It has thrills and chills and it's very brightly coloured and it's very loud and it's fun, for a while. Some people have been on the ride for a l ong time and they begin to question: "Is this real, or is this just a ride?" And other people have remembered, and they come back to us, they say: "Hey, don't worry, don't be afraid, ever, because this is just a ride." ... and we kill those people.

Ha ha, "Shut him up. We have a lot invested in this ride. Shut him up. Look at my furrows of worry. Look at my big bank account and my family. This just has to be real." It's just a ride. But we always kill those good guys who try and tell us that, you ever notice that? And let the demons run amok. But it doesn't matter, because it's just a ride. And we can change it anytime we want. It's only a choice. No effort, no work, no job, no savings and money. A choice, right now, between fear and love. The eyes of fear want you to put bigger locks on your doors, buy guns, close yourself off. The eyes of love instead see all of us as ONE.

Here's what we can do to change the world, right now, to a better ride. Take all that money we spend on weapons and defense each year, and instead spend it feeding, clothing and educating the poor of the world, which it would many times over, not one human being excluded, and we can explore space together, both inner and outer, forever, in peace.

Hayat Adamı Yontuyor

Bazen hayatın çok kolay bir şey olduğunu düşünüp rehavete düştüğümüz oluyor. Hatta bazılarımız için o rehavet bir yaşam biçimi oluveriyor. O diziler, o gazete haberleri, o internet siteleri, o dergiler, o video oyunları, bütün bunların yarattığı o sahte gündem... Gerçek hayatlarımızın yerini alıyor. Öyle ki hepimiz, yavaş yavaş, peyder pey, hiç hissettirmeden yok olup, yerimizi üç otuz genel kültürüyle senaryo yazmaya soyunmuş dallama holivud senaristlerinin kokain kafasıyla uydurduğu yalancı kahramanlara bırakıyoruz. Hello My Child, step forward! Ve kahraman sağdan girer...[more]

Unutulan, kendi hayatımızın kahramanı değil, senaristi olduğumuz, her birimizin bu dünyada “özgün” bir hikaye yazma hakkına sahip olduğumuzdur. Bizi sokmaya çalıştıkları kalıplara girmeme, kendi kaderimizi kendimiz tayin etme hakkına sahibiz...

Çoğu insan hayata dair herhangi bir fikre sahip olamadan ölüp gidiyor. Neden? Onlar hayatı kendilerine sunulduğu şekliyle tanıyor, öyle kabulleniyorlar... Allahım sen bilirsin yarabbim... Düşünsene, diyelim ki büyük deden, büyük dedenin tüm o batıl inançlarını dedene aktarmış... Deden de tüm o batıl inançları sorgulamayıp kabullenmiş, babana aktarmış. Baban da sana... Yani, bir ömür ortalama 70 yıldan, üç çarpı yetmiş, 210 yıl öncesinin bilgileriyle donanmışsın. Hatta, geriye doğru işletirsek, belki 1000, belki 1400 yıl öncesinin bilgileriyle. Cinlere inanmıyorsun, göze görünmedikleri, ele gelmedikleri için. Perilere inanmıyorsun. Noel Babaya inanmıyorsun... Çünkü var olduklarına dair hiçbir somut delil yok. Sana göre ağaca çaput bağlayan, fala büyüye inanan mal... Oysa tanrıya inanıyorsun. Baban kefil çünkü... Yalnız değilsin, herkes inanıyor. Onlar da inanıyorlar.

Onlar sanıyorlar ki bir tanrı var... Daha da önemlisi, sanıyorlar ki tanrının ahlak anlayışı onların “ölümlü” ahlaki değerleriyle birebir örtüşüyor. Onlar sanıyorlar ki (faraza) tanrı, tanrı olsa, tanrı banko George Lucas gibi bir yönetmen olurdu, “predictable”, ya da “当たり前”, yani, nasıl diyorsunuz siz Türkler: kestirilebilir, tahmin edilebilir, perşembenin gelişi çarşambadan bellidir... Tanrının bir Tarantino, bir Guy Ritchie olma ihtimalini dikkate almıyorlar. Belki tanrı sağ gösterip sol vurmayı seviyor?

Onlar sanıyorlar ki tanrı kusursuz, mükemmel... Tanrının bir eroinman olma ihtimalinden bahsetmiyorlar bile. Hatta, tanrının hem eroinman hem overdose eylemiş ölü bir eroinman olma ihtimalinden de...

Peki ya tanrının psikolojik sorunları varsa? Hey, dostum, bana bozulma. Tanrıya inanıyorsan, tanrının bir psikolojisi, dolayısıyla psikolojik sorunları olabileceğine de inanmalısın... Haksız mıyım? Peki ya tanrı yalnızlıktan kafayı sıyırmışsa? Öyle ya, tanrının eşi yok... Çok hazin. Düşünsene, alemlerin rabbi, zamanın başlangıcından beri abazan. Hehe, o denli abazanlık bir miktar psikolojik sorun yapar elbet...

Peki, ya tanrı gözü yaşlı bir kız çocuğuysa? Belki anne tanrı, baba tanrı, abi tanrı vs. vardır... Onların yarattıkları, kendilerine özgü alemleri vardır. Bizim yaşadığımız da ailenin küçük kızının “alemidir”. Belki hepimiz bir çamurdan pasta içerisinde yaşıyoruzdur. Hatta daha da kötüsü:

Belki de bu tanrının ilk yaratma denemesiydi...

Öyle ya, ne yaptığını bilen bir tanrının yarattığı dünyada yaşıyor olsak, bu kadar boktan bir dünyada mı yaşıyor olurduk? Ben tanrı olsam, işte bu ölümlü halimle yani, bu ölümlü halimle bile, bundan en az elli kat daha düzgün bir dünya yaratabilirdim. Mümin, tanrına sağlanan imkanların yarısını bana ver, sana elli kat daha yaşanır bir dünya yaratmazsam terbiyesiz bir rabbim. İspatlayabilirim.

Tüm sigaraları eski kısa camel tadında üretirdim mesela, ama kısa samsun fiyatına. Kanser diye bir hastalık da olmazdı, sigaranın hiçbir zararı da...

Otuz dakika orgazm domuzlara değil, insan oğlu insana mahsus olurdu. Günde beş vakit namaz yerine, günde beş vakit seks yapardın bana ulaşmak için...

Ve her sevişmen ilk sevişmen gibi olurdu ve herkesin kendine özgü bir “ruh ikizi”. Deneme yanılmayla da bulmazdın ruh eşini, ikiniz beraber, yanılmadan denerdiniz her şeyi.

On sekiz yaşında zört diye vücuda gelirdin, zamanın sonuna kadar on sekiz yaşında kalırdın en dinç halinle. Anan olmazdı, baban olmazdı, ölmezlerdi, arkalarından ağlamazdın.

Saçların beyazlamazdı, dökülmezdi; cildin kırışmaz, memelerin pörsümezdi. Ne ölüm olurdu, ne ölüm korkusu. Sonsuza kadar mutlu bir hayat yaşamanı “temin ederdim”. Tanrıyım ya ben, her şeye gücüm yeter ya, yapardım.

Savaş olmazdı, cinayet de, hepinizi kendi suretimden yarattıysam şayet... Ve benim suretimdenseniz, benle eşitsinizdir, arada rakı sofralarınıza inerdim, sizinle iki tek atardım... Biriz ya biz, hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için ya... Karrrdeşim, öpüciiiim, ben de senin kadar sarhoş gezerdim.

Üçüncü dünya ülkelerinde doğdular diye, beyinlerini asfalta açmazdı kız çocukları. Şeker de yiyebilsinler diye, zülfüyü şeker bakanı yapardım.

Kısacası, ben tanrı olsam, cehennem olmazdı. Çünkü kendi yarattığım, içerisine kendi yazdığım kaderi yüklediğim bir varlığı cehennemde yakmak için bayaa bayaa sadist olmam lazım.

Kısacası, bazen hayatın çok kolay bir şey olduğunu düşünüp rehavete düştüğümüz oluyor. Bir tanrının olmayabileceği, belki de tek tanrının biz olduğumuz ihtimalini tümden görmezden gelip, bu evrende bize tanınan ortalama 70 yıllık şansın anasını sikip, mal gelip mal gittiğimiz oluyor... Çok oluyor.

Hayat adamı yontuyor derdi Özgür, hala da der...

Savaş Bir Katakullidir

Ben demiyorum. Amerika Birleşik Devletleri Onur Madalyasını iki kere haketmiş, Amerika Birleşik Devletleri ordusunun eski Orgenerali Smedley D. Butler söylüyor. Tam olarak şöyle söylemiş:

Savaş bir katakullidir. Hep de öyle olmuştur. Savaş muhtemelen en eski, kesinlikle en kârlı ve elbette en zalim katakullidir. Ve uluslararası ölçekte yürütülen tek katakullidir. Kazançların dolar cinsinden kayıpların ise insan hayatı cinsinden ölçüldüğü tek katakullidir. Sanırım katakulliyi en iyi “aslında insanlara lanse edildiğinden çok farklı olan şey” olarak tanımlayabiliriz. Sadece az sayıda “içeriden” insandan oluşan bir grup işin aslını bilir. Az sayıda insanın çıkarı için, çok sayıda insan feda edilerek gerçekleştirilir. Az sayıda insan savaştan çok yüksek kâr ve kazanç sağlar.

On Emir - Corc Karlin (Türkçesi)

Click here for English version


"George Carlin'in On Emir Yorumu koparıcı. Diyalektiği titretip, materyalisti kendine getirip taassubu algının kapılarından geçirmeyerek eşikte ırzına geçiyor" - Nev York Taymz
"Dayıoğlunu pıçakladım ben bunun yüzünden" - Kör Saim
"George, anamı da al git burdan" - RTE


On Emire itirazım var. Şöyle ki: neden on? Onuna birden gerek yok. Bence emirler listesi, on emir elde edebilmek için kasten ve suni olarak  şişirilmiş. Bu liste bariz olarak “vatkalı” bir liste. Bakın şöyle oldu:

[more]

Beş bin yıl kadar önce bir grup dinci sahtekar toplanıp insanları hizaya sokup kontrol altında tutmanın bir yolunu buldu. İnsanların esasen salak olduklarını ve kendilerine söylenen her şeye inanacaklarını biliyorlardı. Böylece bu adamlar Tanrının, bizzat Tanrının, herkes tarafından dikkate alınıp uygulanmasını istediği bir listeyi kendilerine verdiğini duyurdular. Her şey bir dağın tepesinde, etrafta hiç kimsecikler yokken olup bitmişti, dolayısıyla başka gören de yoktu.

Peki size bir şey soracağım: bu adamlar bir çadır içerisinde oturmuş bütün bunları uydururken neden on sayısını tercih ettiler? Neden on? Neden dokuz ya da on bir değil? Nedenini de izah edeyim: çünkü on kulağa önemli gibi geliyor. On kulağa resmi geliyor. Eğer on bir deselerdi insanların onları ciddiye almayacağını biliyorlardı: “Ne? On bir emir mi? Siktir git lan. Sen dalga mı geçiyorsun benimle”? Ama on! On kulağa önemli gibi geliyor. Onluk düzen ona dayalıdır. Bir deste on adetten oluşur. On psikolojik olarak tatmin edici bir sayıdır: top ten (en iyi on), en istenen on, en iyi on giyim gibi… Yani emirlerin on adet olması tamamen bir pazarlama kararıydı. Ayrıca (on emir) bariz bir yalan listesi. Tirajının yüksek olması için kasten şişirilmiş siyasi bir belge. Gelin size emirlerin sayısını azaltarak nasıl daha mantıklı ve gerçekçi bir liste oluşturabileceğimizi göstereyim.

İlk üç emirden başlayacağız ve on emirin Roman-Katolik versiyonunu kullanacağım çünkü ben çocukken zorla kafama sokulan versiyon buydu.

Ben Rab’bim, senin Tanrın. Karşımda başka ilahların olmayacak. Rab’bin ismini boş yere ağzına almayacaksın. Sebt gününü takdis edeceksin.

Evet. Daha konuya girer girmez apaçık görülüyor ki ilk üç emir küllüm yalan. Sebt günleri, Rab’bin adı, başka ilahlar, ürkütücü bir dil… Primitif insanı korkutup kontrol altına almak için düşünülmüş ürkütücü bir dil. Bu türden batıl zırvalıkların 21. Yüzyılın entelektüel ve medeni insanının hayatında geçerliliği kesinlikle olamaz. O zaman ilk üç emri atıyoruz gitsin ve elde var yedi.

Babana ve anana hürmet edeceksin.

Bu emir itaat ve otoriteye saygı göstermeyle ilgili. Bir başka deyişle bu emrin amacı insanları kolayından kontrol altına alabilmek. Gerçek şu ki itaat ve saygı durduk yerde verilen şeyler değildir. Kazanılmaları gerekir. İtaat ve saygı ebeveynin ya da saygı duyulacak birey her kimse onun performansına bağlı olmalıdır. Kimi ebeveyn saygıyı hak ederken pek çok ebeveyn hak etmez. Nokta. Kaldı altı.

Şimdi, her ne kadar mantık dinin anlayıp kabullenmekte zorlandığı bir husus olsa da, ben mantıklı davranacağım ve zaman kazanmak için listede bazı atlamalar yapacağım.

Çalmayacaksın. Yalan şahadet etmeyeceksin.

Çalmak ve yalancılık. Biraz düşünürseniz göreceksiniz ki bu iki emir aslında aynı davranış türünden bahsediyor: ahlaksızlık. Hırsızlık ve yalancılık! Yani ikisine birden ihtiyacımız yok. Onun yerine bunları tek bir emirde birleştirerek özetle “ahlaksızlık yapmayacaksın” deriz ve hooop, beş emir kaldı.

Bu arada emirleri birleştirmeye başlamışken, birlikte olması gereken iki emir daha var:

Zina etmeyeceksin” ve “Komşunun karısına göz koymayacaksın”.

Yine bu iki emir de aynı davranış türünü yasaklıyorlar ki bu sefer yasaklanan evlilik yuvasına sadakatsizlik. Bunlar arasındaki fark göz koyma olayının beyinde olup bitmesi. Ve ben insanlara başkalarının karısıyla ilgili fanteziler kurmayı yasaklamamanız gerektiğini düşünüyorum. Öyle ya yasakladık diyelim, adam çavuşu tokatlarken ne düşünecek peki? Ama evlilik yuvasına sadakat mantıklı bir fikir. O yüzden bu fikri tutalım ve diyelim ki “sadakatsizlik yapmayacaksın” ve birden bire dörde düştük.

Ve tekrar düşündüğümüzde fark ederiz ki dürüstlük ve iffet de aslında aynı genel değerin bileşenleridir. Yani aslına bakarsanız dürüstlükle ilgili iki emir ile sadakatle ilgili iki emri de birleştirip olumsuz ifade yerine olumlu ifade kullanmak suretiyle “her zaman dürüst ve sadık olacaksın” diyebiliriz. Böylece elimizde üç emir kalıyor.

Komşunun malına mülküne göz koymayacaksın/imrenmeyeceksin.

İşte bu düpedüz aptallık. Ekonomi, komşularımızın malına mülküne imrenmemiz sayesinde ayakta duruyor. Komşu şarkı söyleyen bir vibratör aldığında aynısından bir tane de siz edinmek istersiniz. İmrenme anlamındaki göz koyma istihdam yaratır. İmrenmeye dokunmayın. İmrenmeyle ilgili bu emri de çıkarttığımızda geriye iki emir kalmıştır: birleştirip kapsamını genişlettiğimiz sadakat emri ile henüz bahsetmemiş olduğumuz bir diğer emir:

Öldürmeyeceksin.

Beşinci emirle yasaklanan cinayet. Ancak biraz düşünürsek, aslında din hiçbir zaman cinayeti kabullenmekte sorun yaşamamıştır ki. Hem de hiç! Tarihte tanrı adına öldürülenlerin sayısı tüm diğer nedenlerle öldürülenlerin sayısından çok daha fazladır. Birkaç örnek vermek gerekirse: İrlanda tarihini düşünün, Orta Doğuyu, Haçlı Seferlerini, Engizisyon mahkemelerini, Amerika’daki kürtaj cerrahı cinayetlerini düşünün. Ve evet, lafı ağzımdan aldınız: Dünya Ticaret Merkezini düşünün ve dindar kesimin “öldürmeyeceksin” emrini ne kadar ciddiye aldığını göreceksiniz. Çok açık ortada ki dindar kesim için, özellikle de katı dindarlar için cinayet pazarlığa açık bir husus. Bu konu sadece öldürenin kim öldürülenin kim olduğuna bağlı. Ve işte tüm bunlar ışığında dostlar, sizlere tarafımdan revize edilmiş iki emir listesini sunuyorum:

Birinci Emir: her zaman –ve özellikle de kukuyu kimden alıyorsan ona karşı, dürüst ve sadık olacaksın; ve
İkinci Emir: karşındakinin senin tapındığın görünmez yaratıktan farklı bir görünmez yaratığa tapınıyor olması durumu hariç; kimseyi öldürmemeye gayret edeceksin.

Bu kadarı yeter de artar bile dostlar. Musa emirleri dağdan indirirken cebinde bile taşıyabilirdi. Ve eğer böyle bir listemiz olsaydı işte o zaman o “zeki” Alabama yargıcının kamusal alanda duvarda kalıcı olarak sergilemesine de aldırmazdım. Elbette ek bir emir daha yazdırması kaydıyla: “kendi dinini kendine saklayacaksın”.

Meraklısına: http://www.georgecarlin.com
Ayrıca: Bu Sitede Corc Karlin

On Emir - Corc Karlin (Ten Commandments by George Carlin)

I have a problem with the Ten Commandments. Here it is: why are they ten? We don’t need ten. I think the list of commandments was deliberately and artificially inflated to get it up to ten. It’s clearly “a padded list”. Here is how it happened:

About five thousand years ago, bunch of religious hustlers got together to figure out how they could control people and keep them in line. They knew that people are basically stupid and would believe anything they were told. So these guys announced that God, God personally, had given one of them a list of ten commandments that he wanted everyone to follow. They claimed that the whole thing took place on a mountain top, where no one else was around.
[more]

But let me ask you something: when these guys were sitting in a tent making all this stuff up why did they pick ten? Why ten? Why not nine or eleven? I’ll tell you why. Because ten sounds important. Ten sounds official. They knew if they tried eleven people wouldn’t take them seriously. What’re you kidding me? Eleven commandments, get the fuck out of here. But ten! Ten sounds important. Ten is the basis for the decimal system. It’s a decade. It’s psychologically satisfying number: top ten, ten most wanted, ten best dress… So deciding on ten commandments was clearly a marketing decision. And it’s obviously a bullshit list. It’s a political document, artificially inflated to sell better. I’m gonna show you how you can reduce the number of commandments and come up with a list that is a little more logical and realistic.

We’ll start with the first three and I’ll use the Roman-Catholic version because those are the ones I was fed when I was a little boy.

I am the Lord thy God. Thou shalt have no strange gods before me. Thou shalt not take the name of the Lord in vain. Thou shalt keep holly the Sabbath.


OK. Right off the bat, first three commandments are pure bullshit. Sabbath days, Lords name, strange gods, spooky language… Spooky language that is designed to scare and control primitive people. In no way do superstitious  mumbo-jumbo like this apply to the lives of intelligent and civilized humans in the 21st century. So throw out the first three commandments and you’re down to seven.
Honor thy father and mother.

This commandment is about obedience and respect for authority. In other words, it is simply devised for controlling people. The truth is obedience and respect should not be granted automatically. They should be earned. They should be based on the parents’ or the authority figure’s performance. Some parents deserve respect but most of them don’t. Period. We’re down to six.

Now, in the interest of logic, something religion has a very hard time with, I’m gonna skip around the list a little bit.
Thou shalt not steal. Thou shalt not bear false witness.

Stealing and lying. Actually when you think about it these two commandments cover the same sort of behavior: dishonesty. Stealing and lying! So we don’t need two of them. Instead we can combine these two and call it “thou shalt not be dishonest” and suddenly we’re down to five.

And as long as we’re combining commandments, I have two others that belong together:

“Thou shalt not commit adultery” and “Thou shalt not covet thy neighbor’s wife”.

Once again, these two prohibit the same sort of behavior, which is in this case marital infidelity. Difference between them is that coveting takes place in mind. And I don’t think you should outlaw fantasizing about someone else’s wife. Otherwise what’s the guy gonna think about when he’s flogging his dong? But marital fidelity is a good idea. So I suggest that we keep the idea and call this commandment “thou shalt not be unfaithful” and suddenly we’re down to four.

And when you think about it further, honesty and fidelity are actually part of the same overall value. So in truth we could combine the two honesty commandments with the two fidelity commandments and –using positive language instead of negative, call the whole thing “thou shalt always be honest and faithful”. And now we’re down to three.
Thou shalt not covet thy neighbor’s goods.

This one is just plain stupid. Coveting your neighbor’s goods is what keeps the economy going. Your neighbor gets a vibrator that plays "oh come all yee faithful" you wanna get one too. Coveting creates jobs. Leave it alone. You throw out coveting and your left with two now. The big combined honesty fidelity commandment and the one we haven’t mentioned yet:
Thou shalt not kill.

Murder, the fifth commandment. But if you give it a little thought you realize that religion has never really had a problem with murder. Not really! More people have been killed in the name of god than for any other reason. To cite a few examples, think about Irish history, the Middle East, the Crusades, the Inquisitions, our own abortion doctors killings and yes, that’s right, the World Trade Center, and you’ll see how seriously religious people take thou shalt not kill. Apparently to religious folks, especially the devout, murder is negotiable. It just depends on who’s doing the killing and whose getting killed. And so with all this in mind folks I offer you my revised list of the two commandments:

First: thou shalt always be honest and faithful, especially to the provider of thy nookie;

And second: thou shalt try really hard not to kill anyone unless off course they pray to a different invisible avenger than the one you pray to.

Two is all you need folks. Moses could have carried them down the hill in his fuckin’ pocket. And if we had a list like that, I wouldn’t mind that brilliant judge in Alabama displaying it permanently in his courthouse lobby as long as he included one additional commandment: “thou shalt keep thy religion to thyself”.

Meraklısına: www.georgecarlin.com
Ayrıca: Bu Sitede Corc Karlin

40 Years in Comedy II - George Carlin

Evet dostlar, söz yalana geldiğinde, hem de yalanın kuyruklusuna böyle; yalan vaatlerin ve abartılmış iddiaların gelmiş geçmiş en büyük ağır-siklet şampiyonu önünde hepimiz saygıyla eğilmeliyiz: dinden bahsediyorum. Kurumsal dinden. Rakipsizdir… Apaçık, aşikar, gelmiş geçmiş en büyük uydurma hikaye dine ait. Düşünün bir kere. Din insanları gökyüzünde yaşayan görünmez bir adamın varlığına inandırdı. Bu adam her gün her dakika her yaptığınızı seyrediyor. Ve görünmez adamın gönderdiği 10 kalemlik bir liste var; yapmanızı istemediği şeylerin listesi. Ve eğer bunlardan herhangi birini yaparsanız sizi sonsuza değin ateşler dumanlar arasında yanacağınız, işkence göreceğiniz ve zamanın sonuna kadar çığlık çığlığa acı çekeceğiniz özel bir yere gönderecek… Ama sizi seviyor. Sizi seviyor…

Sizi seviyoooor ve paraya ihtiyacı var. Sürekli paraya ihtiyacı var. O rahman, rahim, onun gücü her şeye yeter, ama işte sadece para tutmayı beceremiyor… Din her yıl milyarlarca milyarlarca dolar kazanç sağlıyor, vergi de vermiyor ama her nedense sürekli paraya ihtiyaçları var. Bu çoook karlı bir dolap... Ah ufacık bir kısmı da bana düşse var ya… Off diyorum!


Folks, when it comes to bullshit, truly major league bullshit, you have to stand back before the all-times heavy-weight champion of false promises and exaggerated claims: religion. Organized religion. It's no contest. Religion easily, easily, has the best bullshit story of all times. Think about it. Religion has convinced people that there is an invisible man living in the sky, who watches everything you do every minute of everyday. And the invisible man has a list of ten specific things that he doesn't want you to do. And if you do any of these things, he will send you to a special place to burn in fires, in smoke and torturing for you to live forever and suffer and burn and scream until the end of time… But he loves you. He loves you.

He loves you, and he needs money. He always needs money. He's all powerful, all present, all knowing, and all wise, just can't handle money. Religion takes billions and billions of dollars, they pay no taxes, and somehow they always need money. That's a good bullshit story. If I may be permitted only a small pond... Holly shit!

Corc Karlin - 40 Years in Comedy

Meraklısına: http://www.georgecarlin.com
Ayrıca: Bu Sitede Corc Karlin

I'm a mad man

Sabah erken kalktım, kendi sitemi hek eyledim. Dananın birinin yarım bıraktığı kodları tamamladım. Çükümün başına benzeyen tasarım hatalarını düzelttim. Tembel pezevenk, dedim, başka küfürler de ettim. Elim değmişken bir de Ajax-perver ettim siteyi... Oooh. Sonra dedim, lan bi de modal dialog koyayım AJAX ilen, bu ineğin sitesinden refere olup gelenlere diyeyim ki "o seni gönderen yavşağa söyle, iki ayda bu siteyi anca ebesinin amına benzetti, hala toparlamaya uğraşıyom. Bi de referans gösteriyor ammmcık. Cık cık cık. Esef et ona, hatta sen de siktir git hadi, hadi leeen". Sonra sitireeeet dedim. Bebe ilen bebe olma.

Yoksa koyayım mı lan? Şeklinde böyle gidip geliriken bi de baktım Ukrayn-siki cipiarese rağmen yılmayıp vazgeçmeyip indirekoduğumunun programı, tam 7 gün 14 saat sonra bugün öğle sularında tamamlanarak beni gözyaşlarına boğmuş-masın mı? Way beee. Derken, çalışması için 180 megaabaytlık başka bir programa ihtiyaç duyduğunu fark ettim. Sildim gözümün yaşını. Onu indirekodum bu sefer. İndireyazıyor halen, "Allahtan başka" bi mani gelmezse 16 saate bitecek.

Sonra bahçeye dalayım dedim. Daldım da netekim. Bahçenin bellenmesi gerekiyor mart ayı içinde. E bugün de martın biri, içindeyiz yani çemberin. Aldım beli daldım bahçaya, yarım saat sonra tel çaldı. Soluk soluğa "Alooohh", "Ne o be, seks ortasında mı yakaladım seniii" dedi telefondaki (kimliği sizi ilgilendirmeyen) ses. "Sayılır, kadın bulamadım teyemmüm yapıyom". O ne be dedi telefondaki (kimliği sizi ilgilendirmeyen) ses. Dedim "toprağa sürtüyorum," ahahah, şeklinde günlük dini ve vicccdani değerlere saldırı dozumu da aldıktan sonra telefonu kapattım yüzüne. Bu beni günaha soktuğun içindi kaltaaak… Gerçi karı kristiyan annamamıştır teyemmümün noolduğunu, haluk kafayı sıyırdı sanmıştır. Olsun, peşin fikirli kaltaaak. Telefonu dut ağacına çarptım, aha bu da arkamdan deli diye konuştuğun içindi.

Aslında bugün sizlere homo-sovyetus'dan bahsetmek istiyordum. Ama iflahım sikildi; başka gün kısmetse. Bahçe mi? Bitti sayılır, 20 metre karesini belledim çapaladım; kaldı 980… O da biter ya.

Amok Run

Elde patlamak üzere olan ideallerin elden çıkarılma yaşı 35 yaş. Bir nevi tasfiye nedeniyle maliyetine satış...

Rüzgar ilerilerden kızlı erkekli bir grubun söylediği bir Rus türküsünü taşıyor kulaklarıma. Belki de Balaklava savaşında nasılda verdikidi Türklerin eline heyheeeey diye çığırıyorlar. Çığırırlar, hakları, verdiler, memleketleri… Üstelik sadece Türk'ün değil, İngiliz'in de, Fransız'ın da eline verdiler aynı savaşta… Yüz küsur yıl sonra bile türküsü söylenir yani, yadırgamadım. Önemli olan bu soğukta dışarıda takıldıklarına göre bayağı bir içmiş oldukları, neşeli oldukları… Alkolü bıraktım mı ki ben harbiden? İçmemekle alkol bırakılıyor mu?

Radyonun, televizyonun, amarigan filmlerinin, enteller için sinema festivallerinin önümüze serdiği zevkler ve idealler bohçası içerisinden olmuşlarından üç beş zevk ve belki birkaç da ideal seçip, eldeki hor kullanılmış ideallerle artık zarar vermeye başlayan zevkleri elden çıkarıp, yepisyeni ideallerle yepisyeni bir hayata atılmanın zamanı geldi de geçiyor herhal... Zira mevcut idealler tek tek elde patlıyor ve elden çıkarılan zevklerin de yerine yenileri konulmazsa sonuç amok-run olacak.

Elbette böyle bir işe girişmeden oturup amok run'a bir de Türkçe karşılık bulmam ve wiki'deki açıklamasını anlaşılır bir Türkçeye düzeltmem gerekecek. Öyle ya, kendi ölüm sebebimin adını koyma işini TDK'ya ya da korsan VCD çeviren bir çömeze bırakamam herhalde. Öylesi çok boktan bi ölüm olurdu.

Aaa buldum bile. Amok Run: vuruşarak ölmek (buruşarak ölmekten iyidir)…

in god we trust, everyone else pays cash

"Makul kişisi kendisini dünyaya adapte ederken mantıksız kişisi dünyayı kendisine adaptırmaya kastırır; o nedenle her türlü ilerleme mantıksız kişisine bağlıdır" (the reasonable man adapts himself to the world; the unreasonable one persists in trying to adapt the world to himself. therefore, all progress depends on the unreasonable man) - George Bernard Shaw [more]

"Bünye alkolik lafını kendi kadar içen hazetmediği bireylere sarfeder" (An alcoholic is someone you don't like who drinks as much as you do) - Dylan Thomas

"İnsan dediğin emmeli gömmeli her yola gelebilmeli anadın mı, uzmanlaşma (biyolojideki özelleşme) olayı böcükler için geçerli (A human being should be able to change a diaper, plan an invasion, butcher a hog, conn a ship, design a building, write a sonnet, balance accounts, build a wall, set a bone, comfort the dying, take orders, give orders, cooperate, act alone, solve equations, analyze a new problem, pitch manure, program a computer, cook a tasty meal, fight efficiently, and die gallantly. Specialization is for insects). – Robert Heinlein

"Matematik dediğin dört işlemdir güzel kardesim" (math is nothing but four operands, (my) beautiful brother) - Müslüm Baba

ve başlık: "tanrıya güveniriz, ondan başka herkes nakit öder"

Disclaiming the disclaimer

"Büyük şirketlerde" çalışan "kurumsal" olmuş arkadaşlarım var benim. Mesaj gönderiyorlar ara sıra, bazen, sık sık, hatta bazen günde on kere. Genellikle de sağdan solda tırtıklanmış "espri"leri gönderiyorlar. Hani paranız yoktur anneler gününde de, çiçekçiden bi buket çiçek yaptıramazsınız da, yol kenarından da olsa bir demet çiçek toplar götürürsünüz, buyur, sevgiyle, al, "tamam param yok ama en azından hayvan değilim" manasına takdim edersiniz Pazar ilavesine sarılı olarak ya (işte o çiçek ananın içini burar. Çocuk yaptık işsiz oldu, üstelik duygusal itoğlu it. Gey mi olacak başımıza… diye de düşündürür. Ama konu o değil). İşte arkadaşların gönderdiği de, "benim mizah duygum yok, internet highway'in kenarından derledim bunları" babında… Neyse göndersinler, iyi de oluyor. Malzeme ayağa geliyor kimi zaman da, hemen tüm maillerin dibinde o sinir bozucu "disclaimer".

Ya bu Türkçe'ye o kadar yabancı ki ben bile (mütercim olarak, ukala olarak değil) evet ben bile Türkçesini bilmiyorum. Ret beyanı herhalde bir tür. Sorumluluğu ret beyanı. Neyse ondan işte. Aşağıya geçiyom:

Bu e-posta mesajı ve ekleri gönderildiği kişi ya da kuruma özeldir ve gizlidir (gizliyse bana neden gönderdin?). Ayrıca hukuken de gizli olabilir (emin değilsin yani, güzel). Hiçbir şekilde üçüncü kişilere açıklanamaz ve yayınlanamaz (kim engelleyecek ki? Aha da yayınladım işte). Mesajın yetkili alıcısı değilseniz hiçbir kısmını kopyalayamaz, başkasına gönderemez veya hiçbir şekilde kullanamazsınız (alıcının yetkili olup olmadığını gönderen olarak senin kontrol etmen gerekmiyor mu gerizekalı?). Eğer mesajın yetkili alıcısı veya yetkili alıcısına iletmekten sorumlu kişi siz değilseniz, lütfen mesajı sisteminizden siliniz ve göndereni uyarınız (benim sistemime girdiyse kardeşim, benim olmuştur o). Gönderen ve ZOBADİZOYNK A.Ş., bu mesajın içerdiği bilgilerin doğruluğu, bütünlüğü ve güncelliği konusunda bir garanti vermemektedir (benim de sikimdeydi afedersin).

 

Allah aşkına aranızda hukukçu falan var mı? Ben bu metnin Türk hukukuna göre hiçbir geçerliliği olmadığından şüpheleniyorum. Yani eğer mevzun gizliyse, ya "yaradana sığınıp" göndereceksin öyle, ya da öncesinde bir gizlilik sözleşmesi imzalayacaksın. Gerisi yalan. Laf kalabalığı. Amerikalıdan alıp kopyalamışsın, Türkiye'de de olur sanıyorsun. Üstelik o koskoca şirketin nice şirketlerden büyük bir hukuk departmanı var, acaba onlardan birine sordun mu "bu bana olur mu?" diye.