Bak Krom Dedim, Akıllı Ol Dedim...

Previously on OrtaParmak: Krom Ölüleri Say

İyice gerilip, şişeyi olabildiğince geriye atıp, olanca gücümle indirdim kafasına, ama şanssızlığıma, şişenin dibi denk geldi herifin bıngıldağına (şiir gibi oldu lan). Şişe kırılmadı. Şişe kırılmayınca rezil hissettim kendimi. Etraftakiler böyle birbirini dürtüp, beni gösterip, “aaa rezile bak, bi şişeyi kıramadı herifin kafasında, oğlan lan bu” falan diye geyiğimi yapıyor gibi tribe girdim. Fazlası...

Krom Ölüleri Say

Seneler evveldi. Dikkat et yıl değil sene, önce de değil evvel. Ona göre...

Erol Abi hastaneye yatmıştı. Safra Kesesi ameliyatı biliyordum ben. Bana öyle söylemişti. Daha doğrusu kendisi de öyle biliyordu. Evet. Türkiye’deydim o zaman. Telefonlaştık, “geçmiş olsuna gelcem ne istiyorsun?” diye sordum: “Marlboro,” dedi bana, “iki paket”. Marlboro gayet Erol Abi bir istek, 2 paket de kendisinin günlük tüketimi zaten, ben sandım ki hani sigarası bitmiş, günlük istihkakını istiyor benden. Ertesi güne kadar sigara alma tribi olmasın. Fazlası...

Smorodina Denilen Şerefsiz Meyve (Artı 21 Felan)

Bak, bak, bak… Ebem zamanında yazdığım bir yazı buldum, nekkadar da pastoral. Genşmiş zeman olur ki, rtükten geçmez... Genşmişiz tabi, normaldir. Küfür bozuyorsa okuma...Fazlası...

80ler Denilince

Bloxoo’da 1980’ler denilince aklınıza ne geliyor başlıklı bir konu açılmıştı geçenlerde… Sıçtımın veletleri –ve onların apolitik abileri ablaları, belki anne babaları, 80leri hisseli harikalar kumpanyası sanıyorlar... Üşenmeyip oturup altı bin beş yüz karakter cevap yazmışım. Haftalar geçti, bugün denk geldim yazıya; dedim orada kalmasın, yazıktır. Fazlası...

Kishiwada Honmusho'da Çalışan Bay Ishida Yavşaktı

Seyahatten seyahate kullandığım not defterime not tutarken, son seyahatimin bazı notlarını bloga eklememiş olduğumu fark ettim. Bloga eklenmedikten sonra, not tutmuş olmanın ne anlamı var de mi? Aşağıda…

Tarih: 22 Ekim 2008, Mekan: Osaka

Sabah Les’le birlikte evden çıktım. Les beni Izumisano istasyonuna bıraktı. Trenle Tarui’ye gittim (200 Yen), Wakakusa kapalıydı. Senan Shiyakusho’ya kadar yürüdüm. Shiyakusho’daki görevliye durumumu izah etim. Rikontodoke (boşanma dilekçesi) istediğimi söyledim. Araştırdılar. “Rikontodoke bize verilmemiş, Kishiwada’ya verilmiştir. Ama çok uzun zaman geçtiği işçin Osaka Honmukyoku’ya gönderilmiştir. Osaka Honmukyoku’ya gidin”, dediler. Osaka Honmukyoku’nun şubesi Izumiomiya’daymış. Adres ve kroki verdiler. Tekrar trenle Izumiomiya’ya gittim (370 Yen). Izumiomiya’da Honmukyoku’dan Bay Ishida’ya durumu anlattım. Bay Ishida göt oğlanı çıktı.

Ishida: Rikontodoke neden lazım?
Ben: Boşandığımı nüfusa kaydettirmek için.
I: Nüfus nedir?
B: Shiyakusho’ya benzer bir devlet dairesi.
I: Neden haber vermeniz lazım?
B: Doğunca, evlenince, çocuk doğurunca, ölünce falan haber veriyoruz.
I: Aaa, öyle mi?
B: Siz de veriyorsunuz ya…
I: Hmmm, rikontodoke olması şart mı?
B: Nası yani?
I: Yani başka bişi versek?
B: Mesela?
I: Eski eşinizin vukuatlı nüfus kayıt örneğini (koseki) versek?
B: İyi de o benim evrakım değil ki…
I: Ama boşandığınız orada yazar
B:

Susuyorum. Aslında özellikle rikontodoke’nin bir nüshasını istiyorum çünkü benim el yazımla yazılmadığına dair bir kanıt olarak elimde bulundurmak istiyorum.

Eski eşimin vukuatlı nüfus kayıt örneği benim belgem değil. Ülkemde kabul edilmeyebilir,” diyorum. “Rikontodoke lazım bana,” diyorum ısrarla. “Veremeyiz. Rikonteodoke’nin nerede olduğu bile belli değildir,” diyor. O da özellikle vermek istemiyor çünkü kıllandı. Çünkü ben “rikontodoke’yi verdik” yerine “rikontodoke verilmiş” diyorum. Bu cümleden rikontodoke’yi benim vermediğim açıkça anlaşılıyor. Belki bu tür olaylarla sık karşılaşıyordur ve bir Japon olan eski eşimi koruyor ve “rikontodoke’nin nerede olduğu bile belli değildir,” diyor.

Sennan Shiyakusho’dan evrakın sizde bulunduğu söylendi. Kesin veremiyor musunuz?” diye soruyorum. “Nereye vereceğinize göre değişir,” diyor. Tekrar anlatıyorum. Gidip müdürüne danışıyor. Aynı konuşma tekrarlanıyor. Nüfus nedir? Rikontodoke neden lazım? Koseki olmaz mı? Sorular tekrarlanıyor…

Bana Türkiye’yi arayıp tekrar sormamı istiyor. “Eşiniz gelsin,” diyor. “Esssski eşim,” diyorum. “İrtibatı kaybettik,” diyorum, bu sefer daha da kıllanıyor.

Sonuç olarak beni Kishiwada Shiyakusho’ya gönderiyor. Kana’nın vukuatlı nüfus kayıt örneğini alıp ona götüreceğim. Oradan bakacağı şeyler varmış. Ona göre (belki) verecekmiş evrakımı.

Kishiwada’ya gidip Kana’nın kısmi nüfus kaydını alıyorum. Onun nüfus kaydını esas alarak evlenmemiz, çocukların doğum tarihleri ve nüfus bilgileri, boşanma tarihi gibi beni ilgilendiren konuları özetleyen bir belge hazırlayıp veriyorlar. Belgeyi alıp tekrar Honmusho’ya gidiyorum. Yavşak Ishida “bilmem nenin kızı Kana ile falancanın oğlu Haluk şu tarihte boşanmıştır” yazan bir belge veriyor bana. İki satırlık bu yazı bana beş bin dolara falan patladı.

Amsterdam'da Harman Bir Türk

Seyahatten seyahate kullandığım not defterime not tutarken, son seyahatimin bazı notlarını bloga eklememiş olduğumu fark ettim. Bloga eklenmedikten sonra, not tutmuş olmanın ne anlamı var de mi? Aşağıda…

Tarih: 20 Ekim 2008, Mekan: İstanbul, hayır Amsterdam, hayır hayır Osaka…

Uyumadım elbette. Saat 3 gibi sokağa çıktım. Cepte gayet kısıtlı bir nakit, kredi kartımın limiti ful. Gündüz tarifesi açtırdım, sigarayı bile taksiciden otlandım. Sefil hissediyorum. Bagaj fazla geldi 180 Avro ceza istediler. Cezaya bak, kendi başına bir uçak bileti parası… Vermedim elbette, bagaj böldüm. 512 TL ile 320 dolar aldım. 820 dolarım oldu. Sonra 10 dolarını da yurt dışı çıkış harcı olarak ödedim. Bir sonraki güncellemeye kadar 810 dolarım var şeklinde aldım zihin notumu. İstikamet Japonya… Check-in sırasında kız sordu: “son noktanız Osaka değil mi”? “İnşallah son noktamız olmaz” dedim, buzhane balığı gibi baktı bana. Hmmm…

Uçuşa beş kala Toyoda ile konuştum. Onlarda kalabileceğimi söyledi. Biraz sohbet de ettik. Sonra uçağa binildi. Uçak gecikmesiz kalktı.

Yanıma bir ana kız oturdu. Kızın adı Sena. Emniyet kemerini benim takmam gerekti. Anne entelimsi, ama bir emniyet kemerini takamıyor. Çişimi tuttum çocuk uyanmasın diye. Sonra da uçaktan inişim gecikti velet uyanmadı diye.

Amsterdam havaalanında beykınsız Amerikan kahvaltı ettim: 24 dolar. Sonra bir de bira içtim, o da 13 dolar. Bura hem Hollanda, hem havaalanı. Adamı sikiyler, üstelik 100 dolar bozmadan…

Aktarma amaçlı bile olsa, bu Avrupa’ya ilk gelişim. Medeniyetler beşiği (medeniyetlerin sallanıp uyutulduğu yer yani)… Muasır medeniyetlerin harman olduğu yer. Çok kısıtlı bu Avrupa gözlemimde ilk dikkatimi çeken bütün ayak işlerini koyu tenlilerin yapıyor oluşu. Barda bira servisi yapan kız Afrika kökenli, siyahtı. Komi kızlar muhtemelen Faslı ya da Cezayirli’ydi. Fransızca konuşup Arap’a benziyorlardı. Biri kamusal alanda türban takmıştı, dikkatimden kaçmadı. Kınamak için 10 yeni kuruş bahşiş bıraktım. Atatürk’ü yukarı gelecek şekilde bıraktım ki mesajı alsın. Birazdan da tuvalete çişimle “Tayyip, Ergene Konma Gel Bana Kon!” yazacağım. Çünkü ben Kemalistim. Hatta Ataistim…

Evet ayakçıların hemen tümü koyu tenliydi. Aralarında beyaza bulanıp asimile olmuş birkaç kişi varsa da onları da aksanları ele veriyor zaten. 21. Y.Y. koyu tenlileri olarak hepimiz beyaz adamın hizmetindeyiz.

Belki de bu koyu tenli modern kölelerin içlerinde Kürtler de vardır. Öyle ya, Avrupa’da daha özgürler. Kahve molalarında Youtube’a “biji PKK” temalı videolar upload etmelerine izin veriyor gavur. Mola bitince göt yalama kaldığı yerden devam ediyor. Timsahın dişleri arasındaki artık leşleri temizleyen kuşlar kadar özgür hepsi.

A Tribute to John Belushi Bölüm 1

İlk kez “Blues Brothers” (TRT’nin çevirisiyle Cazcı Kardeşler) isimli filmle tanıştım John Belushi’yle. Sonra Amerika’da John Belushi Saturday Night Live Skits isimli bir videosuna denk geldim. Öğrendim ki John Belushi ve Dan Akroyd aslında 1970lerin sonunda SNL’da da skeçler yapmışlar. O yıllarda John Belushi, Dan Akroyd, Bill Murray, Steve Martin, Karen Allen ve James Belushi bir çeteymiş. Hemen hepsi birbirinin programını, şovunu, filmini vs.’sini mutlaka destekler, bir saniye olsun görünürmüş. Şimdilerde benzer bir kankalık Adam Sandler ile Rob Schneider arasında da var ya, işte öyle bir şey.

John Belushi’nin hayat hikayesi biraz acıklı sona eriyor. Üstat kokainman. Kokain kafasıyla çıkıyor sahneye ve kafası güzelken performansı inanılmaz oluyor. Merdivenlerin tepesinden yere atıyor kendini, Joe Cocker taklidi yapıp sırt üstü yere atlıyor sahneden. Seyirciyi yerlere yatırıyor. Dolarlar akıyor tabi… Öyle olunca tüm eşi dostu, menajeri, sevgilisi, arkadaşları, kısacası herkes üstada kokain taşıyor… Bir süre sonra kalbi kaldırmıyor, göçüp gidiyor üstat. Aşağıdaki video, Samurai Delicatessen, John Belushi’nin 1970’lerin sonunda Saturday Night Live için çektiği skeçlerden biri. En süperi değil, ama bu akşam bunu bulabildim. Kısmetse, ileride diğerlerini de ekleyeceğim.

Marşandizör

İngilizce'de "merchandizer" diye bir kelime var. Ticari yük treni demekmiş eskiden, Türkçesi marşandiz. Eskiden gavura "ben anlamam öyle mörçındayzır falan. Dilim dönmez benim marşandiz derim, işine gelirse…" diyebilecek haysiyete sahipmiş Türkler. O yüzden bu kelimeyi marşandiz olarak alıp kullanmaya başlamışız (marşandizi kendin icat edip adını Selahattin koyabilmek ya da biraz daha hassasiyet gösterip "yük katarı" demek elbette daha haysiyetli birer alternatif olurdu ya).

Sonra, pazarlama guruları<em>(*)</em> içeriği bu treninki ile aynı olan bir iş kolu geliştirdiğinde ve bu iş koluna isim konulması gerektiğinde, tren merchandiser'dan esinlenip merchandiser demişler bu minietekli abilere aplalara. Neticede o da sana bana mal taşıyor ya... Amarigalı der, onun dili, karışamazsın.

Her neyse, ancak, merchandizer'ın türkçeye nasıl sokulacağı proplem olmuş. Beyin yok tabi bunlarda, lan marşandiz diye caanım türkçe (tamam yarı türkçe, ama en azından tanıdık) kelime varken sen neden gidip merchandizer diye gavurca kelimeyi amına kodumun çocuğu işte. Nasıl çekilecek o kelime? Çoğulu merchandizerler mi olacak merchandizerlar mı olacak mesela? Ammmcık, sen bilmediğin işe ne karışıyon yarak kafası seni ya. TDK'yı arayıp sorsana o sana uydursun tırpangezer gibi bir alternatif.

 ---

(*) pazarlamayı aşmış bokunu çıkarmış kişi. Ama kendileri pek para kazanamaz… Örneğin Bill Gates'e Larry Page'e pazarlama gurusu denmezken, malibu'da malikanesi hatta bir Hummer'ı bile olmayan bu tiplere pazarlama gurusu denilir... Guru oldukları için, dünya nimetlerini ellerinin tersiyle itiyorlar mı ne yapıyorlarsa artık...

Xmen İkiyim... (çok küfürlü, hiç başlama istersen)

Rüyanda sevgiliyi görürsün. Kan ter içerisinde kalkarsın yataktan. Göğsünde, kalbinin olması gereken yerde yumruk büyüklüğünde bir kor vardır. Çıkartıp atamazsın. Göğüs çukurundan başlayıp önce sırtını yakan, oradan giderek genişleyen, boynuna, oradan da omuz başlarına ve yüzüne kadar yayılan bir ateş basar. Başın ağrır, ağırlaşır… Tonlarca olur, boyun kasların titremeye, boynundaki damarlar giderek şişmeye, şişmeye başlar. Taa ki başını taşıyamaz olana değin. Başını dik tutmak için inanılmaz bir çaba harcarsın, titrersin, ter basar; ama yine de boynun ufalmaya, kısalmaya, başının ağırlığı altında ezilip omuzlarından aşağı, içerilerde bir yerlere doğru büzülmeye başlar. Başın yavaş yavaş bir kaplumbağanınki gibi vücudunun içinde kaybolur gider. Derin bir nefes almak istersin, nafile. Sanki 50 senedir sigara içiyormuşsun, kanser hastasıymışsın da ciğerlerinin yüzde bilmem kaçını kullanabiliyormuşsun gibi kesik, kesik, kesik… Derken içindeki ateş omuzlarından kollarına, oradan da ellerine, avuçlarının içine iner. Sanki avuç içlerinden yıldırım topları fırlatabilirmişsin gibi… Fazlası...

Böyleleri serbestçe sokakta dolaşıyor...

"Oh Ooo" dedi, "doktora komisyon ödemenin Fransa'da cezası var. Beş yıl hapis artı kayda değer para cezasına tabi". Sonra ekledi anasının amına bacaaamı soktuğumunun Fransızı, "tabi hapishaneler Türkiye'ninkiler kadar kötü olmasa da...". Yapıştırdım cevabı:

"Burada neredeyse yasal ve son derece yaygın bir uygulamadır. Doktorların koynuna karı sokan var... Fahişelik Fransa'daki kadar yaygın olmasa da..."Fazlası...