Bak Krom Dedim, Akıllı Ol Dedim...

Previously on OrtaParmak: Krom Ölüleri Say

İyice gerilip, şişeyi olabildiğince geriye atıp, olanca gücümle indirdim kafasına, ama şanssızlığıma, şişenin dibi denk geldi herifin bıngıldağına (şiir gibi oldu lan). Şişe kırılmadı. Şişe kırılmayınca rezil hissettim kendimi. Etraftakiler böyle birbirini dürtüp, beni gösterip, “aaa rezile bak, bi şişeyi kıramadı herifin kafasında, oğlan lan bu” falan diye geyiğimi yapıyor gibi tribe girdim.

Amına kodumun çocuğu seni. Aslında bu kadar uzatmak niyetinde değildim. Yeminle. Tek kerede sağlam bir oturtacaktım şişeyi kafasına, şişe tuzla buz oldu mu dönüp arkamı yürüyecektim. Ne korumalar gelebilecekti, ne polis, ne bu gereksiz kalabalık... Yürüyüp çıkacaktım bardan, muzaffer. İşte öyle temiz bir iş yapmak niyetindeydim.

Ama öyle olmadı işte. Elimden geldiğince sağlam vurdum, adamın gözler kaydı, dizlerinin bağı kesildi, ama şişe sağlam. Olmadı bu hayır. Tekrar gerildim, bu sefer şişeyi arkamda daha aşağıya kadar indirdim, olanca gücümle tekrar vurdum. Şişe yine kırılmadı. Korkarım bu amına kodumun şişesi, bu tıknaz Corona, bugün beni katil edecek. Lan keşke adam gibi bi şişe şarap içseydim. Onlar daha iri oluyor, yüzey gerilimi daha az ve daha kolay kırılıyor (ya da kırılıyor olmalı herhalde fiziken ve mantıken).

Tüm bunlar olurken etrafımızdaki herkes 3 – 4 metre gerilemiş, ama gözlerini alıp kayıtsız da kalamıyorlar olup bitene. Bu ortaçağ barbarlığını seyretmekteler. Böyle bir insan çemberinin içindeyiz. Herkes bana ve inatla kırılmayan Corona şişesine bakıyor. Daha da kasıp kendimi, var gücümde tekrar indiriyorum şişeyi kafasına, alnından kanlar akar bir vaziyette yere yığılmaya çabalıyor, ama beceremiyor, çünkü sol elimle gırtlağına yapışmışım. Artık sol kolumla tüm vücudunu taşıyamıyorum, bıraktım bırakacağım. Ama şişe yine kırılmıyor.

Bu şekilde kaç kere vurduğumu hatırlamıyorum. Daha doğrusu ben 3 kere vurduğumu hatırlıyorum, ama hastane kayıtları ve Nastya daha mükerrer darbelerden söz ediyor. Muallakta yani. Derken birden ayaklarım yerden kesiliyor. “Amına kodumun şişesi be”, diyerek fırlatıyorum şişeyi kafasına doğru. Bodyguard’lara hiç direnmiyorum. Terslenmiyorum. Onlarla hiçbir hesabım yok. Onlar da bana gayet efendi davranıyorlar. İki koltuk altımdan kaldırıp, bir deli, hatta hastane atığıymışım gibi, biz ilerledikçe sağa sola ayrılan kalabalığın arasından geçirip beni, kapının önünde ayaklarımın üstüne yere bırakıyorlar. Bir an içeri doğru zorlayayım diye düşünüyorum. Ama kapıyı kapatan bu iki şerefsizin her biri 2 metre boyunda falan ve gayet yapılılar. Ayrıca arkalarında 4 – 5 kişilik koruma ordusu daha var. İçeri dalabilme ihtimalim sıfır. “İyi akşamlar” diyorum bodyguard’lara, “ve o pisliği ayıltıp onu da dışarı çıkartabilirseniz, kendisiyle bitmemiş bir hesabım var”.

Nastya geliyor, “ne yaptın sen?” diyor. Biraz gergin olduğumu söylüyorum sadece. “Gidelim,” diyorum: “polis yoldadır. Gelmeden uzayalım”. “Bi dakka ceketim kaldı barda, onu alayım” diyor. “Ceketine sıçayım, yürü gidelim,” diyorum. “Marks & Spencer” diyor, diyerek bara doğru uzuyor. Sıçayım Marks & Spencer’a... Şimdi polis gelecek.

O arada, ufaladığım lavuğun arkadaşları, karılı kızlı erkekli, bardan dışarı sukün ediyorlar. Bunlar da Karadenizli bir nevi. Yani bir anlamda üzerime kahve boşalıyor. Bunun kız arkadaşlarından biri “burası Ukrayna, dağ başı değil” diyor. Ben kıza “sikerim Ukrayna’yı” diyemeden, kızın arkasından doğru bir yumruk patlıyor suratımda. Ben merakla kafamı uzatıyorum yumruğun geldiği yöne doğru. Yüzünü göreyim, ananı sikeceğim, orası kolay. Kızın omuz hizasını aşar gibiyim ki ikinci yumruk iniyor suratıma. Ama bu sefer seni gördüm pis fare. Bunu alıyorum, arkama park etmiş arabanın tekerine doğru, kafamda patlayan yumruklara da bakmadan, offf, ama gönlümce dövemeden korumalar yine ayırıyor. İbneler. Taraf tutuyorlar.

Beni bunlardan çekip alıyorlar. Kahve müdavimleri bir tarafa, ben diğer tarafa, arada bodyguard’lar ve kalabalık. Sonra Nastya çıkageliyor tekrar. “Ben ceketimi bulamadım, sen nasılsın” diyerek. “Sokacam ceketine Nastya, gidelim artık” diyorum. “Yok bir daha bakacağım çabucak, bir yere gitme emi?” diyor. Anamı siksinler dalga geçiyor. Lan polis gelse gidelim dese, durabilecek miyim? Ya da ben gitmeye kalksam polis bırakacak mı? Bu kadınlar nasıl bu kadar beyinsiz olabiliyor???

Demeye kalmadan polis geliyor. Hem de normal polis değil, bizdeki çevik kuvvet benzeri, berkut denilen daha taşşaklı, polisin daha kıdemlisi olan, çok pis bişi yani. Lavuğu çıkarıyorlar bardan, karga tulumba. Gerçekten mi pert olmuş, yoksa numara mı yapıyor bilemiyorum. Ama her uzvundan 2 kişi taşıyor. Polis nazikçe sırtıma vuruyor, “karakola” diyor. Ben “yok kız arkadaşım içeride, o gelmeden gitmem” diyemeden kolumu arkaya kıvırıyorlar. Bakıyorum olay çirkinleşecek, yürüyorum. Kan revan içindeki “kurban” ile beni yan yana bindiriyorlar ekip arabasına. Karakola doğru yola çıkıyoruz.

Bizi yan yana oturtmak gafletinde bulunuyorlar ekip arabasının içerisinde. Pis kurbağaya bir de kafa atmaya kalkıyorum. Lan bugün hepten şanssızım, alnım burnunu sıyırıp omuz başına iniyor. Kafayı da denk getiremiyorum. Ama sonuç kötü oluyor. Karakola kadar kafakolda gidiyorum arabanın içerisinde, boynumu yırtacaklar neredeyse. İbneler. Yeminle taraf tutuyorlar.

Karakola varıyoruz. Beni karakola alıyorlar, lavuk kayboluyor. Nispeten daha iri yarı olan polis geliyor yanıma, bir şeyler söylüyor. O zaman hiç Rusça bilmiyorum. Ukraynaca desen, öyle bir dilin varlığından bile haberim yok. Boş bakıyorum. Bu kendini gösteriyor “Sasha" diyor, “Menya zavut sasha, a vam?”. Haaa, Tarzan Ceyn, Ceyn Tarzan, tamam, bunu biliyorum. Ama aramızda cinsel anlamda bişi olamaz Sasha, onu peşinen söyleyeyim. Adım “Haluk” diyorum. “Familia” diye soruyor. Aile??? Haa, soyadım. “XXX” diyorum. Sonra hiç anlamadığım bir şey soruyor. Boş bakıyorum. Tekrar soruyor, tekrar, daha boş bakıyorum. Sonra cebinden bir not defteri çıkartıyor, “mne den rajdeniye” diyor ve “xx 12, 1972” yazıyor. Doğum günü soruyor lan bu. Doğum günümü yazıyorum. Böylelikle ilk ifademi vermiş oluyorum.

Beni içeriye, çok demirli bir odaya, yani bildiğin nezarete alacaklar ki Nastya geliyor taksiyle. Hassiktir... Bir bu eksikti. Hem nezaretteyim, hem karı dırdırı çekeceğim. Offf... Polisler önce gayet kaba davranıyorlar, “sizin burada bir işiniz yok, lütfen gidin” diyorlar. Ben devreye giriyorum. Acayip bir karizmam var bu akşam. Polislere 3 – 5 dakika müsaade etmelerini söylüyorum, Nastya’nın tercümanlığı ile. Nastya’yı sakinleştirmeye çalışıyorum. Nastya işin iç yüzünü pek bilmediği için olsa gerek, bir hayli üzgün. Tüm bunların tamamen kendi yüzünden olduğunu sanıyor (oysa sadece çoğu kendi yüzünden oldu, neyse). Yatıştırıyorum. Polisler Nastya’nın dışarı çıkması konusunda ısrarlı. Neticede çıkarıyorlar. Ben yalnız kalıyorum. Ama (az önce sözümü geçirdim ya, götüm kalktı), şımarıyorum. Nezarete girmem, burada takılırım diyorum, el hareketleriyle. Ne bok yersen ye diyorlar. Başıma çömez bir polis bırakıp uzuyorlar. Kafası yarık lavuk hala ortalarda yok. Onlar uzar uzamaz, ben de karakol kapısına yöneliyorum. Niyetim tüymek falan değil, sigara içeceğim. Çömez polis önümde kesiliyor, “hop” diyor, “nereye”. “Sigara” diyorum. “Uzaklaşma sakın” diyor, “tabi tabi” diyorum. Çok fena kıllanıp, ben sigara içerken dibimden ayrılmıyor.

Sonra... Sonrası, 2 saat içinde bir ton şey yaşanıyor. Kafası yarık lavuk geliyor pansumanlı vaziyette. Nastya’yı dışarı çıkarıyorlar. 3 polis etrafımda, tam karşımda pansumanlı lavuk. Acaba diyorum, bu üç polis beni tutacak da pamuk prenses beni dövecek mi (internette benzer şeyler okudum çünkü). Omzumu duvara dayayıp, sağ ayağımı arkaya doğru atıyorum, kayıtsızmışım gibi. Aslında niyetim, omuzlarımdan tuttukları anda, pamuk prensesin suratına bir tekme indirmek. Hiç yoktan...

Ama düşündüğüm gibi olmuyor. Pamuk prenses dile geliyor. Eliyle 2 işareti yaparak, para istiyor benden. Ben 200 dolar istiyor sanıyorum. “20 grivna veririm sana,” diyorum, “markette kavun 20 grivna”. Polisler yerlere yatıyor, ama bu salağı da başımdan alıyorlar. Meğer beyinsiz 2000 dolar istiyormuş. Sonra 150 dolar rüşvet verip, yürüyüp gidiyorum. Kiev Bölgesi, Kiev Merkez Polis Karakolu kayıtlarında, bir Haluk barda yürürken bir Stanislav dengesini kaybedip, Haluk’un elindeki şişeye kafa atmış görünüyor. Sabah 5’de bırakıyorlar beni.

Nastya polislere “buralarda gidilecek, sizin de tavsiye edebileceğiniz, böyle adam gibi bir bar var mı?” diye soruyor. Polisler gülüyorlar. Sabahın 5’inde, yaklaşık 5 saati karakolda geçirdikten sonra, Patipa’ya gidiyoruz. Kafam açılmış. Öyle değil, alkolsüzlükten. Üstelik resmimiz bile var Patipa'nın internet sitesinde, günün tarihinde.


By Crom, I do not like this place, where dead men rise, and sleeping men vanish into the bellies of shadows!"

Krom Ölüleri Say

Seneler evveldi. Dikkat et yıl değil sene, önce de değil evvel. Ona göre...

Erol Abi hastaneye yatmıştı. Safra Kesesi ameliyatı biliyordum ben. Bana öyle söylemişti. Daha doğrusu kendisi de öyle biliyordu. Evet. Türkiye’deydim o zaman. Telefonlaştık, “geçmiş olsuna gelcem ne istiyorsun?” diye sordum: “Marlboro,” dedi bana, “iki paket”. Marlboro gayet Erol Abi bir istek, 2 paket de kendisinin günlük tüketimi zaten, ben sandım ki hani sigarası bitmiş, günlük istihkakını istiyor benden. Ertesi güne kadar sigara alma tribi olmasın.

Safra Kesesi dediğin nedir ki lan? Yani işte, bi beyin, bi kalp, bi akciğer, veya ne bileyim bir erkeklik organı gibi hayati bir organ değil ki neticede. En kötü komple aldırırsın, zaten alkol tüketmeyen adamın safraya ya da kesesine neden ihtiyacı olsun?

Bi buket çiçek yaptırdım, iki paket sigarasını da aldım, atladım gittim Acıbadem Acıbadem hastanesine. Odası boştu, kafeterya’da buldum bunları. Bunlar derken bunu ve kız kardeşini. Erol Abi yıllar önce geçirdiği bir kaza nedeniyle biraz çocuk ruhlu olduğu için, kız kardeşi ablası gibidir biraz. Konuştuk, geyikleştik. “Ohoo, adamım, iyileşmişin de fellik fellik geziyon” falan dedim. Çok da fena görmedim Erol Abi’yi o gün, biraz zayıflamış, ama fena gibi de değildi. Neyse, çıkarken sigarasını bırakmayı unuttum. Daha doğrusu, verip vermemek arasında kaldım. Çünkü biliyorum Erol Abi de bencileyin, sigaranın bokunu çıkarır. Düşündüm ki kız kardeşine vereyim. Neyse, kız ablayı çektim kenara giderayak, çıkarttım 2 paket sigarayı uzattım. Dedim ki: “Ayarında verirsiniz. Benden istedi ama tümünü vermeyeyim ki bokunu çıkartmasın”. Kadın gayet soğuk, “yok siz bırakmayın bunları lütfen, içmemesi lazım zaten” dedi. Erol Abi kız kardeşinden hep evhamlı kız kurusu (hatta vesveseli bakire kaltak) diye bahsettiği için, ben hatunu abartıyor diye düşündüm, bak yine kötüye yormadım olayı. Sigaraları aldım, iyi günler dileyip yola koyuldum.

Aradan üç beş gün geçti, bana Kiev yolları göründü, Kiev’e geldim.

Hatundan, yeni ayrılmıştık o zaman. Hatun dediğim, eski hatun, Nastya. Daha doğrusu, Nastya’yla zırt pırt ayrılırdık, birkaç hafta ayrı kalır, yine salya sümük barışırdık mütemadiyen. İşte bu da o salya sümük barışıklıkların öncesinde hep zuhur eden o alışıldık ayrılıklardan biriydi. Kiev cephesinde yeni bir şey yoktu yani.

Kiev’e geldim, işimdeyim gücümdeyim. Sonra Kaan geldi, gezdik dolaştık. Sonra Kaan gitti. Lan koskoca Ukrayna’da yalnızım. Zaten özlemişim de hatunu, üstüne bir de gurbet ellerde yalnızlık bindi tabi... Aldım telefonu elime, yedi yirmi dört aramaya başladım Nastya’nın telefonunu. Uykusuz 4 şişe votka sonra açtı bu telefonunu. Telefonu açtıktan sonrası kolay. Devrisi gün hop Kiev’deydi. 2 gün hasret giderildi. 2 gün sonra hadi bara çıkalım denildi.

Nastya gelince ben de biraz normal insan oldum, dostluk, arkadaşlık, sevgi, muhabbet, iş, güç gibi daha ikincil kaygılara da vakit ayırabilir oldum. Hep erkek kadından önce hazırlanır ya, ben de o gün Nastya’dan önce hazır ve nazır vaziyetteyim. Nastya’nın “şu eteğin üzerine bu bluz mu, yoksa bu pantolonun üstüne bu kazak mı?” şeklinde özetleyebileceğim eziyetine maruz, çoğunlukla bir şey yapmıyor, hazırlanmasını bekliyordum. O arada can sıkıntısından cep telefonuna cepte MSN kurmuşum, wap ayarlarımı tamamlayıp internete bağlanmışım, bir yandan “Yok, öbürü daha iyiydi. Hayır bunla da gece üşürsün” vs. şeklinde Nastya’yı cevaplıyorum. Tam çıkacakken MSN bağlandı. Aaa Erol Abi orada. Hastaneden çıkmış. O günden beri görüşmüyoruz. O arada Nastya o akşamki kılık kıyafeti ile ilgili son kararı verdi. Nastya’nın aradığı taksi geldi, aşağıya iniyoruz tam. Asansörde, Erol Abi’den kısa ileti: “Kansermişim Haluk ben”.

Way anasını zina edeyim... Demek ben kanser hastasına sigara götürmüşüm. Şimdi anlıyorum Erol’un kız kardeşinin suratındaki ifadeyi. Bilmiyordum lan. Ben bile o kadar duyarsız hayvan oğlu hayvan değilimdir. Anlayamadım çünkü Erol Abi’den gizlemişler. Çünkü Erol Abi biraz çocuk ruhludur, hatta ne çocuk ruhlusu, bildiğin çocuktur.

1970’lerde, babası askeri ateşe olarak Amerika’da görev yaparken, Erol Abi Kaliforniya’nın saygın tıp fakültelerinden birinde öğrencidir. Sevgilisini alır bir hafta sonu, atlar otomobiline, Nevada’ya doğru basar gaza, ver elini Las Vegas. O sırada arabayı hatun kullanıyor. Erol Abi Amerikalıların “shot-gun seat” (pompalı tüfek koltuğu) dediği ön yolcu koltuğunda, emniyet kemersiz. Zaten emniyet kemeri ayak bağı oluyor, çünkü hatunla yiyişiyorlar. Erol Abi’nin fermuar falan açık... Direksiyon Erol Abi’de, Erol Abi’nin direksiyon kızda. Anlamışsındır :) O heyecanla karşı şeride girerler. Olay anında fazla değil, azami 50 mille seyahat etmektedirler. Karşıdan polis raporlarına göre azami 40 mille gelmekte olan bir otomobille kafa kafaya girerler. Erol Abi ön camdan dışarı fırlar, azami, asfalta açar asgari beynini, Nevada’nın çöl sıcağına. Beyin sote...

Çok kriminal spatulaları ve adli tıp fırçaları olur Amerikan polisinin. O ileri teknoloji spatula ve fırçalarla, 1973 yılında, toplarlar Erol Abi’nin beynini asfalttan, bir CSI faraşa doldururlar, sonra Erol Abi’nin kafatasından arta kalanın içine tıkıp, hop hastaneye koştururlar. Tüm bunlar 911 saniye içerisinde –ve allahtan Amerika Birleşik Devletleri’nde cereyan eder. Erol Abi 911 saniye sonra ameliyattadır çünkü gavur Amerikalı insan hayatına önem verir kapa 911 parantez. Erol Abi 42 gün komada kalır. Doktorlar Jesus’tan umut kesilmez der, Jesus harbiden delikanlı çıkar, bir güzellik yapar. Erol Abi’nin kafasına takılan Sovyet teknolojisi implant kafatası işe yarar, 42 gün sonra Erol Abi kendine gelir gibi olur. Ama o gün bugün, Erol Abi metal dedektörlerinde bipleyip durur ve o gün bugün Erol Abi, kazanın olduğu günkü gibi, 19 yaşında kalır hep. İşte o yüzden, Erol Abi biraz çocuk ruhludur, hatta ne çocuk ruhlusu, bildiğin çocuktur.

Kiev’de Shooters isimli bir bar. Bara gidene kadar Erol Abi’yle yazıştım. Çok morali bozuktu, “ölcem oğlum işte ölcem” diyor, arada gerilip, darlanıp bana küfürler ediyor, “ne yarraamı biliyorsun ki teselliye uğraşıyorsun pezevenk göt oğlanı” diyor. O şekilde bara girdik, kendime bir frozen margarita söyledim Nastya’ya bir beyaz şarap, yine Erol Abi’yle yazışmaya devam ettim. Erol Abi’nin durumunu Nastya’ya belli etmemeye de çalışıyorum, üzülmesin kız. Zaten bu haliyle yeterince üzücü. Ama garip de oluyor, Nastya yanımda ben cep telefonunda mesajlaşıyorum. Acayip bir durum. “Abi ben kaçıyorum, çok seksi bir hatun var yanımda, bardayız çok eğleniyoruz. Sonra konuşuruz” da diyemem adama. Çok severim Erol Abi’yi. Dünya başıma yıkıldı. Teselli etmek için kelime bulamıyorum. Bir kanser hastasını teselli edebilmek için on numara yalancı, yüz numara orospu çocuğu olmak lazım. Ben her ikisi de değilim. Yani birkaç numara eksiğim var en azından.

O arada Nastya benden sıkıldı, “piste açılıp dans edeceğim ben” dedi (ki beni germek için yapar bunu, ilgisizlikten sıkıldı), “uzaklaşma ters bişi olmasın” dedim. “Burası Ukrayna, Türkiye değil, burada ters bişi olmaz” dedi. “Burası neresi olursa olsun ben Türküm, ters bişi yaparım” dedim. Duymadı mı, dinlemedi mi bilemem, ama yürüdü gitti. İki üç dakika daha konuştuk Erol Abi’yle sonra Erol Abi yorulduğunu, dinlenmesi gerektiğini söyleyip kapattı MSN’ini. Margaritam bitti, ki o gün içtiğim ilk içkiydi o margarita. Üstüne bir Corona söyledim. Coronam geldi, bir yudum alıp bardan kalktım, piste, Nastya’nın olması gereken yere doğru uzandım. Bu son olanlar, Nastya’nın dansa kalması ve benim piste yürümem vs., 2 – 3 dakika içerisinde cereyan etti, fazla değildir. Cuma mıdır, Cumartesi midir hatırlamıyorum geçmiş gün, ama bar hıncahınç. Piste ulaşana kadar üç beş küme insan aşmam gerekti. Sonuncusunu aşıp da piste gelince bir de ne göreyim?

İbnenin biri Nastya’ya sürttürmekte. Ben yetene kadar Nastya döndü tersledi. Ama ben gergin miydim neydim bilemiyorum, gırtlağından duvara bastırıp korumalar gelip ayırana kadar corona şişesiyle kafasına bayağı bir vurduğum, corona şişesi kırılmadıkça kendimden geçip daha bile sert vurduğum rivayet olunur.

Hatta derler ki, korumalar iki kolumdan girip beni havaya kaldırdığında, ben mecburen bıraktığımda herifi, kaymış gözleri tavana bakar vaziyette yere yığılmış, ben bi de yerde bilinçsiz yatan vücuduna şişe fırlatmışım. İşte o gün bu gündür Shooters’a Türkler giremezmiş.

To be continued... İlla ki...


Krom, ölüleri say ve küçüklerini koru. Sadakallahülazim, amin

Smorodina Denilen Şerefsiz Meyve (Artı 21 Felan)

Bak, bak, bak… Ebem zamanında yazdığım bir yazı buldum, nekkadar da pastoral. Genşmiş zeman olur ki, rtükten geçmez... Genşmişiz tabi, normaldir. Küfür bozuyorsa okuma...[more]

Bu smorodina denilen meyveyi ben Türkiye’de görmedim. Yok demiyorum, İstanbul dışında illa ki vardır ve kesin “çiftçi domaltan ” ya da “yavşak üzümü” falan gibi bir isim vermiştir bizimkiler buna ama en azından ben, en azından İstanbul’da, en azından şimdiye kadar hiç görmedim bu meyveyi.

Bir garip meyve Smorodina. Bitkisi sarmaşık gibi, meyvesi üzümü andırıyor ama daha ufak ve salkım salkım değil tane tane oluyor. Sert bir kokusu var, neredeyse kekik kadar sert ve bence yaprakları baharat olarak bile kullanılabilir hatta belki de kurutulmuşu Beyoğlu balık pazarındaki aktarlarda “yavşak otu” adı altında satılıyordur; bilemeyeceğim.

Bugün öğle üzeri bu tanımadığım meyvenin toplanması gerekti, koskoca bahçenin neredeyse tamamında ekili bu şerefsiz bitki. Aslında tamamı kasten ekilmiş de değil. Çeşni olsun diye beş on fide ekilmiş zamanında. Ama bu arsız bitkiler bahçede yapacak başka bir şey de olmayınca üredikçe üremiş. E malum, börtü böcek de pezevengi bunların; onun aşk mektubu buna, öbürünün poleni berikine derken bahçeyi smodorina bürümüş. “Dikkatli ol” dedi Nastya: “fazla sıkmadan tut ve kopar. Çok sıkarsan patlar ve işimize yaramaz". Eywallah, böğürtlen toplar gibi yani.

Bir koca leğen verdiler elime, girdim smorodinaların içine. Gerçekten de olmuşu çok hassas bu meyvenin. Dokunur dokunmaz pörtlüyor ve insanın elini bir anda morumsu bordo ve yapış yapış bir sıvı kaplıyor. Genç smorodinalar mayhoş ama olgun olanları, yani bu elde patlayan sabırsız şerefsizler, oldukça tatlı. Kesif kokularından mıdır yoksa olgunlaşınca çok tatlı oluşlarından mıdır bilemeyeceğim ama bu meyvenin meraklısı da çok. Karıncalar, sivri sinekler (yoksa onlar bana mı geliyor lan?), kımıl zararlıları, -“o ne lan? Tarla faresi mi o”, evet, tarla fareleri ve özellikle de arılar; hem de eşek arıları.

Ben işe koyulduktan kısa bir süre sonra bir tanesi ziyaretime geldi. Önce bir vızıltı, sonra bir baktım ibne arı burnumun dibinde. Yeminle söylüyorum göz göze geldik arıyla; hem de eşek arısı. Her şehir züppesinin yapacağı ilk hareket ne olursa benimki de o oldu: can havliyle bir "back hand" koydum arıya, karşımdaki ağacın gövdesine çaktım resmen. Vızıltı kesildi, bir süre sonra baktım kalktı, ileride dans ediyor; herhalde bir hemcinsinden yardım istiyor. Zira bilirsiniz, bu arılar böyle dans ederek anlaşır. Neler anlattığını tahmin edebiliyorum.

“Hamdi Abi, yetiş abi. Mahsule yine insan dadandı. Abi hişşş, kime söylüyorum bak hiç dinliyor mu? Alo”?
“...”
“İnsan diyorum, mahsule dadandı. Saldırdım ama herif beni pis benzetti, hala gözüm seçmiyor Krom seni inandırsın”.
“...”
“Hamdi Abi!.. Abi ayakta zor duruyorum ben, sen bana iki saattir vals yaptırıyorsun burada. Abi, fena benzetti herif beni, yardım lazım abi. Bak yüzüm gözüm kan içinde ya!"
“Belli gözüm, beyinde de hasar var herhalde. Neyse, sen şimdi fırla, kovandan besili, öhm iri yarı yani, üç tane arı gönder buraya. Söyle Sami'nin ağacın arkasından dolansınlar ki arkadan saldırıp şaşırtalım herifi. Sen de sonra diğer taraftan saldırırsın. Çapraz ateşe tutarız”.
“Tamam Abi. Sami’nin ağacın arkasından gönderiyorum bizimkileri”.
“Aloo, irisinden olsun askerler”.

İyi de elin Ukraynalı arısının adı niye Hamdi? Örümcek için neden Sami adını seçtim ki ben? Şimdiye kadar tek bir Sami tanıdım; düşününce harbiden de örümcek gibi bir herifti. Sıcaktan bilinçaltım genleşti, üst egoma taştı herhalde.

Arının kaçmadan önce o kadar uzun dans etmesinden kıllanmadım değil. Lan acaba bu ibne böcek "bu iş burada bitmez olm. Şimdi siktim belanı, bekle burada” falan mı dedi bana giderayak. Lise biyoloji derslerinde anlatılmıştı bu hayvanların hangi hareketle neyi söylemek istediği ama ben hocanın bacaklarını kesiyordum o sıralar. Neyse, tedbirli olmakta fayda var: "Nastyaa, aerosolü getirsene. Ben kıllandım bu hayvandan”.

Ne diyordum? Haa, cümle hayvanat hastası bu bitkinin. Bu da hayvanlar aleminin petrolü herhalde. Üzerine savaşlar yapılıyor. Karıncalar örneğin, hararetli bir çalışma içerisindeler smorodinaların üzerinde. Bir tanesini bile yuvalarına taşıyabileceklerinden değil, ama her nedense milyonlarca karınca var bu smorodina çalılarının dallarında. Ve benden fena kıllanıyorlar.

“Komtanım bahçeye insan girdi yine?"
“Saldırın, ısırın olm”.
“Bi boka yaramıyor ki afedersiniz. Isırmadık yerini bırakmadık, bana mısın demiyor. Hatta farkında bile değil. Bizi bırak, arı saldırdı biraz önce, hayvana bir koydu, garibim Örümcek Sami'nin ağacına çakıldı. Şuurunu kaybetti, gitmiş Sami’yle sohbet ediyordu en son. Gözümle görmesem inanmam".
“O zaman ilk hedefiniz apış arasıdır, kaşındırın”.

Vay ananı sikeyim. Her tarafım kaşınıyor yine ya. Bu pastoral manzaralar kitaplarda, fotoğraflarda falan görülünce süper de, içine girip yaşayınca hiç de öyle özenilesi, rahat edilesi, relaks yapılası yerler değiller. Bir kere o National Geographic'de falan görüp öykündüğümüz yeşil alanların, çalıların, koruların, ormanların içerisinde her türlü haşaratın bulunduğu hemen hepimiz tarafından göz ardı edilen bir gerçek. Bu haşarat en iyi ihtimalle kaşındırıyor. Hatta içlerinde yakanı, acıtanı, hatta ve hatta öküz gibi böğürteni de var.

Her gelişimde alışık olmadığım bi iş angarıyorlar bana. Geçen yıl da kiraz toplatıp odun kırdırmışlardı. Ben hayatta kabul etmezdim bu yeşil cehenneme girmeyi ama... Geçen yıl buralarda denk geldiğim otlardan kalmıştır kıyıda köşede diye düşünerek razı oldum. Bu mariyuhana bitkisi de en az smorodina kadar arsızdır. Her tarafa salar tohumlarını walla. Ortalığı bir sardı mıydı önünü alabilene aşk olsun. İşte ben de illa ki kıyıda köşede bir iki fide kalmıştır, akşam akşam boş kafayla dolanacağıma sararım smorodinaların içerisinde bir çift kağıtlı aslanlar gibi kafamı yaparım diye düşünerek kabul ettim bu işi. İlla ki vardır buralarda bir yerlerde bir şeyler. Lann, ahanda. Yalnız biraz genç galiba, topaklanmamış daha. Du bakiim, pek de benziyor ama bi yanlış olmasın? diyerek avuçlamış bulundum ısırgan otunu; hatta koklamak için burnuma götürmüş bulundum... Allaam allaaam, elim yanıyor, burnum yanıyor. Geçmişine yanayım. Isırgan otu ile mariyuhana arasındaki benzerliği hiç fark etmemiştim. Şu ana kadar yani.

Nastya geliyor: “cigara sandın di mi”?
- Yoo, çorbasını yaparız biz bunun, çok şifalıdır.
- Şifa ne ki?
- Sittiret. Sen o böcek ilacını versene bana.

“Hamdi Abi, hıırrrrş hırrrş, kimya-sal si-lah... aaaargh...

NOT: Hazreti Sözlük smorodina için frenk üzümü diyor. Benim tahminim pek uzağa düşmemiş yani; ha yavşak üzümü ha frenk üzümü...

80ler Denilince

Bloxoo’da 1980’ler denilince aklınıza ne geliyor başlıklı bir konu açılmıştı geçenlerde… Sıçtımın veletleri –ve onların apolitik abileri ablaları, belki anne babaları, 80leri hisseli harikalar kumpanyası sanıyorlar... Üşenmeyip oturup altı bin beş yüz karakter cevap yazmışım. Haftalar geçti, bugün denk geldim yazıya; dedim orada kalmasın, yazıktır. [more]

O tarihlerde polis nurcu değil ülkücü kaynardı. Cunta hükümetinin falanca tebliğinin bilmem kaçıncı maddesi uyarınca devlet memurlarının bıyık ve sakal bırakması kesinlikle yasaktı; ama o tebliğ polisler için geçerli değildi herhalde ki tüm polislerde bir haftalık kirli sakal olurdu. Polisin yetkisi sınırsızdı. Polisler üniversite mezunu değildi, akademi mezunu bile değildi çoğu –yazı tura polisi. Bazen sigara bile kullanmayan adamların üzerinde yapılan aramalarda, üstlerinden bir paket esrar falan çıkabilirdi, Allahın işiydi, anlaşılmazdı. Gözaltı süresi şimdiki gibi 48 saat değil 1 aydı. 1 aylık sürenin bitiminde rapor imzalatılıp serbest bırakılan şüpheli karakolun kapısında tekrar içeriye alınabilir, o durumda 1 aylık yeni bir gözaltı süresi başlardı. Bu şekilde yıllarca gözaltında tutulanlar olurdu. Gözaltına alınan kişinin yakınlarına nerede olduğu, nasıl olduğu bildirilmezdi. Tutuklama sırasında şüpheliye isnat edilen suçun belirtilmesine gerek yoktu (kafasına göre tutuklama yapabilirdi polis). CMUK henüz yoktu. Avukatımı istiyorum ya da telefon hakkım dediğinizde “waaay, san fransisko sokakları ha, çok esprilisin” diye yanıt alırdınız –muhtemelen bir tokatla birlikte. Kafası kızan, kıl olduğu adamı “bölücü örgüt militanı”, “komünist”, “anarşik” ya da “fransada örli havaalanını bu bombaladı” şeklinde ihbar edebilirdi –dayımın o tarihteki nişanlısı dayıma yapmıştı, herifi 1 ay bulamamıştık… Evinde felsefe kitabı olan okur yazar insanlar o felsefe kitaplarını teksas tommiks kapakları içerisinde falan saklardı. Sakallı insan fotoğrafı asılmazdı duvara (Karl Marx korkusu, bok atarlar izi kalır korkusu).

İstanbulda (en azından Anadolu yakasında) günde çok zaman haftada bir saat su akardı. Hemen her evin bir yerlerinde bir tonluk su deposu olurdu. Ama haftada bir su geldiğinden musluk açık bırakılıp altına tencere kapağı konulmak suretiyle bir su alarmı oluşturulur, evin annesi su geldiğinde uykusundan kalkıp bulaşıkları yıkardı. Bazen sizin de uyanıp kap kacağa içme suyu doldurmanız gerekirdi. Haa, içme suyu musluktan akardı, paslı olurdu. Arabası olanlar suyunun temizliği ve lezizliği ile bilinen belirli yerlere (örneğin Kayışdağına) gidip, musluk başında sıraya girip içme suyu doldurur gelirdi.

Karton kutuda süt henüz yoktu. Tetrapak diye bir şirket kurulmamıştı… Süt ya depozitolu şişede (ankara’da AOÇ istanbul’da SEK) ya da mahalle sütçüsünden alınırdı ve pek çok insan açık süt tercih ederdi. Açık süt, sütçünün bahçesinde beslediği inek(ler)den sağdığı ve sonra insafına göre su ilave ettiği süttü. Su ilave edilmiş olmasına rağmen bugün karton kutuda satılan süt görünümlü içeceklerden daha aromatik, daha yağlı ve daha lezzetli olurdu. Gerçi lezzet hayvanın yediğine içtiğine göre değişim gösterebilirdi ki bunu ister doğal oluşu ile yorumlarsınız, ister standarda tabi olmayışı ile… O size kalmış. Ama her mahallede üç dört sütçü olduğundan, temizliğine güvendiğiniz, inandığınız birinden alışveriş yapardınız. Biri bozdu mu öbürüne giderdiniz. Sür kullanılmadan önce en az 10 dakika kaynatılırdı ve kaynatılırken başında beklenmesi ve taşmak üzere olan kaymağının ayrı bir kaba alınması şarttı. 2 – 3 litre açık sütten bu şekilde en az 100 gram kaymak çıkardı. Kalanıyla yapılan sütlaç hâlâ Hasan Usta’nın kremayla zenginleştirilmiş sütlacına şapka çıkarttırırdı.

1 metre çapında, yaklaşık 10 santim derinlikte tepsileri sırtlanmış gezen yoğurtçular olurdu. Yoğurdu kesip satarlardı… Ellerinde çıngıraklarla dolaşırlardı bunlar.

En ilginci, 80lerin başında hemen herkesin maddi durumu aynıydı. Bugünkü kadar değişiklik göstermezdi. Turgut Özal’dan sonra birden alıp yürüyenler oldu, ciddi sınıf ayrılıkları oluştu; ama o zamana kadar herkes garibandı, ama onurluydu. Hababam Sınıfını seyredin, o çocuklar İstanbul’un zengin ailelerinin çocukları olmalı –öyle ya, paralı lisede okuyorlar falan. Üstlerindeki eşofmanlara bakın… O tarihlerde öyle giyinmek normaldi. Bendenizin bile adidas armasız, adidastan arak olduğunu yıllar sonra üç çizgisine dayalı olarak tahmin ettiğim eşofmanlarım ve mekap ayakkabılarım vardı.

Devlet daireleri birbiriyle yazışmazdı. Eğer bir işiniz düşerse, o işin hallolması için gereken kurye hizmetini kendiniz üstlenirdiniz. Şu masadan bu masaya bir evrak mı gidecek? Sevkini alacaksın –yani kendin götüreceksin. Ankara’ya mı evrak gitmesi lazım, kendin götürüp “sevkini alıp geleceksin”. Memur sana kıl mı oldu? Gidip Ankara’dan sevkini alıp geleceksin, inşallah o arada memur seni unutmuş olur...

Hastaneye etap etap gidilirdi. Önce sabah 6da kalkar, gidip ilgili servise adınızı yazdırır, numara alırdınız. Ne kadar erken gitmiş olursanız olun, sizden önce gitmiş en az 50 kişi olurdu. Alırdınız elli küsuruncu sırayı, o kadar saat orada beklenmez, eve döner işinizi gücünüzü hallederdiniz. 3 4 saat sonra ikinci kez giderdiniz. Bir de bakardınız ki size hala 20 kişi var… Öğle yemeği de yaklaştığı için tekrar dönerdiniz evinize. Öğle tatilinden sonra tekrar gittiğinizde de sıra gelmezdi, çünkü sıra dışından girenler olurdu: başhekim yakını, doktor yakını, hatta hademe yakını… Yakınınız yoksa sıçmıştınız. Haydi ertesi günün sabahına ajanda notu alınırdı: saat 6’da hastaneye git numara al...

İnternet yoktu. Dönem ödevleri evdeki demirbaş larus’a güvenilerek yapılırdı, o da herkesin evinde olmazdı –ilk önceleri, sonra bir gazete fasikül fasikül ansiklopedi vermeye başlayınca, herkesin evinde bir larus oldu... Ya da en yakın halk kütüphanesine gidilirdi kaynak kitap araştırması için. İhtiyaç duyduğunuz kitap her ne olursa olsun, mutlaka biri tarafından 3 yıl önce alınmış, geri getirilmesi bekleniyor olurdu… Zaten bütün faydalı kitaplar da yasaklıydı, kütüphanede bulunmazdı.

Televizyonda kadın memesi ve ateşli sevişme görülmezdi, her türlü ideolojiye siyasi görüşe karşı sansür uygulanırdı -tıpkı bugün RTÜK tarafından yapıldığı gibi. Belli sanatçılara karşı “falanca yazmışsa kesin bir siyasi tarafı vardır” denilerek, körü körüne sansürlendiği olurdu.

Ha bir de öğretmenler yılda en az bir kere değişirdi… Ya taşraya sürülürdü, ya sokak ortasında vurulurdu, ya genelevde piyano çalmak gibi daha prestijli bir iş bulurlardı…Bu garip ilkokulu beş öğretmenle bitirdi. Orta ve lise öğrenimi boyunca İngilizce derslerine beden hocası girdi, din dersine okul müdürü girdiği oldu, tarih dersine dincinin girdiği oldu… Ayrıca, okullara “Milli Güvenlik” dersi konulmak suretiyle, her sınıfın bir MİTçi tarafından denetlenmesi icadı da 80lere rastlar yanılmıyorsam...

Okuldan açılmışken, okul kitaplarında bir yığın propaganda da olurdu. Kendim Atatürkçü’yüm yanlış anlaşılmasın; ama Atatürk’ün İleri Görüşlülüğü diye konu başlığı vardı okul kitabımızda… “Trakyalı Greklerin günümüz Yunanlılarıyla karıştırılmaması icap eder” yazardı tarih kitaplarında Greklerle ilgili konuda… O tarihin bir numaralı düşmanı Yunanlılar ve Ruslardı en büyük dostumuz Amerika’ydı; Allah başımızdan eksik etmesindi. Komünist küfür olarak da kullanılırdı, zaten çok ciddi suçtu komünist olmak. En komünist tipler bile, orta solcu olduklarını söyleyebilirlerdi ancak… Zaten dışarıda komünist görmezdiniz; alayı ya asılmıştı, ya da hapisteydi. Sonra o “orta solcu” komünistler Özal döneminde reklam ajansları açtılar...

80ler enteresandı. Kalıcı –ve genetik, beyin hasarı olmadan atlatılmasına imkan yoktu. İşte o yüzden bugün geri zekalıdır tüm Türk halkı.

Kishiwada Honmusho'da Çalışan Bay Ishida Yavşaktı

Seyahatten seyahate kullandığım not defterime not tutarken, son seyahatimin bazı notlarını bloga eklememiş olduğumu fark ettim. Bloga eklenmedikten sonra, not tutmuş olmanın ne anlamı var de mi? Aşağıda…

Tarih: 22 Ekim 2008, Mekan: Osaka

Sabah Les’le birlikte evden çıktım. Les beni Izumisano istasyonuna bıraktı. Trenle Tarui’ye gittim (200 Yen), Wakakusa kapalıydı. Senan Shiyakusho’ya kadar yürüdüm. Shiyakusho’daki görevliye durumumu izah etim. Rikontodoke (boşanma dilekçesi) istediğimi söyledim. Araştırdılar. “Rikontodoke bize verilmemiş, Kishiwada’ya verilmiştir. Ama çok uzun zaman geçtiği işçin Osaka Honmukyoku’ya gönderilmiştir. Osaka Honmukyoku’ya gidin”, dediler. Osaka Honmukyoku’nun şubesi Izumiomiya’daymış. Adres ve kroki verdiler. Tekrar trenle Izumiomiya’ya gittim (370 Yen). Izumiomiya’da Honmukyoku’dan Bay Ishida’ya durumu anlattım. Bay Ishida göt oğlanı çıktı.

Ishida: Rikontodoke neden lazım?
Ben: Boşandığımı nüfusa kaydettirmek için.
I: Nüfus nedir?
B: Shiyakusho’ya benzer bir devlet dairesi.
I: Neden haber vermeniz lazım?
B: Doğunca, evlenince, çocuk doğurunca, ölünce falan haber veriyoruz.
I: Aaa, öyle mi?
B: Siz de veriyorsunuz ya…
I: Hmmm, rikontodoke olması şart mı?
B: Nası yani?
I: Yani başka bişi versek?
B: Mesela?
I: Eski eşinizin vukuatlı nüfus kayıt örneğini (koseki) versek?
B: İyi de o benim evrakım değil ki…
I: Ama boşandığınız orada yazar
B:

Susuyorum. Aslında özellikle rikontodoke’nin bir nüshasını istiyorum çünkü benim el yazımla yazılmadığına dair bir kanıt olarak elimde bulundurmak istiyorum.

Eski eşimin vukuatlı nüfus kayıt örneği benim belgem değil. Ülkemde kabul edilmeyebilir,” diyorum. “Rikontodoke lazım bana,” diyorum ısrarla. “Veremeyiz. Rikonteodoke’nin nerede olduğu bile belli değildir,” diyor. O da özellikle vermek istemiyor çünkü kıllandı. Çünkü ben “rikontodoke’yi verdik” yerine “rikontodoke verilmiş” diyorum. Bu cümleden rikontodoke’yi benim vermediğim açıkça anlaşılıyor. Belki bu tür olaylarla sık karşılaşıyordur ve bir Japon olan eski eşimi koruyor ve “rikontodoke’nin nerede olduğu bile belli değildir,” diyor.

Sennan Shiyakusho’dan evrakın sizde bulunduğu söylendi. Kesin veremiyor musunuz?” diye soruyorum. “Nereye vereceğinize göre değişir,” diyor. Tekrar anlatıyorum. Gidip müdürüne danışıyor. Aynı konuşma tekrarlanıyor. Nüfus nedir? Rikontodoke neden lazım? Koseki olmaz mı? Sorular tekrarlanıyor…

Bana Türkiye’yi arayıp tekrar sormamı istiyor. “Eşiniz gelsin,” diyor. “Esssski eşim,” diyorum. “İrtibatı kaybettik,” diyorum, bu sefer daha da kıllanıyor.

Sonuç olarak beni Kishiwada Shiyakusho’ya gönderiyor. Kana’nın vukuatlı nüfus kayıt örneğini alıp ona götüreceğim. Oradan bakacağı şeyler varmış. Ona göre (belki) verecekmiş evrakımı.

Kishiwada’ya gidip Kana’nın kısmi nüfus kaydını alıyorum. Onun nüfus kaydını esas alarak evlenmemiz, çocukların doğum tarihleri ve nüfus bilgileri, boşanma tarihi gibi beni ilgilendiren konuları özetleyen bir belge hazırlayıp veriyorlar. Belgeyi alıp tekrar Honmusho’ya gidiyorum. Yavşak Ishida “bilmem nenin kızı Kana ile falancanın oğlu Haluk şu tarihte boşanmıştır” yazan bir belge veriyor bana. İki satırlık bu yazı bana beş bin dolara falan patladı.

Amsterdam'da Harman Bir Türk

Seyahatten seyahate kullandığım not defterime not tutarken, son seyahatimin bazı notlarını bloga eklememiş olduğumu fark ettim. Bloga eklenmedikten sonra, not tutmuş olmanın ne anlamı var de mi? Aşağıda…

Tarih: 20 Ekim 2008, Mekan: İstanbul, hayır Amsterdam, hayır hayır Osaka…

Uyumadım elbette. Saat 3 gibi sokağa çıktım. Cepte gayet kısıtlı bir nakit, kredi kartımın limiti ful. Gündüz tarifesi açtırdım, sigarayı bile taksiciden otlandım. Sefil hissediyorum. Bagaj fazla geldi 180 Avro ceza istediler. Cezaya bak, kendi başına bir uçak bileti parası… Vermedim elbette, bagaj böldüm. 512 TL ile 320 dolar aldım. 820 dolarım oldu. Sonra 10 dolarını da yurt dışı çıkış harcı olarak ödedim. Bir sonraki güncellemeye kadar 810 dolarım var şeklinde aldım zihin notumu. İstikamet Japonya… Check-in sırasında kız sordu: “son noktanız Osaka değil mi”? “İnşallah son noktamız olmaz” dedim, buzhane balığı gibi baktı bana. Hmmm…

Uçuşa beş kala Toyoda ile konuştum. Onlarda kalabileceğimi söyledi. Biraz sohbet de ettik. Sonra uçağa binildi. Uçak gecikmesiz kalktı.

Yanıma bir ana kız oturdu. Kızın adı Sena. Emniyet kemerini benim takmam gerekti. Anne entelimsi, ama bir emniyet kemerini takamıyor. Çişimi tuttum çocuk uyanmasın diye. Sonra da uçaktan inişim gecikti velet uyanmadı diye.

Amsterdam havaalanında beykınsız Amerikan kahvaltı ettim: 24 dolar. Sonra bir de bira içtim, o da 13 dolar. Bura hem Hollanda, hem havaalanı. Adamı sikiyler, üstelik 100 dolar bozmadan…

Aktarma amaçlı bile olsa, bu Avrupa’ya ilk gelişim. Medeniyetler beşiği (medeniyetlerin sallanıp uyutulduğu yer yani)… Muasır medeniyetlerin harman olduğu yer. Çok kısıtlı bu Avrupa gözlemimde ilk dikkatimi çeken bütün ayak işlerini koyu tenlilerin yapıyor oluşu. Barda bira servisi yapan kız Afrika kökenli, siyahtı. Komi kızlar muhtemelen Faslı ya da Cezayirli’ydi. Fransızca konuşup Arap’a benziyorlardı. Biri kamusal alanda türban takmıştı, dikkatimden kaçmadı. Kınamak için 10 yeni kuruş bahşiş bıraktım. Atatürk’ü yukarı gelecek şekilde bıraktım ki mesajı alsın. Birazdan da tuvalete çişimle “Tayyip, Ergene Konma Gel Bana Kon!” yazacağım. Çünkü ben Kemalistim. Hatta Ataistim…

Evet ayakçıların hemen tümü koyu tenliydi. Aralarında beyaza bulanıp asimile olmuş birkaç kişi varsa da onları da aksanları ele veriyor zaten. 21. Y.Y. koyu tenlileri olarak hepimiz beyaz adamın hizmetindeyiz.

Belki de bu koyu tenli modern kölelerin içlerinde Kürtler de vardır. Öyle ya, Avrupa’da daha özgürler. Kahve molalarında Youtube’a “biji PKK” temalı videolar upload etmelerine izin veriyor gavur. Mola bitince göt yalama kaldığı yerden devam ediyor. Timsahın dişleri arasındaki artık leşleri temizleyen kuşlar kadar özgür hepsi.

A Tribute to John Belushi Bölüm 1

İlk kez “Blues Brothers” (TRT’nin çevirisiyle Cazcı Kardeşler) isimli filmle tanıştım John Belushi’yle. Sonra Amerika’da John Belushi Saturday Night Live Skits isimli bir videosuna denk geldim. Öğrendim ki John Belushi ve Dan Akroyd aslında 1970lerin sonunda SNL’da da skeçler yapmışlar. O yıllarda John Belushi, Dan Akroyd, Bill Murray, Steve Martin, Karen Allen ve James Belushi bir çeteymiş. Hemen hepsi birbirinin programını, şovunu, filmini vs.’sini mutlaka destekler, bir saniye olsun görünürmüş. Şimdilerde benzer bir kankalık Adam Sandler ile Rob Schneider arasında da var ya, işte öyle bir şey.

John Belushi’nin hayat hikayesi biraz acıklı sona eriyor. Üstat kokainman. Kokain kafasıyla çıkıyor sahneye ve kafası güzelken performansı inanılmaz oluyor. Merdivenlerin tepesinden yere atıyor kendini, Joe Cocker taklidi yapıp sırt üstü yere atlıyor sahneden. Seyirciyi yerlere yatırıyor. Dolarlar akıyor tabi… Öyle olunca tüm eşi dostu, menajeri, sevgilisi, arkadaşları, kısacası herkes üstada kokain taşıyor… Bir süre sonra kalbi kaldırmıyor, göçüp gidiyor üstat. Aşağıdaki video, Samurai Delicatessen, John Belushi’nin 1970’lerin sonunda Saturday Night Live için çektiği skeçlerden biri. En süperi değil, ama bu akşam bunu bulabildim. Kısmetse, ileride diğerlerini de ekleyeceğim.

Marşandizör

İngilizce'de "merchandizer" diye bir kelime var. Ticari yük treni demekmiş eskiden, Türkçesi marşandiz. Eskiden gavura "ben anlamam öyle mörçındayzır falan. Dilim dönmez benim marşandiz derim, işine gelirse…" diyebilecek haysiyete sahipmiş Türkler. O yüzden bu kelimeyi marşandiz olarak alıp kullanmaya başlamışız (marşandizi kendin icat edip adını Selahattin koyabilmek ya da biraz daha hassasiyet gösterip "yük katarı" demek elbette daha haysiyetli birer alternatif olurdu ya).

Sonra, pazarlama guruları<em>(*)</em> içeriği bu treninki ile aynı olan bir iş kolu geliştirdiğinde ve bu iş koluna isim konulması gerektiğinde, tren merchandiser'dan esinlenip merchandiser demişler bu minietekli abilere aplalara. Neticede o da sana bana mal taşıyor ya... Amarigalı der, onun dili, karışamazsın.

Her neyse, ancak, merchandizer'ın türkçeye nasıl sokulacağı proplem olmuş. Beyin yok tabi bunlarda, lan marşandiz diye caanım türkçe (tamam yarı türkçe, ama en azından tanıdık) kelime varken sen neden gidip merchandizer diye gavurca kelimeyi amına kodumun çocuğu işte. Nasıl çekilecek o kelime? Çoğulu merchandizerler mi olacak merchandizerlar mı olacak mesela? Ammmcık, sen bilmediğin işe ne karışıyon yarak kafası seni ya. TDK'yı arayıp sorsana o sana uydursun tırpangezer gibi bir alternatif.

 ---

(*) pazarlamayı aşmış bokunu çıkarmış kişi. Ama kendileri pek para kazanamaz… Örneğin Bill Gates'e Larry Page'e pazarlama gurusu denmezken, malibu'da malikanesi hatta bir Hummer'ı bile olmayan bu tiplere pazarlama gurusu denilir... Guru oldukları için, dünya nimetlerini ellerinin tersiyle itiyorlar mı ne yapıyorlarsa artık...

Xmen İkiyim... (çok küfürlü, hiç başlama istersen)

Rüyanda sevgiliyi görürsün. Kan ter içerisinde kalkarsın yataktan. Göğsünde, kalbinin olması gereken yerde yumruk büyüklüğünde bir kor vardır. Çıkartıp atamazsın. Göğüs çukurundan başlayıp önce sırtını yakan, oradan giderek genişleyen, boynuna, oradan da omuz başlarına ve yüzüne kadar yayılan bir ateş basar. Başın ağrır, ağırlaşır… Tonlarca olur, boyun kasların titremeye, boynundaki damarlar giderek şişmeye, şişmeye başlar. Taa ki başını taşıyamaz olana değin. Başını dik tutmak için inanılmaz bir çaba harcarsın, titrersin, ter basar; ama yine de boynun ufalmaya, kısalmaya, başının ağırlığı altında ezilip omuzlarından aşağı, içerilerde bir yerlere doğru büzülmeye başlar. Başın yavaş yavaş bir kaplumbağanınki gibi vücudunun içinde kaybolur gider. Derin bir nefes almak istersin, nafile. Sanki 50 senedir sigara içiyormuşsun, kanser hastasıymışsın da ciğerlerinin yüzde bilmem kaçını kullanabiliyormuşsun gibi kesik, kesik, kesik… Derken içindeki ateş omuzlarından kollarına, oradan da ellerine, avuçlarının içine iner. Sanki avuç içlerinden yıldırım topları fırlatabilirmişsin gibi… [more]Xmen ikiyim, ecdadınızı sikeyim.

Böyle kalktım yataktan. Hırsla dişlerimi fırçaladım. İki kere fırçalıyorum her gün. Daha geçen hafta plak temizliği yaptırdım. Ama hayvan gibi sigara içtiğim için dişlerim yine sarardı. Ona hırsımdan, biraz da belki başka şeylere hırsımdan 10 dakika kadar diş fırçaladım. Sağlam bir duş aldım; iyi bir tıraş. Deodorant, temiz çamaşırlar ki belki 1 haftadır ilk defa. Hafif bir kahve eşliğinde birkaç sigara. Cüzdanımı kontrol ettim, 20 YTL’m var. Temiz giysiler, cüzdan, anahtar. Evden çıktım, bankaya uğradım. Hesabımdan 20 YTL daha çektim; kalan bakiye çekilemeyecek kadar az.

Cepte 40 YTL tam para; atladım dolmuşa; Taksim. Cebimde bir zarf, içinde anasına bir mektup. Bir gece önce fitil gibi sarhoşken, kısa mesaj olarak başlamışım, herhalde laf lafı açmış. Bugün ülkesine dönme ihtimali var; vereyim götürsün, anasının eline geçtiğinden emin olayım... Öyle çıktım işte evden. Köşedeki büfeden bir paket sigara, bir vivident aldım. Dişlerimin bu kadar çabuk sararmasına taktım bu aralar. Daha bir hafta oluyor temizleteli. Yine sarardılar. Günde iki kere fırçalıyorum üstelik.

Dolmuşla Taksim’e, oradan da Havaş servisi ile havaalanına. Havaalanına vardığımda saat dokuzdu. Dış Hatlar Geliş’te indim; 10 YTL ödeyip bir gül aldım, kırmızı. Çiçekçi kadın “Harika müşteri valla, geldi gülünü kendisi aldı, ben de parasını alayım bari. 10 YTL” dedi bana. Dendim. Denilmiş oldum. Teşekkür ettim, müşerref olmadım. Bye teyze. Bayan teyze. Sabah bir bardak çaya hasretken içimi bayan teyze.

Oradan eskalator marifetiyle üst kata, dış hatlar siktir oluş, gidiş, bir daha da bu ülkeye döneni… terminaline. Güvenlik kontrolünden geçtikten sonra neredeyse koşarak attım kendimi o büyük LED board’un karşısına. Hazreti board söyle bana, benden mal var mı bu dünyada? Yorum yok. LED board sadece muhtelif varış şehirlerini, uçuş numaralarını ve saatleri ezberlemiş. Onları kaydırıyor. Simferepol diyor TG205, 12:40… Anlaşıldı, uçuş 12:40’da, kontuar daha açılmamış. Kaba bir hesapla bir buçuk saatten önce de açılmayacak. Elimde gül, bana göz süzen göz süzene. Minsk uçuşu var Simferepol’den önce. Herkes sarışın, herkes motor.

Atıyorum kendimi Tepe Afken Kol Böreği ve Havalimanı İşletmeciliği ve Aptal Aşık Domalt Sik Ağzına Ver Şirketinin işlettiği kafeye. Bir sallama çay 4.50 YTL. Olsun, başka yerde sigara içilemiyor ki, sike sike verecez kanser harcını. 20 dakika ancak sabredebiliyorum; zincirleme dört sigara eşliğinde. Kaldırıyorum kıçımı, selamün aleyküm ya bilboard.

Önceki nöbetlerimden biliyorum, Tavrey C-5 kontuarından alıyor yolcularını. Board’da hiçbir bilgi olmamasına rağmen C-5’in tam karşısına oturuyorum. Elimde gül, üzerimde garip bakışlar. 10 – 15 dakika kadar sonra kontuara bir kadın geliyor. Çirkin, gözlüklü, sivilceli… Hemen hemen eşzamanlı olarak kontuarın arkasındaki LCD ekranda “İstanbul – Simferepol” ibaresi beliriyor. Kadının yanına gidiyorum, “bu gül ve bu zarf” diyorum, “yolcularınızdan biri için”. Bıraksam iletir misiniz kendisine? Niyetim dalavere yapıp onun bu uçakla gidip gitmeyeceğini önceden öğrenmek. Kadın her çirkin, sivilceli ve gözlüklü kadından beklenebileceği üzere tersliyor beni: “zarf almıyoruz biz; Suzan hanım var şurda, bilmem ne görevlisi, ona bir sorun”; insanda heves mi bıraktın amına koyiiim. Alt metinde “cinsel sorunlarım var benim. Beni dün gece kucaklayan, sevip okşayan olmadı. Tüm aşıklar düşmanım. Topunuzun amına koyayım” diyor bayan sivilce. Onu yalnızlığı içerisinde yıllar sürecek bir can çekişmeye terk ediyorum. “Estetik ameliyat asla senin yer hostesi maaşınla karşılayabileceğin kadar ucuzlamayacak” bile demeden, tam bir kayıtsızlık içerisinde.

Tam karşısına, B-7’ye oturuyorum; gözlerim check-in kontuarında. Gözlüklü haspa arada bir bakıyor bana. Evet ablacım, bu dünyada uğruna saatlerce havaalanında beklenen kadınlar da var ama sen asla onlardan biri olamayacaksın.

2.5 saat bekliyorum mal mal. Ne gelen ne giden. Gözlüklü, sivilceli ve çirkin kadın bıyıklarının (ki yemin ederim sözün gelişi değil, bildiğin bıyık işte) altından gülümser, chek-in kontuarını temizleyip yol alırken, ben de siktir olup terk ediyorum oraları. Sivilceli, gözlüklü ve çirkin kadının elinde bir takım uçuş kartları, benim elimde bir adet gül. Köşeyi dönüp de gözden kaybolunca boş bir kontuarın üzerine bırakıp gülü, koşarak uzaklaşıyorum oradan.

Böyleleri serbestçe sokakta dolaşıyor...

"Oh Ooo" dedi, "doktora komisyon ödemenin Fransa'da cezası var. Beş yıl hapis artı kayda değer para cezasına tabi". Sonra ekledi anasının amına bacaaamı soktuğumunun Fransızı, "tabi hapishaneler Türkiye'ninkiler kadar kötü olmasa da...". Yapıştırdım cevabı:

"Burada neredeyse yasal ve son derece yaygın bir uygulamadır. Doktorların koynuna karı sokan var... Fahişelik Fransa'daki kadar yaygın olmasa da..."[more]

Dönüşte Bostancı dolmuşu, iki tombul hatun orta sıraya oturmuşlar. Koltuk üç kişilik, ancak benim kıçımın yarısı sığmıyor. Hatunlardan birine dönerek:

- Obezite ciddi bir sağlık sorunudur.
- Anlamadım beyoğlum bişi mi dediniz?
- Götün diyorum teyze, kocaman...
- A aa aah.
- Sıkışın biraz. Kıçım uyuştu kısmi felç oldum artı vertebral ağrılar içindeyim.
- Ay terbiyesize bak ayol. şuncacık yerde... Hem nasıl konuşuyorsun sen bakiim.

Ayak kapıya dayanarak yapılan piston hareketi ile iki koca götü birbirine iyice sıkıştırarak kendi götüme yer açtıktan sonra:

- Here, isteyince oluyomuş dimi...
Aynadan ortama "konuşanın amına korum bakışı".... şşşş akıllı olun, çıt yok iyimi...

Derken çarpan kapının sesiyle kendime gelmişim.
- Hanımefendi rica etsem biraz kayar mısınız?

girecez yani AB'ye. götümüze yer etmek zor olacak amma