Sosyal Medya ve Ortasından Sıkılmış Kadınlar

Ben: Çok yaşlı. Çok genç. Çok şişman. Çok çocuk. Çok kokoş. Çok zayıf. Bu olabilir. Bu çok şişman. Çok yaşlı. Çok yaşlı. Çok şişman. Bu çok zayıf. Bak bu olur. Çok zayıf. Çok felfecir bakıyor, kesin motor. Çok yaşlı. Çok flu. Çok kokoş. Çok tiki...

İç ses: 47 dakka oldu, hala hatun fotoğrafı mı seçiyorsun?

Ben: Ne var olm. Online sosyalleşiyorum. Sana kalsa her gece yastığa sarılıp uyuyalım…

Çok çocuk. Çok çocuk. Bunun yaşı bile tutmuyordur bu site i çin. Çok salak. Çok kokoş. Çoook kokoş. Ya bir de yat önünde çektirmiş hatun… Marin motor. 1200 beygir. Açık denizde 100 knot koyar bana mısın demez bu...

İç ses: mesaj veriyor işte, olacaksa zengin olsun, mutlaka yatı olsun. Ne var bunda?

Ben: İnsan tipine bakar da mesaj verir. Çok zayıf. Çok tombul. Çok çirkin hem de çok tombul. Çok yaşlı. Çok zayıf. Çok çirkin. Çok genç. Çok zevksiz. Aha bu olur.

İç ses: O kız sana bakar mı lan? Onun kesin profesyonel futbolcu sevgilisi, hatta sevgilileri vardır, belki golfçü bulurum umuduyla üye olmuştur siteye.

Ben: Bi siktir git. Çok kırıcı. Çok camış. Çok… Kesin kilo alır bu 2 seneye. Haha camışa bak. Sonbahar yaprakları toplamış bir de. Lan bunun neresi 29 yaşında? Hahah, “ömrümün sonbaharındayım” mesajı veriyor açık açık. 29 yaşındaysa çok erken çökmüş. Eroinman mı acaba? Çok müptezel...

İç ses: Müptezel mi? Söyleyene bak. Lan senin içtiğini Jim Morrison içmemiştir be… Bir de kadına eroinman demez mi.

Ben: Morrison’ın kalbi zayıfsa ben ne yapayım? Bu alemde Steven Tyler, Keith Richard ve ben… Steven da dünyayı içti ama top modellerle düştü kalktı. Biz her şeyin “güzelini” hak ediyoz cigerim.

İç ses: Madem hak ediyon da ne bok yemeye internet sitelerine kadar düştün ki? Şu sitede senden başka gerçek insan profili var mı acaba?

Ben: Olm 21 y.y. şeysi bu. Eskiden insanlar baloda bilmem nerde tanışırmış, şimdi de böyle kaynaşılıyor. Ayak uydurun biraz.

İç ses: Sen de çık partide club’da sosyalleş yarraaam.

Ben: Efendi ol sikmiiim dalağımı. O club senin bu club benim gezdim de ne oldu? Her yerde elektronik müzik çalıyor. Dans sevmem… Bara takılıyoz direkt, oraya da bol bol fahişe uğruyor. Artı eskisi gibi sabah 6lara kadar gezemiyorum. Bünye kaldırmıyor evlaaadım.

İç ses: İçin geçmiş senin.

Ben: Ay sen çok gençsin. Vereyim direksiyonu sen takıl bakayım bir ay. Görelim bakalım skoru...

Aaa, senin futbolcu sevgilisi dediğinden mesaj geldi. 2 çocuğu varmış olm… 25 yaşında karının 7 yaşında çocuğu nası olur lan? Bak bir de piçiyle çektirmiş fotoğrafı. Çocuklarıma baba arıyorum mesajı veriyor. Ama ilik gibi de hatunmuş bea... Var var, gideri var bunun.

İç ses: Çok çaresizim mesajı veriyorsun şu anda.

Ben: Yalnızım olm… Hem kadın taş baksana.

İç ses: Kesin eski fotoğraflarıdır. İki çocuk doğurduysa üstünden kamyon geçmiş gibi bişidir o şu anda. Ona fırıncı küreği olsa kar etmez.

Ben: Hayvansın. Sana o kadar söylüyorum. Siktir git iç ses.

İç ses: Yalan mı lan? 7 yaşındaki çocuğa bak. Nerden baksan 10 yaşında gibi duruyor piç. O çocuk benden çıksa bende jenital mi kalır?

Ben: İki kere hayvansın. Mamafih çok follofoş. Çok bebe. Çok çirkin. Çok… Bu ne lan? Neden ters fotoğraf koyarlar? Allahtan laptop kullanıyoz da ters çevirip bakabiliyoz. CRT monitör kullananlar ana avrat küfrediyordur bu karıya. Taşmış yalnız bu. Çok süper.

İç ses: Yok baba ben tasvip etmiyorum bunların hiçbirini.

Ben: Babam mısın lan? Tasvip ne hem? Kaldı mı öyle Türkçe?

İç ses: Olm biz bu kadar düşmemeliyiz bence ya. Yani internet sitesinden hatun indirmeler falan...

Ben: Dallama, senin barlardan kaldırdığın hatunları da biliyoruz. Bir kısmı kabuslarıma giriyor. Senin yüzünden haftada bir AIDS testi yaptırıyorum lan. Tıbbi tahlil laboratuarından VIP kartımız var şerefsiz.

İç ses: İyi de hep kafa bi dünyayken bana devrediyorsun. Ben de eldeki imkanları kullanıyorum. Ne yapayım? Bi gün de kütüphaneye götür orada ver direksiyonu bana... Hep bar hep disko. Ne sıçtın elime yani... Hem senin şu geçenlerde kaldırdığın hatun, Lera mı neydi? Ona ne demeli?

Ben: Olm, ilik gibi kızdı işte.

İç ses: ilik gibiydi de kız değildi. Onun da iki çocuğu olduğunu öğrenmedik mi sonradan?

Ben: Bu Ortodokslarda boşanma yok hacı. Öyle olunca napıyorlar? Resmi nikah kıyıyorlar, kilise nikahını sonraya bırakıyorlar. Neden? Çünkü dinen boşanma yok. Bir kere kilisede evlendin mi ömür boyu evlisin. O yüzden çok çocuklu hatun var flört piyasalarında. Hem biz sankim kız oğlan kız mıyız lan?

İç ses: Sıççam senin mantığa bürümene. Olm koy götüne, biz yine nefis köreltelim. Çıkalım bi bara afedersin. İlk ahlaksız teklife atlayalım. Böyle site mite,,, ters bize.

Ben: Bana da bay geldi aslında. Neden tüm fotoğraflar tek tip lan? Yatak üzerinde iç çamaşırıyla. Denizde mayoyla. Araba kaputu üzerinde, seksi. Barda şerefe ederken. Koltuğa sırt üstü uzanmış başını yere doğru eğmiş vaziyette. Kırda piknikte, yeşilde, doğada… Her kadının profilinde bunlardan en az biri var.

İç ses: Ne yapsın? Sıçarken mi çeksin? Seksi budur demişler, o da o role bürünmüş işte. Haa sonbahar yaprakları var bir de...

Ben: İyi de bi ömür bu kanapede ters dönmüş karıyla geçer mi mesela?

İç ses: Bira bitti.

Ben: Farkındayım. Yalnız ohaaa, bu kadın mı 28 yaşında? Ananem yaşında lan bu…

İç ses: Yok olmayacak bu böyle. Bence biz bir uyuşturucu taciri falan bulalım. Boş kafayla çekilmiyor bu işler. Senin hoşuna gidiyor olabilir ama beni geriyor yane.

Ben: Türkiye’yi özledim.

İç ses: ağzımdan aldın.

Pirogovo Harikaydı

Pirogovo

Pirogovoyu gezdim bugün. Dere tepe 20 kilometre falan yürüdüm en az... Ölüyorum. Biraz toparlanıp yazı da yazacağım. Şimdilik fotoğraflarla yetinin.

[more]

Evet

Kris Rak: Kadınlar ve Erkekler

Sevdiğim bir diğer Amerikalı komedyen de Chris Rock. Barrack Obama'nın seçilmesinde büyük rol sahibi bu adam. Obama'nın gittiği her yere gidip, Obama konuşma yapmadan önce kısa süreli bir politik-şov yaparak milleti ısıtırdı. Aşağıda 1999 tarihli Bigger and Blacker isimli gösterisinden alınma kadınlar ve erkekler konulu rutinleri var.

Kadınlar ne ister ben biliyorum. Kadın ne ister? Her şeyi! Kadın her bir boku ister. Kadın sanki hayat indirimli alışverişmiş gibi davranır. Dükkanlar kapanmadan alabileceği her şeyi almak peşindedir. Kadın işte bunu ister: her şeyi! Peki erkekler ne ister onu biliyor musunuz? Erkek ne ister? Yemek, seks, huzur... Bu kadar. Beni besle, benle seviş ve bi sus a.q. [more]

...

Kimler daha büyük yalancı? Kadınlar mı erkekler mi? (kalabalıktan: erkekler! kadınlar! erkekler!...). Erkekler daha sık yalan söyler, kadınlar ise daha büyük yalanlar söyler. Biz erkekler sürekli yalan söyleriz. Peki erkeklerin tipik yalanları nedir biliyor musunuz? “Tony’lerdeydim”. Erkeğin tipik yalanı budur. Bir kadının söyleyeceği yalanlar ise örneğin “bebek senden” gibi büyük yalanlardır... Hepimiz en az bir kere duymuşuzdur bu yalanı. Hadi canım, bana benzemiyor bile. Eeerh, şapkası sana çekmiş!

Kimler daha büyük yalancı? Kadınlar daha büyük yalancı. Bir bakın kendinize! Hepiniz kendinize bir bakın! Sen yalancısın. Sen de yalancısın a.q. Sen, sen, sen sen sen, sen, sen ve sen, hepiniz. Görsel yalancılarsınız. Bir bakın kendinize. Yüksek topuklu giymişsin, boyun o kadar uzun değil ki. Makyaj yapmışsın, yüzün aslında o kadar güzel değil. Postiş takmışsın, saçların o kadar uzun değil. Sen de wonderbra giyiyorsun, memelerin o kadar dik ve diri değil. Kadınlarla ilgili her şey yalan. Ve benden sana doğruyu söylememi mi bekliyorsun? Siktir oradan!

Biz erkekler yalan söyleriz. Bizim hayatımız yalandır. Bizi deli eden de budur işte: her akşam kendimizi bir yalanı yaşar buluruz. Örneğin bu salondaki her erkek evinin bir yerinde porno saklıyordur. Buradaki her erkeğin bir yerlerde bir porno zulası mutlaka vardır. Ve sadece buzdolabının arkası ya da yatağın altı gibi klişe yerlerde de değil. İş porno saklamaya geldiği zaman biz erkekler batman gibiyizdir. Şamdana dokunursun kitaplık yana kayar, karanlık bir koridordan geçip iki kat aşağı inersin: porno mahzenine. Ahhh...

Yine de kadınlar pornoyu mutlaka bulur. Kadınlar mutlaka bulur o pornoyu. Üstelik zulaladığınız yerde de değil, yo yo. Kadın pornoyu nerde bulur? DVD’nin içinde! Ve erkeğin içi içini yer: lanet olsun, nasıl porno CD’yi DVD’nin içinde bırakacak kadar aptal oldum ben? Nasıl olduğunu söyleyeyim: çünkü adamım, asılırken beyne kan gitmiyor ki. Beynin bulutlu ve sisli oluyor o anda...

...

Beyler, konuşmanız şart. Kadının en büyük şikayeti budur: konuşmuyorsun. Hiç konuşmuyorsun! Hadi konuşalım... Doğru. Kadınlar konuşmaya bayılır. Kadınlar konuşmayı seviyor. Ama kadın “konuş” anlamında konuşmayı sevmiyor. Kadınlar aslında dinlememizi istiyor. Biz dinleyeceğiz, onlar konuşacaklar. Aslında kadınınızın sizden tek istediği onun hikayesini anlatabilmesini sağlayacak doğru soruları doğru zamanda sormanız. Siz ortalayacaksınız, o golü atacak. Beyler, kadınınızı mutlu etmek istiyor musunuz? Tek yapmanız gereken “günün nasıl geçti aşkım?” diye sormak. Günün nasıl geçti? Hayatım, gü-nün-na-sıl-geç-ti? Çünkü “günün nasıl geçti” bir kadın için 45 dakikalık sohbet fırsatı demektir. Ve bir erkek olarak sizin konuşmanız da gerekmez hani. Tek yapmanız gereken “konuşur” gibi yapmaktır. Şöyle mesela: aaa?, hadi canım? Bırak şimdi! İnanmıyorum sana. Kıyamam. Gerçekten mi? Hadi canım. Bırak şimdi! İnanmıyorum sana. Yok artık? Ben sana o sürtük deli demiştim! Bir noktada “sana o sürtük deli demiştim”’i deyivermeniz şarttır. Neden mi? Çünkü her kadının işyerinde çekemediği bir başka kadın mutlaka vardır. Ve kızlar, siz her şeyi abartıyorsunuz. Her şeyi abartılı bir iktidar savaşı gibi lanse ediyorsunuz. Mesela: beni yok etmeye çalışıyor! Neden bahsediyorsun sen? Senin işin J.C.Penney’de hediye paketi yapmak. Ne yapıyor yani? Paket kağıtlarını mı yırtıyor?

12 Eylül (Mide Bulandırır)

Bugün 12 Eylül... Kenan Evren olacak şerefsizin liderliğinde, Ata’mın kurduğu çok partili demokrasinin a...a konulup, 50 kişinin idamı, yüzlerce belki binlercesinin yargısız infazı ve milyonlarca bireyin pıstırılıp apolitize eylenmesi ile sonuçlanmış bir dönem olan “1980 Dönemi” bundan 29 yıl felan önce işte bu gün başladı. Güne hem radyo hem televizyonda Hasan Mutlucan’la başlamıştık... Kenan Evren sana bacaaam girsin diyebilecek demokrasi bilincine 29 yıl sonra, düzeltiyorum, ancak 29 yıl sonra gelebildik... Kenan Evren sana bacaaam girsin! Ayrıca, yargılanmadan ölürsen, mezarına sıçmayan Haluk da top olsun. [more]

1980 sonrasında, özellikle de ilk 3 senelik dönemde binlerce kürde sırf kürt oldukları için Diyarbakır cezaevinde bok da yedirilmiş... İşkencenin ve dayağın zaten haddi hesabı yok. Kenan Evren döneminde Türkiyemin her köyüne elektrik girmiş... Çükten... Türklere, solculara, kürtlere elektriği çükten bağlamışlar. Devlet hizmeti vatandaşın çüküne kadar götürmüş yani...

29 yıl sonra bugün, bizim çükümüzde bile değil. Çünkü apolitik götleriz biz...

Bizim de çükümüzde olmadığından, akşam olunca bastık şehir merkezine indik. Bir de baktık ki, meğer 12 Eylül’ün Ukraynalılar için de bir anlam ve önemi varmış. Olmasa şehir meydanına neden sahne kurulsun? Potap, Nastya Kamenski ve Ruslana da dahil 30 kadar sanatçı niçün beleş bir konserde sahne alsın? Biz umursamadık günün anlam ve önemini, daha çok beleş konserin tadını çıkarmaya yazıldık.

Binlerce insan... Taksim meydanı kadar bir alanı hıncahınç doldurmuş. İlk ilgimizi çeken ortamda hiç fortçu olmamasıydı. Oysa ortalık mini etekli, hatta yer yer mini-bile eteksiz ablalar kaynıyordu. Kimse kimseyi taciz etmiyordu. O kadar tacizci yoktu ki, iki Türk olarak biz bile fortçuluk yapmaya utandık... Öyle yani. Binlerce insan şarkılar söyledik, on binlerce bira içtik.

Kaan “son biranı iç de gidelim” diye oyun bozanlık yaptı (her zamanki gibi). İçilen biralar çok fena sıkıştırdığı halde, Potap ve Nastya çıkmadan gitmem dedim. Allahtan kendileri gecikmediler. Potap ve Nastya’yı dinleyip yol aldık. Ama o kadar bira... İdrar kesesinde çok feci bir basınç var. Basınç var ama tuvalet yok. Girdik bir bara, 2 bira söyledik. Önce Kaan’ı gönderdim tuvalete, sonra da kendim koştum. Başladım çöğdürmeye afedersin. Bi ton içmişim, haliyle çıkarması da uzun sürüyor. Adamın biri kapıda “hadi a. koiiim, çabuk çık” demesin mi? Bana? A... koiiim??? Haha, sen kime bulaştığını bilmiyorsun dostum.

Medeniyetin pis tarafı da bu işte. Dövemiyorsun. Lafla ya da küfürle sataşanı dövemiyorsun. Dövünce sen suçlu oluyorsun. Gözünü sevdiğimin Türkiyesinde olsa, aç kapıyı, al herifi içeri, şuuruna şuuruna ver yumruğu, rahatla... Ama burada tutuklarlar, hapse atarlar adamı –girdim ordan biliyorum. O yüzden bu adamın ağzına daha medeni ve daha usturuplu bi şekilde sıçmak icap ediyor.

Normalde evim dışında hiçbir yerde büyük abdest yapmam, iğrenirim, ama indirdim donu, tünedim klozetin üzerine. Zaten bağırsaklarda da çok güzel bir hareketlenme vardı. Oooh bebeğim. 50 santimden bıraktım ki ne bırakmak. Çok tarif etmeyeyim ki miden bulanmasın ama kahverengi bir oğlan çocuğu doğurdum. Nur topu gibi... Bu arada piç kapıda yırtınıyor hala. Bekle bekle, sürpriz hazırlıyorum sana. Çektim pantolonu, sifonu bile çekmeden çıktım dışarı. Ama içerisi bir kokuyor ki duvarlar çürüdü... Çıkarken de lavuğa bakıp “tadını çıkar” dedim. A... koduğum kimmiş, a... koduğum?

Döndüm masama, sandalyem tam tuvaletin çıkışını görüyor. Adamın tuvalet çıkışındaki yüz rengini tarif mümkün değil. Gülümseyerek bir bira kaldırdım arkadaşa doğru, “iyi geceler a... koduğum” dedim. Yürüdüüü gitti. Dövsem bu kadar rahatlamazdım herhalde...

Cenabı Allah Kenan Evren için de aynı bağırsak hareketini ihsan eyler inşallah.

Smorodina Denilen Şerefsiz Meyve (Artı 21 Felan)

Bak, bak, bak… Ebem zamanında yazdığım bir yazı buldum, nekkadar da pastoral. Genşmiş zeman olur ki, rtükten geçmez... Genşmişiz tabi, normaldir. Küfür bozuyorsa okuma...[more]

Bu smorodina denilen meyveyi ben Türkiye’de görmedim. Yok demiyorum, İstanbul dışında illa ki vardır ve kesin “çiftçi domaltan ” ya da “yavşak üzümü” falan gibi bir isim vermiştir bizimkiler buna ama en azından ben, en azından İstanbul’da, en azından şimdiye kadar hiç görmedim bu meyveyi.

Bir garip meyve Smorodina. Bitkisi sarmaşık gibi, meyvesi üzümü andırıyor ama daha ufak ve salkım salkım değil tane tane oluyor. Sert bir kokusu var, neredeyse kekik kadar sert ve bence yaprakları baharat olarak bile kullanılabilir hatta belki de kurutulmuşu Beyoğlu balık pazarındaki aktarlarda “yavşak otu” adı altında satılıyordur; bilemeyeceğim.

Bugün öğle üzeri bu tanımadığım meyvenin toplanması gerekti, koskoca bahçenin neredeyse tamamında ekili bu şerefsiz bitki. Aslında tamamı kasten ekilmiş de değil. Çeşni olsun diye beş on fide ekilmiş zamanında. Ama bu arsız bitkiler bahçede yapacak başka bir şey de olmayınca üredikçe üremiş. E malum, börtü böcek de pezevengi bunların; onun aşk mektubu buna, öbürünün poleni berikine derken bahçeyi smodorina bürümüş. “Dikkatli ol” dedi Nastya: “fazla sıkmadan tut ve kopar. Çok sıkarsan patlar ve işimize yaramaz". Eywallah, böğürtlen toplar gibi yani.

Bir koca leğen verdiler elime, girdim smorodinaların içine. Gerçekten de olmuşu çok hassas bu meyvenin. Dokunur dokunmaz pörtlüyor ve insanın elini bir anda morumsu bordo ve yapış yapış bir sıvı kaplıyor. Genç smorodinalar mayhoş ama olgun olanları, yani bu elde patlayan sabırsız şerefsizler, oldukça tatlı. Kesif kokularından mıdır yoksa olgunlaşınca çok tatlı oluşlarından mıdır bilemeyeceğim ama bu meyvenin meraklısı da çok. Karıncalar, sivri sinekler (yoksa onlar bana mı geliyor lan?), kımıl zararlıları, -“o ne lan? Tarla faresi mi o”, evet, tarla fareleri ve özellikle de arılar; hem de eşek arıları.

Ben işe koyulduktan kısa bir süre sonra bir tanesi ziyaretime geldi. Önce bir vızıltı, sonra bir baktım ibne arı burnumun dibinde. Yeminle söylüyorum göz göze geldik arıyla; hem de eşek arısı. Her şehir züppesinin yapacağı ilk hareket ne olursa benimki de o oldu: can havliyle bir "back hand" koydum arıya, karşımdaki ağacın gövdesine çaktım resmen. Vızıltı kesildi, bir süre sonra baktım kalktı, ileride dans ediyor; herhalde bir hemcinsinden yardım istiyor. Zira bilirsiniz, bu arılar böyle dans ederek anlaşır. Neler anlattığını tahmin edebiliyorum.

“Hamdi Abi, yetiş abi. Mahsule yine insan dadandı. Abi hişşş, kime söylüyorum bak hiç dinliyor mu? Alo”?
“...”
“İnsan diyorum, mahsule dadandı. Saldırdım ama herif beni pis benzetti, hala gözüm seçmiyor Krom seni inandırsın”.
“...”
“Hamdi Abi!.. Abi ayakta zor duruyorum ben, sen bana iki saattir vals yaptırıyorsun burada. Abi, fena benzetti herif beni, yardım lazım abi. Bak yüzüm gözüm kan içinde ya!"
“Belli gözüm, beyinde de hasar var herhalde. Neyse, sen şimdi fırla, kovandan besili, öhm iri yarı yani, üç tane arı gönder buraya. Söyle Sami'nin ağacın arkasından dolansınlar ki arkadan saldırıp şaşırtalım herifi. Sen de sonra diğer taraftan saldırırsın. Çapraz ateşe tutarız”.
“Tamam Abi. Sami’nin ağacın arkasından gönderiyorum bizimkileri”.
“Aloo, irisinden olsun askerler”.

İyi de elin Ukraynalı arısının adı niye Hamdi? Örümcek için neden Sami adını seçtim ki ben? Şimdiye kadar tek bir Sami tanıdım; düşününce harbiden de örümcek gibi bir herifti. Sıcaktan bilinçaltım genleşti, üst egoma taştı herhalde.

Arının kaçmadan önce o kadar uzun dans etmesinden kıllanmadım değil. Lan acaba bu ibne böcek "bu iş burada bitmez olm. Şimdi siktim belanı, bekle burada” falan mı dedi bana giderayak. Lise biyoloji derslerinde anlatılmıştı bu hayvanların hangi hareketle neyi söylemek istediği ama ben hocanın bacaklarını kesiyordum o sıralar. Neyse, tedbirli olmakta fayda var: "Nastyaa, aerosolü getirsene. Ben kıllandım bu hayvandan”.

Ne diyordum? Haa, cümle hayvanat hastası bu bitkinin. Bu da hayvanlar aleminin petrolü herhalde. Üzerine savaşlar yapılıyor. Karıncalar örneğin, hararetli bir çalışma içerisindeler smorodinaların üzerinde. Bir tanesini bile yuvalarına taşıyabileceklerinden değil, ama her nedense milyonlarca karınca var bu smorodina çalılarının dallarında. Ve benden fena kıllanıyorlar.

“Komtanım bahçeye insan girdi yine?"
“Saldırın, ısırın olm”.
“Bi boka yaramıyor ki afedersiniz. Isırmadık yerini bırakmadık, bana mısın demiyor. Hatta farkında bile değil. Bizi bırak, arı saldırdı biraz önce, hayvana bir koydu, garibim Örümcek Sami'nin ağacına çakıldı. Şuurunu kaybetti, gitmiş Sami’yle sohbet ediyordu en son. Gözümle görmesem inanmam".
“O zaman ilk hedefiniz apış arasıdır, kaşındırın”.

Vay ananı sikeyim. Her tarafım kaşınıyor yine ya. Bu pastoral manzaralar kitaplarda, fotoğraflarda falan görülünce süper de, içine girip yaşayınca hiç de öyle özenilesi, rahat edilesi, relaks yapılası yerler değiller. Bir kere o National Geographic'de falan görüp öykündüğümüz yeşil alanların, çalıların, koruların, ormanların içerisinde her türlü haşaratın bulunduğu hemen hepimiz tarafından göz ardı edilen bir gerçek. Bu haşarat en iyi ihtimalle kaşındırıyor. Hatta içlerinde yakanı, acıtanı, hatta ve hatta öküz gibi böğürteni de var.

Her gelişimde alışık olmadığım bi iş angarıyorlar bana. Geçen yıl da kiraz toplatıp odun kırdırmışlardı. Ben hayatta kabul etmezdim bu yeşil cehenneme girmeyi ama... Geçen yıl buralarda denk geldiğim otlardan kalmıştır kıyıda köşede diye düşünerek razı oldum. Bu mariyuhana bitkisi de en az smorodina kadar arsızdır. Her tarafa salar tohumlarını walla. Ortalığı bir sardı mıydı önünü alabilene aşk olsun. İşte ben de illa ki kıyıda köşede bir iki fide kalmıştır, akşam akşam boş kafayla dolanacağıma sararım smorodinaların içerisinde bir çift kağıtlı aslanlar gibi kafamı yaparım diye düşünerek kabul ettim bu işi. İlla ki vardır buralarda bir yerlerde bir şeyler. Lann, ahanda. Yalnız biraz genç galiba, topaklanmamış daha. Du bakiim, pek de benziyor ama bi yanlış olmasın? diyerek avuçlamış bulundum ısırgan otunu; hatta koklamak için burnuma götürmüş bulundum... Allaam allaaam, elim yanıyor, burnum yanıyor. Geçmişine yanayım. Isırgan otu ile mariyuhana arasındaki benzerliği hiç fark etmemiştim. Şu ana kadar yani.

Nastya geliyor: “cigara sandın di mi”?
- Yoo, çorbasını yaparız biz bunun, çok şifalıdır.
- Şifa ne ki?
- Sittiret. Sen o böcek ilacını versene bana.

“Hamdi Abi, hıırrrrş hırrrş, kimya-sal si-lah... aaaargh...

NOT: Hazreti Sözlük smorodina için frenk üzümü diyor. Benim tahminim pek uzağa düşmemiş yani; ha yavşak üzümü ha frenk üzümü...

Kreschatik diyorum: aloow

Akşamüstü 2 litre birayla başlamışım içmeye, saat 11’e kadar 5 litre tüketmişim. Youtube’dan video seyredip kafa çekiyorum, bir yandan da sitelere mitelere bakıyorum. Saat 11 gibi can sıkıntısı tak dedirtiyor, giyinip çıkıyorum dışarı. Caddenin karşısından ilk gelen troleybüse binip, ver elini, hassske nereye gidiyor lan bu troleybüs, ona hiç bakmadık bak. Neyse, Allahtan istikamet doğru. Kasmıyorum hiç. Troleybüs yarı yolda benim yoldan sapıyor, bana da inmek düşüyor. Atlıyorum bir taksiye: “kreşatik” diyorum.[more]

Kreschatik şehir merkezi. İstiklal / Etiler / Moda karışımı bir yer... Şehrin en hareketli yeri yani öyle söyleyeyim. Haftasonları trafiğe kapatılıyor, millet sokaklarda içki içip dans ediyor, birbiriyle sohbet muhabbet edip bol bol eğleniyor. Bense saatlerdir mal gibi evde oturmuşum… Alla alla… Kreschatik girişinde iniyorum. Fark ediyorum ki ayakta duramıyorum, sallanıyorum. Olmaz bu böyle, buralarda birkaç saat geçireceğime göre öncelikle biraz toparlanmak lazım. Giriyorum bi restorana, bi tas çorba, arkasından bi tabak sıcak yemek yiyorum. Akşamdan beri bira zıkkımlanırken yemek olayını ihmal ettik tabi, ondan çarptı beni bira. Çok sarhoş olursanız aklınızda bulunsun, karın doyurmak iyi gelir.

Toparlanıyorum sanki biraz. Kreschatik’e yöneliyorum tekrar. Yolda telefona kontör doldurmak ve fatura ödemesi yapmak da dahil benim bilmediğim bir ton işe yarayan o otomatlardan görüyorum. Ekranı komple Ukraynaca olduğu için şimdiye kadar hiç cesaret edemedim bunları kullanmaya… Deneyecem anasını satayım. Bakıyom ekranda operatörümün logosunu görüyorum. Ahanda, basıyorum oraya. Ekran değişti, bir ton Ukraynaca yazı geldi. Bırak okuyabilmeyi, harfleri bile seçemiyorum, kafam bi milyon. Yalnız ekranın sağ altında ve sol altında iki ayrı buton var. “Mantıken, burada her ne sorarsa sorsun, “İleri” seçeneğine basmak gerekecektir. İleri de sağda olur tabiyatıynan” diye fikir yürütüyorum, sarhoş mantığı işe yarıyor. Ekrana telefon numaramı girebileceğim bir iletişim kutusu geliyor, giriyorum numarayı, yine İleri olmasına duacı olduğum butona basıyorum. Aletin para koyma gözünün etrafındaki yeşil ledler yanıp sönmeye başlıyor. Anlıyorum ki para istiyor benden şerefsiz. Sokuyorum parayı alete, ekrana 20 grivna şeklinde teyit yazısı geliyor. İleri tuşu olması konusunda beni şu ana kadar yolda bırakmamış tuşa dokanıyorum tekrar. Alet teşekkür ediyor, rica ederim tuşu yok, ayrıca telefonda bi numara da yok… Normalde kontör konulunca teyit mesajı gelir telefona. Bir süre daha bekliyorum, teyit mesajı gelmiyor, hesabıma bakıyorum ve görüyorum ki para hattıma başarıyla yüklenmiş. Sadece operatör bunu bize bildirme gereği duymamış: “ne bildirecem lan, yükleyen kendin değil misin serkeş?” gibi bi durum demek. Peki.

Offf, süper. Artık ver elini Kreschatik… Bir bira kapıyorum kendime yol kenarında bira satan kadınlardan birinden. Oturuyorum bir sigara yakıyorum şöyle, her taraf ışıl ışıl. Banklarda oturup içkisini sigarasını içen var. Sohbet eden var. Yürüyüş yapan var. Tosbağa misali sırtının üstünde dönen bebeler var. Benim midem bulanır lan. Hatta bakarken bile bulanıyor.

Tam karşısı bişi bakanlığı. Yarın buranın Cumhuriyet Bayramı. Zafer Bayramı mı yoksa? Gençlik Bayramı değil, Çocuk Bayramı değil onu biliyoruz. Hmm. Bayram lan işte. Özgürlük günü heriflerin. Yarın burada resmi geçit olacak, geçenlerde provasına denk geldim. Acayip komikti. Asker ve Devlet birbirine gaz veriyor. Yol kenarında birkaç bin asker (Ukrayna ordusunun tamamı yani, hehe) yol boyunca tören kıtası şeklinde dizilmiş. Üniformasındaki yılbaşı çamı dekorasyonundan bir tür general ya da kurmay başkanı v.b. olduğunu tahmin ettiğim insanlar, eski model üstü açık Amerikan arabaları içerisinde, ayağa kalkmış, selam durur vaziyette tören kıtasının önünden geçiyorlar. Askerler de, tam otomobil önlerinden geçerken “huraaa huraaa huraaaa” türü bişi bağırıyorlar, otomobil geçişini tamamladığındaysa susuyorlar. Huraaa sesi otomobille birlikte yolculuk ettiğinden, böyle sağdan sola doğru Dolby stereo bir akışı oluyor askerlerin sesinin. Çok orijinal. Ama bu eski model üstü açık Amerikan otomobili içerisinde ayakta durup asker selamlama şeysi pek orijinal gelmedi bana. Ama tam sniper elite bir durum. İlerden Arena City’nin çatısına sotelenip ördek gibi indirirsin bunları valla. Ama tabi barışçıl bir ülke olduğu için, insanlar birbirinin canına kastetmediğinden, ülkede manyak Türkiye’dekinden az olduğundan vs. vs., devlette de göt korkusu yok. Türkiye’de mümkün mü böyle bişi? Faraza yarın bayram olacak, başbakan ve devlet başkanı buraya geliyor olacak. Millet de böyle sokak ortasında kafa çekip, dans edip, gitar çalacak, şarkılar söyleyecek. Türk’e çok yabancı özgürlükler bunlar...

Dalmış bunları düşünürken sağımda (saat iki yönünde) iki hatunun sırayla beni kestiklerini fark ediyorum. Bi sigara daha yakıyorum, gözümü karşıdaki restorana dikiyorum –ki bu bana kafamı kızlara çevirip kızları işgillendirmeden onların her hareketini görebilecek bakış açısı sağlıyor (çok kaşarım evet), ve gözleme başlıyorum. Evet, yanılmıyormuşuz. Sarışın olanı kesiyor, kesiyor, sonra kafayı çevirirken kumrala bişi söylüyor, sonra kumral kısa bir bakış atıyor, sonra sarışın olan tekrar kesiyor, kesiyor, kesiyor… Sonra tekrar kumral kaçamak bir bakış atıyor. Alla alla… Kesinlikle benimle ilgili konuşuyorlar, ne konuşuyorlar lan acaba? “Ay ablaaa, bunu mu beğendin kız?”. “E fena diil be, yerim ben onu”. “Abla sen herkesi yersin kız motor”. “Kız kel mel ama idare eder, hem kel iyidir kel”.

Neden travesti gibi konuşuyorlar? Lan??? Tufaya gelmeyelim Haluğum? O gazla, sarışın uzun uzun keserken birden kafayı çeviriyorum, lakkk diye yakalıyorum, vesikalık böyle. Transvestite scan initiated (travesti taramasına başlanıyor) diyor beyin, nedense İngilizce. Ayak bilekleri, geçer (ince). Eller, geçer (ufak). Gırtlak, geçer (adem elması izine rastlanmadı). Elmacık kemikleri, geçer. Taramada sap izine rastlanmadı, güzel. O arada göz göze gelmiş oluyoruz tabi, haliyle gülümseniyor karşılıklı. Bunun üzerine kumral da bakıyor, onunla da gülümseniyor. Sonra kalkıyorlar, yürümeye başlıyorlar. Hiç bunlara takılasım yok, diğer tarafta gitar çalınıyor.

Ben de kalkıyorum, aksi istikamete, gitar çalınan tarafa doğru gidiyorum. Yolda 4 kutu bira daha alıyorum. Gitar çalan gruba yazılıyorum. Bira ikram ediyorum, tanışılıyor, sohbet ediliyor kısaca. O arada “ne çalalım sana” diye soruyorlar, “çalın kafanıza göre bana her şey uyar” diyorum. Öylece başlayan muhabbet devam ediyor, bir ton bira daha içiliyor, sayı giderek artıyor, 20 kişiyi falan buluyoruz. Sonra yoldan geçen iki Amerikalı duruyor, onlarla da tanışıyoruz. 20li yaşlarındalar. Sarışın olanın adı Alex’miş, İslami terörist tipli olanın adı piiceymi ceypii mi neymiş. Nefret ederim ad yerine kısaltma kullanan insanlardan. Robot adı gibi ne lan o öyle? Adı kesin Jamal’dır, söylemeye utanıyordur –var böyle bişi şu aralar… Birkaç biradan sonra Alex “kaçmadan önce ben de size bişi çalayım” dedi, çal dedik. Batı Vircinya dolaylarından “Amanın da benim batı vircinyam cennet yarısı” şeklinde başlayan, fakirin ezbere bildiği bir kamyoncu türküsü çığırdık birlikte. Şansa bak, bu kafayla söyleyebileceğim tek country parçasını çaldı herif… Ve ben şarkı söyledim… Belirtmeye bile gerek yok, dağılanlar oldu. Tekrar çekirdek gruba kadar düştü sayımız –bet sesimden ötürü...

Bir ara polis geldi. Efendice kimlik sordu. Aslında tam olarak “belgeleriniz” diye sordu. Ehliyet ruhsat mı? Belge tercihiniz var mı? Pasaport var, verdik. İnceledi, turist olup olmadığımı sordu, oturumu gözüne soktum, teşekkür etti. “Narkotik var mı?” diye sordu, sağ cebimi gösterip “eroin burada”, solu gösterip “kokain burada”, gömlek cebimi gösterip “LSD burada” dedim. Anladı ki narkotik yok, olmayışından da dertliyiz. Gülüşüldü.

Başka biralar da içildi, sohbetler edildi, sabah üç olduğunda gençlerle vedalaşıp, geldiğim zamankinden bile sarhoş atladım taksiye, döndüm eve vurdum kafayı yattım. Olmoooost heeevııııın vest vircinyaaaaa…

Arif'e Referans

10 Haziran tarihli e-posta mesajınızdan Arif’in saygıdeğer şirketinizde “üretim müdürü” gibi ciddi sorumluluk, özveri, bilgi ve beceri gerektiren bir pozisyona aday olduğunu ve beni bu konulardaki yeterliliklerine kefil ve referans olarak göstermiş bulunduğunu öğrendim. Arif’in beni kendisine referans olma şerefine layık gördüğüne şaşırdığımı itiraf etmeliyim.

Arifi de ailesini de yakinen tanırım. Hatta ben kendi piçime bile evladım diyecek kadar yaşlı olmamakla birlikte, Arif piçine evladım desem yeridir.

Arif anne tarafından Ankaralıdır. Doğumundan geriye doğru 1 yıllık süre zarfında annesi –kendi beyanına göre, 1 kanguru, 2 karıncayiyen, 2 marmozet maymunu ve 1 krokodil hariç güney yarım küreden hiç kimseyle yatmamış olduğu için Arif’in baba tarafından kuzey yarı küreli olduğundan da neredeyse eminiz.

Annesi Bentderesi kerhanesinde “grup seks” ürününü ilk lanse eden ve bu şekilde müşteri servis süresini ortalama %25 azaltıp müşteri başına vizite ücretini %30 arttırarak ciroda %60’ın üzerinde artış sağlamış Alman Nesrindir. Nesrin paraya ihtiyacı olduğu bir dönemde müşterileri çifter çifter almaya başlamış, normalde vizitesi 20 lirayken her birinden grup fantezisi adı altında 25 – 30 lira tahsil edip, ikisinin işini 20şer dakikadan toplam 40 dakika yerine, ikisi-bir-arada 30 dakikada görerek bok gibi para kazanmıştı. Elbette Nesrin işletmeci değil, bildiğiniz orospu olduğu için amortisman payı diye bir şeyden habersizdi. Yıllar sonra follofoş olmuş götünü devlet hastanesine toplatabilmek için yeşil karta ihtiyaç duyacak, geçim derdinden tek evladını –genç yaşında, eskiden kendi müşterisi olan Nuri Alço sıfatlı adamlara üç otuz paraya peşkeş çekecekti…

Arif’in bugün sahip olduğu üstün üretkenlik-odaklı işletmeci zihniyeti rahmetli annesi Alman Nesrin’in genetik mirasıyken en ağır çalışma şartlarında “daha! daha!” diye haykıran hard-working kişiliği ise Arif’e Nuri Alço’larla yaptığı bu teşriki mesailerinin hediyesidir.

Tahminimce Arif iyi huylu, iş birliği ve grup, yani ekip, çalışmasını seven, kendi kendini ve çalışma arkadaşlarını motive edebilen, üyesi olduğu ekibe değer katabilen, birlikte çalışmaktan zevk alacağınız bir çalışma arkadaşı olacaktır.

Belirtmekte fayda olduğunu düşündüğüm tek olumsuz husus Arif’in unutkanlığıdır. Arif bir zenci müşterisini (af buyurun) oral yoldan mutlu ederken, ön beyin lobuna içerden içerden aldığı darbeler neticesinde bellek becerilerini ciddi ölçüde kaybetmiş olmalı ki orospu çocuğu hiç utanmadan beni referans gösterebiliyor.

Zira 2004’ün parasıyla 1000 TL gibi bir çeviri parasını bana ve o tarihteki ortağıma takıp sırra kadem bastıktan sonra, kalkıp beni bir de referans gösterebilecek göt ne Arif’te ne de başka bir insan evladında yoktur.

Bu fırsatı bana verdiğiniz için teşekkür eder, saygılarımı iletirim. Ayrıca, iş görüşmenizde bizzat hazır bulunabilmem ve görüşme bittikten sonra Arif’le hasret giderebilmem açısından mülakat yer ve saatini bana da bildirmenizi saygılarımla rica ederim.

dinen cinsel ilişki dil ile yalama

Her gün çeşitli aramalar sonucu siteme düşen google silahşörleri oluyor. Site istatistiklerinde görüyorum ne aratmışlar, neler aratmışlar, nasıl düşmüşler buraya ve merak ediyorum o aramaların hikayesini.

Şu ana kadar beni en çok dumur eden aramalardan bazıları şunlar:

amı genişleyen karı

Google’da aratıldığında ilk sayfanın 10. linki olarak çıkıyorum. Karı lafı bolca geçiyor sitemde. Bir yerlerde de genişleyen geçmiş. Toi Mon Ami Mon Amour yazısındaki (fransızca) Ami de Googlebot’a amı çağrıştırmış olsa gerek, böyle arayıp düşenler oluyor… Google’ın beni bu arama ifadesinde listelemesinin arkasındaki mantığı anlamak kolay ama milletin “amı genişleyen karı” ihtiyacını ben anlayabilmiş değilim. Hani çok pardon, ayıp kaçacak ama, o organın dar olanı makbul değil midir? Arayan arkadaşlar kendilerini Rocco Siffredi falan sanıyor herhalde…

molped nasıl kullanılır

Bu ifadeyi arattığınızda, Google’da ilk sırada benim site çıkıyor. Sebebi şu yazım. Demek ilk adet gören genç kızların uğrak yeri olmuşuz. Amanın kocaman olmuş da artık adet falan da görürmüş. Annesine sormaya utanır, internetlerde araştırırmış molpedin nasıl kullanıldığını. Maşallah. Yalnız, molped üreticisi firmanın kendi internet sitesine bu başlıkla bir sayfa eklemesi şart. Çünkü her gün en az bir iki kişi düşüyor siteme bu arama sonucu. Bu toplumsal ihtiyaca kulak verilmeli.

taş gibi karılar

Eskiden beri okuyanlar bilir bu başlıkta bir yazım var benim (bkz: Ortaparmak - Taş Gibi Karılar). Google’da bu aramayı tırnaklı yaparsanız ilk sayfanın 5. linkindeyim, yok tırnaksız yaparsanız 87. sayfada falan çıkıyorum. Siteye düşenlerin çoğu aramayı tırnaksız yapmış tipler. Demek ki beni taa 87. sayfada bulmuşlar, tıklamışlar. Adamlardaki azme bak. 87 sayfadaki her linke tek tek tıklayıp bana kadar gelmişler (taş gibi karı 87. sayfada da olsa bulunuz).

tavuklar ne zaman gürüke yatar

En anlam veremediğim arama bu… Gürük ne onu bile bilmiyorum, bilmediğim bir kelimeyi sitemde kullanmış olmama imkan yok. İnatla inceledim, araştırdım, bu sitede (şu ana kadar) gürük kelimesi hiç kullanılmamış. alla alla…

dinen cinsel ilişki dil ile yalama

Bu arama, bu yılın bombası olabilir. Hikayesi nedir acaba? Herhalde imamın birinin karısı imam efendiden oral seks istedi de imam efendi de oralın caiz olup olmadığını araştırıyor. “Rıfkı Efendi bunca yıllık helalinim, bi gece olsun dillemedin beni. Herkesin kocası dilliyor, bir benim kukum kuru”. İmam efendi de “töbe estaafirullah” diyerek google’a mı danıştı acaba? Bir de yalamanın dil ile olması şart. Dikkat edin el ile yalama, göz ile yalama vs. ile ilgilenmiyor imam efendi. İlle dil ile olacak.

diğer yarı komik aramalar

Sırasıyla: türksen öğür değilsen itaat, dal daşşak gezme videosu, molped sosyal sorumluluk, dinde akredite, kurbağa prensi kim sikti ve küfürlü xmen.

İfrat ile Tefrit

Ne ki la o? Di mi?

İfrat ile Tefrit, öyle “yecüc ile mecüc”, “Leyla ile Mecnun”, “Kerem ile Aslı”, “Aslıyla Sureti” falan gibi bir çift alengirli ad ya da alengirli bir çift adı değil. İfrat ile tefrit “çok fazla” ve “çok az” demekmiş. Kısacası her şeyin bokunu çıkaran tiplere “ifrat ile tefrit arasında gidip geliyor” denilirmiş. Faraza bi gün parayı saçıyorsun, Bahamalar’a kadar uçak, Bahamalar’da otel + plaj kapatıyorsun, Paris Hilton’u oryantal oynatıp General Motors hissesi basıyorsun. Devrisi gün tasarruf olsun diye bokuna yumurta kırıp yiyorsun. İşte öyle bir ruh hali. Bipolarlar’da olurmuş. Bir de “borderline kişilik bozukluğu” olan kişilerde olurmuş. Borderline kişilik bozukluğunu “sınırda kişilik bozukluğu” diye Türkçeye çevirmişler, sonra yeterince afili bulmayıp ilk kelimesini İngilizce bırakmaya karar vermişler. Literatürde “borderline kişilik bozukluğu” olarak geçiyor.

Ben blogumda alıntı sevmiyorum. Şimdiye kadar alıntı yapmadım, yapanı sevmem, yaptıran da gözümde toptur… Ama Ekşi Sözlüğün Escartes isimli kullanıcısının “borderline kişilik bozukluğu” ile ilgili yazdıkları acayip hoşuma gitti. Buraya aynen alıyorum (top da senin beybabandır):

"belki de normal olan biziz? " sorusunu rahatlıkla sorduran kişilik halidir. bir bozukluk ya da cıvata atması değildir; bir kişiye her şeyi çok bilen psikoloji ilmi tarafından "borderline" tanısı konduysa, bu kişinin köküne kibrit suyu sıkılmasından başka terapi yolu yoktur! örneğin a clockwork orange romanında ve filminde kullanılan dahice(!) yöntem tek çaredir. o kişinin içinden kendi kişiliğini, kendi "ben"ini söküp atmadığınız sürece, siz onlara "hasta/kişilik bozukluğu var", demeye devam edeceksiniz; bilime kanıp da, güvenen borderline'lar da hasta ve kendilerinde kişilik bozukluğu olduğuna inanmaya devam edecekler.

ota boka borderline diyen amerikan psikiyatrlarının "kendi ürettikleri sisteme uymayan" başıbozuklar için uydurduğu ve dünyaya pazarladığı bir zırvadır borderline kisilik bozukluğu. 20yy.'ın son çeyreğinden (ya da ikinci yarısından) itibaren üst orta sınıf burjuva ailelerin rahatta yaşayan ama modern hayatta mutluluk bulamayan çocuklarına teşhis koymak için uydurulmuş bir tanımdır. sonrasında vaka çalışmalarıyla içine biraz aşırı uç, biraz sürekli yalan söyleme dürtüsü katılarak, üstüne de "her daim intihara eğilimlidir" sosu dökülerek 'service' edilmektedir. teşhisi konanlar da afiyetle yemektedirler. "vay be sınırlardaymışım ben demek ki!"

yok arkadaşım öyle bir şey! ben illa sizin sisteminize uyumlu bir parça olmak zorunda mıyım? aykırı düşünemez miyim? aykırı düşemez miyim? aynı şeyleri, aynı dozalarda arzulamak zorunda mıyım? hem çivisi çıkmış bu dünyada sürekli bir sevgi arayışında olmayacağım da, nerede olacağım? güneş doğduğunda mutlu olacağım ve battığında hüzünleneceğim elbette akşam çöküyor diye; bunun neresi garip? 2000 yıl evvel göktanrıya, güneşe tapıyorduk ya, ne oldu şimdi? kapitalizm herkese neyin ne kadar tüketileceğini söylüyorken, ben onun koyduğu sınırları zorluyorum diye mi hastayım? size ne arkadaşım benim alkole, sekse veya bağımlılık yapan herhangi bir şeye düşkünlüğümden? düşeceksem ben bunu bilirim zaten, sana ne? durmak istediğim yerde de dururum. hem de senin kapitalizm tarafından pohpohlanan tüketim çılgınlığına ket vuramayacağın açık yürekliliği göstererek dururum. çünkü sen sistemin bir parçasısın, ama ben değilim. ne zaman doğacağıma karar veremedim belki ama bu dünyadan ne zaman gideceksem buna ben karar verebilirim. oysa sen bunun düşüncesinden bile korkarsın. benim korkmamamdan daha çok korkarsın ve bu yüzden bana bozuk/hasta vs. yaftası yapıştırırsın. çünkü sana göre ve sisteme göre normal sensin.

peki ya 'normal' olan bizlersek? bu hayat gerçekten akışına göre yaşanmayı hak ederken onu korselere soktunuz ve şimdi birileri korseyi kabul etmiyor diye anormal oluyor öyle mi? asıl köpek gibi aşık olduğu insan tarafından reddedilince buna kızmak, kudurmak normaldir! siz demokrat yaşamlarınıza öyle sıkı sıkıya sarılmışsınız ki aşkın gerçek yoğunluğunu, tutkusunu unutmuşsunuz. reddedilen kişi kendini çok üstün bir kişilik olarak gördüğü için hiddetlenmez. aşkının, hislerinin bi-zati kendisine değer verilmediği için hiddetlenir. "bırak şu orospuyu! sana kız mı yok?" bir kız tarafından reddedilen erkeğin en kolay avunma/avutulma cümlesidir; böbürlenme değil.

her neyse, konuyu toparlayamayacağımız kadar dağıtmayalım.
bu başımıza sarılan borderline belası yakında borderline mağdurları derneğini kurduracak kadar ileri gitmektedir; ben bundan korkarım...

Rengarenk temalar yüzünden gözümü bozmak pahasına Ekşi Sözlükte okuyam diyenlere link: Burada

Söylemesi hoşuma gittiği için bipolarlar bi polarlar, bi polarlar ki parmaklarını yirsin.

A Tribute to John Belushi Bölüm 2

Aslında aşağıdaki John Belushi'nin en beğendiğim performanslarından biri değil. Ama NBC neredeyse bütün video paylaşım sitelerindeki John Belushi kliplerini kaldırtmış. Yerine de kendi telifleri kapsamında yayınladıkları klipleri koydurmuş. Elbette o telifli videoları Türkiye'den seyretmek mümkün değil... Açmaya çalışınca bu video Türklere bi beden bol uyarısı çıkıyor... Üstelik çekim de çok süper değil, televizyondan kaydedilmiş. Televizyondan da dediysem, televizyonun dışından ağrı video kamera tutmak suretiyle, bir nevi CAM-RIP gibi kaydedilmiş. Ama yine de fikir verecektir... Adamın anlattıklarının çevirisini de koydum aşağıya... Bir kültürel not bu arada: İrlandalı Şansı, Amerika'da götünden bal damlıyor anlamında kullanılır. İrlandalılar şanslı olurmuş hesapta...

Jane Curtin: Evet sayın seyirciler. Yine bir Aziz Patrick gününde birlikteyiz ve John Belushi bizlere İrlandalı Şansı’nı anlatacak.

John Belushi: Teşekkürler. Çok teşekkür ederim. Evet, yine yılın o günündeyiz. Aziz Patrik günü geldi de geçiyor bile. İrlanda’nın çocukları günün sefasını sürüyorlar. İrlanda denildiğinde aklıma pek çok renkli deyim ve ifade geliyor. Örneğin: “en güzel sabahlar senin olsun” (top of the morning to ya), “blarney taşını öpmek” (kissing the blarney stone), “şeytan öldüğünü öğrenmeden bir saat önce cennette olasın" (may you be in heaven an hour before the devil knows you're dead), “seni sikimle döverim” (I'd like to smash you in the face with my shillelagh),  "Danny-boy" (Amerika’da İrlandalılara deniyor), "Begorra" (eywallah türünden İrlandalılara özgü bir teşekkür biçimi), vs. vs. Ama İrlandalı denildiğinde çoğu kişinin aklına ilk gelen ifade İrlandalı Şansıdır.

İrlandalı Şansıymış. Tabi. Diyelim ki İrlanda’da bir bardasınız, hah, İrlanda’da herhangi bir yerde, bir barda. Adamın biri yanınıza geliyor ve diyor ki: "O duyduğum tik tak sesleri bombadan mı geliyor yoksa?" Ve GÜM!!! İç organlarınız tavana, beyniniz caddenin karşısındaki otomobilinize yapışıyor. Al sana İrlandalı Şansı. Bırakın bu işleri. Kimi kandırıyorsunuz?

Gelin İrlandalının kötü şansından bahsedelim biraz da, olur mu? Mesela PATATES KITLIĞI!! Nasıl? Onları korkutur değil mi? Eee, korkutması da lazım. En başında Amerika’ya geliş sebepleri de bu değil mi? Patates tarlasında ırgatlık yapmamak için. İşte o yüzden Amerika’ya gelip burada politikacı, rahip, polis oluyorlar. Şans? Tutma beni…

(konuştukça daha da sinirlenir ve coşar)

Bir ahbabım var, adı Dan Sullivan. Sapına kadar İrlandalıdır. Sık sık birlikte kafa çekerdik. İki duble attıktan sonra İrlandalı korsan oluverirdi. Anlıyor musun? Sizce şansı var mıydı peki? Bir gün arabası çalındı. Geri zekalının sigortası da yok, ruhsatı da yanında değil… Üstüne üstlük bir de sarhoş olduğu için hapse giriyor. Daha sonra kafayı sıfırlamak için Hindistan’a mı Nepal’e mi ne gidiyor. Ve annesi ölüyor. Buna telgraf çekiyorlar, diyorlar ki annen öldü kalk cenazeye gel. Annesinin cenazesi... Adamımız da Hindistan’da veya Nepal’de. İşte lotus oturuşunda kutsal ineklerin böğürmesini dinliyor. Atlayıp geliyor, Amerikan Gümrüğünde uyuşturucu trafiği yapmaktan alınıyor. Taşımak değil, bulundurmak değil, trafiğini yapmak! Yani adamın anası ölüyor, anasının cenazesine geliyor, gümrükte bir de bakıyor ki meğer altına 25 kilo siyah Tibet esrarı zulalamışlar… Şimdi bu kötü şans değil, bu SALAK ŞANS. Hatta bunun şansla da alakası yok, bu herifte gram beyin yok bence. Önce sarhoş olduğu için sonra keş olduğu için tutuklanıyor. Peki sonra ne oluyor? Bana sormayın, gidin Sullivan’a sorun! Sonra ne oluyor?! Sullivan beni arıyor: "Dostum sınırda paket oldum. Kefalet olarak 5 bin dolara ihtiyacım var" diyor. Dedim ki, dedim ki: "Beş bin dolar mı?!? Oğlum ben hayatım boyunca beş bin doları bir arada görmemişim. Benden isteme git anandan iste!!!" (yana döner) ki bu hiç söylenmeyecek gayet salakça bir şeydi çünkü adamın anası yeni öldü. (yüksek sesle tiradına devam ederek) Şimdiyse, bu sarhoş İrlandalı esrarkeş anasının eşşek cennetini boylayışı ile ilgili gafımdan dolayı beni öldürmek istiyor! Olaya bak. Bir tek şey kesin! Bir tek şey!!! Analarına çok düşkünler, aman allahım, şu İrlandalılar ve anaları. Anam şöyle, anam böyle. (tam John Belushi’den beklenecek şekilde elini kolunu sallamaya başlayarak) Ah benim İrlandalı anam! İrlanda cennet olmalı, çünkü benim anam bir melek.. aaahhhhh! aaaahhhhhhh!!!