Kabak Çiçeği Gibi Açilmiş Saçilmişsun

Aristo Piyade Onbaşı Kamil (bundan böyle kısaca “Kamil”) sorar: Komtanım şimdi biz 1937’de felan bi Dersim Katliamı yapmışız Türk’ler olarak. Şimdi bunun kefareti olarak bi kas gevşetici alıp, Tayyibe uyup, kıbleye doğru domalıp kıçımızı jelleyip afedersiniz Kürtlere vermemiz icap etmez mi?

Komtan: Bak evladım, IQ puanı penis boyunun altına itilip kalmış, oyunu bir çuval kömüre satan AKP seçmeni çocuğum, madem ki Tayyip Erdoğan Fetullah Gülen’e sorar gibi sordun, cevap vereyim:

Şeyh Sait'e kadar tüm benzeri isyanları kanla bastırdık. Dersim'i neden kanla bastırmayacaktık ki? Dersimde kan akmış olması garip değil. Terör nedeniyle kan akmış (ve akacak) olması da garip değil. Garip olan Türkiye Cumhuriyeti'nin bunca zaman sonra tavır değiştiriyor olmasıdır. Ben açıkça, bundan rahatsız oluyorum. Ben Kürtlerin (ve tüm T.C. vatandaşlarının) tüm haklarının garanti altına alınmasından yanayım. Ama PKK'ya zerre hoşgörü gösterilmemesi taraftarıyım. Her PKK'lının idam edilmesi dileğimdir.

Kamil: Peki Komtanım malum parti barış diyor, siz hoşgörü gösterilmesin diyorsunuz.

Komtan: Bence bu aralar, şu yakınlarda, artık, nihayet her Türkün faşist ve her bölücünün bölücü olması gerekiyor. Sağlam bir paylaşalım bakalım kozumuzu. Askeri önlemden söz etmiyorum. PKK sempatizanı Kürt komşunun kapısını çalıp, gözüne kahvaltı bıçağı sokmaktan, halk tarafından yürütülen bir sivil katliamdan bahsediyorum. Bir Kristal Gece paklar bizi. Ve hamdolsun oraya doğru da gidiyoruz. Benim kınam hazır, kahvaltı bıçağım da.

Kamil: Hepimiz Mahzun türküleri söylesek hep birlikte “hepiimiiiiiz kardeşiiiiiiz” diye, hoş bir mutlu son olmaz mı? Cannes’da ödül almaz mıyız? Hatta Nobel Barış Ödülü(*)

Komtan: Naif olmayın arkadaşım. Vatan için ölünür, öldürülür. Üzücüdür; ama vatan böyle savunulur... Maalesef... Çok demokratız, çok "insan hakları savunucusuyuz" hepimiz. Ama maalesef, bugün bu topraklarda bir nebze özgür yaşayabiliyorsan bunu milliyetçi / kafatasçı / faşist / eli kanlı katil dediğimiz tiplere borçluyuz... Fatih İstanbul’u açılımla almadı; kanla aldı. Atam işgali açılımla denize dökmedi, kanla denize döktü. Bu vatan da (bu vatan olarak kalacaksa şayet), açılımla değil, kanla huzura erecek.

Kamil: kanla huzura ermek?

Komtan: Çelişiyor gibi görünebilir, ama öyle. Doğanın kanunu budur. Öl ya da öldür. Bu kadar. Avlan ya da av ol. Bu kadar. Bu adamlara karşı yumuşadığın zaman kaybedersin. Bölünmeyeceksin. Bölmelerine de müsaade etmeyeceksin. Klişe olacak ama, örnek: Yugoslavya. Klişe olacak ama, örnek: eski Sovyetler. Hele ki Sovyetler...

Dallama Ergen (Parazit): zaten hayvan kalmak icin evrimlestik... "daldan niye indik ki, hatta sudan niye ciktik ki?" cumlesi simdiye dek hic bu kadar anlamli olmamisti. Doganin kanunuymus, yemisim doganin kanununu… hayvanlığınızla mutluluklar.

Komtan: Hayvan senin beybabandır. Niye durduk yerde küfrediyorsun ki üstü kapalı üstü kapalı. Mamafih senin baban hayvan, ben de hayvanım. Ama sen "hayvanlığınızla mutluluklar" derken küfrediyorsun eşşoğlu eşek. Ve her kim ki burada bana "biz artıkın hayvan değiliz, evrildik bok olduk sik olduk medeniyiz biz" der, o dallamanın bana şunu izah etmesi lazım öncelikle: e be pezevenk, madem evrildin, neden hala mayınla, atom bombalarıyla, napalmle, AK47yle vırtla zırtla bölgeni işaretliyorsun acaba??? Medeni oldun da ne oldu? Sadece öldürmenin daha teknolojik biçimlerini icat ettin. Evrilmişmiş.

Kamil: Komtanım, bu sizin uygarlık tarifiniz mi yoksa arkaik bilgilerden mi bahsediyorsunuz? Avlan ya da av ol, öl ya da öldür falan.

Komtan: Arkaik falan hikaye. Tabiat bu. O arkaik falan senin kendi kafanda yaratmış olduğun bir takım sınıflandırmalar. bunun cilalısı cilasızı taş devrisi tunç devrisi yok. Avlan ya da av ol. Budur.

Kamil: Tüm bu söyledikleriniz bir önceki Bill Hicks yazınızla çelişmiyor mu?

Komtan: Bilmem. Çelişiyor mu?


(*) Adına barış ödülü verilen bu Alfred Nobel götünün dinamiti bulan adam olduğunu biliyor muydunuz?

Dürrük Cumhuriyetinde Askerlik Sorunsalı

Hoş geldin bilader. Bi çay al kendine ordan, geç otur şöyle. Bu format öyle kolay bitmeyecek, bari biraz geyik yapalım. Mekan kaave, ders hayat bilgisi…

Konumuz: Dürrük Cumhuriyetinde Askerlik.

Bilindiği gibi Dürrük Cumhuriyetinde askerlik bugüne kadar tartışmaya açık bir konu değildi. Ancak Dürrük Cumhuriyeti, yakın zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde eline alınca (dava dosyasını hehehe) artık bu konu da tartışmaya açıldı. Vatana millete hayırlı olsun. [more]

Aslında Dürrük Cumhuriyetinde askerlik konusu halen çok hassas, hatta tehlikeli. Karşıyım derseniz yandınız. Üstü kapalı bir biçimde "vicdanım elvermiyor" dediğinizde askerlik süresinin 6-7 katı süreyle mahpuslarda sürünürsünüz. Taa ki o vicdan elvermeye başlayana kadar... Allahtan Dürrük Cumhuriyetinin, vicdanı her şeye elveren vatandaşları da var; vatan savunmasız, paşalarımız uşaksız, ordu evlerimiz garsonsuz, tuvaletleri temizlikçisiz kalmıyor.

Demem o ki Dürrük Cumhuriyetinde askerliğe açıkça muhalefet en tehlikeli konulardan biri. Bir ifade suçu. Allahtan Dürrük Cumhuriyetinin zorunlu askerliği kayıran yasaları var…

Ama bu bizi bağlamıyor, bizler Türkçe okuyup yazdığımıza göre muhtemelen (ve hamdolsun tanrıma) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyız. Biz burada Dürrük Cumhuriyetinden konuşuyoruz ve DÜRRÜK CUMHURİYETİ YASALARI BİZ TÜRK VATANDAŞLARINI BAĞLAMAZ... Bu konuyu açıklığa kavuşturduğumuza sevindim…

Konuşma çocuğum aranda… Düşünce suçu değil; ifade suçudur doğrusu. Kimse düşüncelerinden ötürü suçlanamaz. Dile getirilmeyen düşünceden hiç kimsenin, dolayısıyla kanun uygulayıcıların haberi yoktur, olamaz. Düşünce ancak ifade edildiğinde (o da Dürrük Cumhuriyetindeki gibi çağdışı düzenlerde) suç sayılabilir. Tırsma, yoklama kağıdını yemen gerekmiyor. Kimse seni zindanlarda çürütmeyecek. Ayrıca bir düşüncen varsa korkmadan, delikanlı gibi ifade edeceksin; mevcut düzen içerisinde bir cezası varsa aslanlar gibi onu da yatacaksın. İsmail Beşikçi'nin dediği gibi.

Evet konumuz Dürrük Cumhuriyetinde askerlik sorunsalı. O taktirde öncelikle askerlik konusunu bir açıklığa kavuşturalım.

Askerlik Nedir?
Dürrük Cumhuriyetinin her karış toprağı dedelerin, ataların kanı ile sulanmıştır. Dürrük Cumhuriyetinin üzerinde kurulu bulunduğu o sanal vatan toprağı, o harddiskin her baytı kutsaldır. Savaş durumunda savunulması gerekir. Her Dürrük Vatandaşı o ülke için seve seve canını verir, vermelidir: gerekirse binlerce kere... O zaman Dürrük Cumhuriyetini savaş ve benzeri tehditlere karşı müdafaa edecek fertlere, saldıracak şaşırmışların kafasına sıkacak aslan gibi neferlere gereksinimi vardır. İşte askerlik bu gereksinimden kaynaklanır. Yani askerlik gereklidir, şarttır, faydalıdır, hatta zaruridir.

Peki, vatanın bu savunulma ihtiyacı nasıl karşılanır? Bunun birkaç yolu var ama en makul görüneni güçlü, çağın teknolojileri ile donanmış, çevik bir orduya sahip olmak. Aslanlar gibi bir ordu yani. İşte bu noktada ordu, yapılanmasına göre iki kategoriye ayrılıyor: Profesyonel Ordu ve Profesyonel Olmayan Ordu (amatör, yani telmaşa ordu). Bu konuyu didiklemeden önce gelin şu profesyonel ve profesyonel olmayan (amatör, telmaşa) kavramlarının ne anlama geldiği ile ilgili bir zihin jimnastiği yapalım.

Profesyonel nedir, Amatör nasıl olunur?
Ben mütercimim (çevirmen, dana!..). Hayatımı bir başkasının yazdıklarını yazmadığı bir dilde yazsaydı yazacağı şekilde o yazmadığı dilde yazarak kazanıyorum. Bu alana yatılmış yatırımlarım, yapılmış yapırımlarım var. Hayvan gibi bir kütüphanem var mesela, yüzlerce kitap. Tanımayanlar soruyor, okuyor musun bunları? Her gün. Ben ve şirketim bir takım odalarda falan kayıtlıyız: ben mütercim, şirketim çeviri şirketi olarak. Çeviri işi için kullandığım teknolojim, yazılımlarım zartım zurtum var. Bok gibi para verip aldım. Neden? Çünkü bu işten para kazanıyorum. Bu işte o kadar iyiyim ki insanlar bu işi yapayım diye bana para ödüyorlar. Tıpkı size, arkadaşlarınıza, tanıdığınız tanımadığınız milyarlarca insana bir işi profesyonel olarak yapsınlar diye para ödedikleri gibi. Sözlükler ne der bilemem (sözlük deme bana). Ama bence Profesyonel (kendine yakışanı giymektir ehehehe)… Sululaşma, susermisin nesin.

Evet, Profesyonellik, bir işi, o işten para kazanabilecek kadar iyi yapabilmektir. Vurgundan bahsetmiyorum. Sürekli olarak bir işten (ve sadece bir tek o işten) gelir sağlayabiliyorsanız Profesyonelsiniz işte. Okkadar.

Ben amatör fotoğrafçıyım. Boş zamanlarımda deklanşöre basıyorum yani. Yüzlerce, binlerce dolarlık SLR fotoğraf makinelerim, onlarca objektifim, filtrem, karanlık odam falan yok. Almadım. Bu konuda kayda değer bir eğitimim de yok... Amatörüm işte. Neden amatörüm peki? Lan kim alır olm benim fotoğraflarımı? Satamam ki ben bunları. Aç kalırım; karnımı doyuramam. İyi yapıp yapamamak değil konu. İyi, hatta çok iyi amatör fotoğrafçılar da vardır. Ama sadece fotoğrafçılıktan para kazanmak, bu işte kariyer yapmak (her işte olduğu gibi) büzük ister canım. Yani ben bu işi karnımı sadece bu işten doyurabilecek kadar iyi yapamıyorum. Bunun nedenleri tartışılır. Bu işe yatırım yapmamışım, eğitim almamışım, işin sanatını bilmiyorum… Uzar gider bu liste. Kısaca, fotoğrafçılığı karnımı sadece bu işten doyurabilecek kadar iyi yapamadığıma göre "amatör" fotoğrafçıyım ben...

Demek ki profesyonel alt metinde "bir işi layıkıyla yapan" anlamına gelirken amatör de bir işi yeterince iyi yapamayan demekmiş (acemi, telmaşa vs.). Bunu yazın bi kenara, ileride kullanacağız.

Tamam, da Profesyonel Ordu Nedir?
O zaman, "profesyonel ordu askerlik sanatını sadece o işten ekmek yiyebilecek kadar iyi yapan askerlerden kurulmuş ordudur" önermesi doğru mudur? Kanımca evet.

Profesyonel ordunun örnekleri çok var dünyada. Bakınız Amerika. Öttürüyor adamlar. En pahalı teknolojiyi kullanıyorlar, en güçlü silahları… Bu en güçlü silahları kullanacak askerler de elbette çoooook uzun eğitimlere tabi tutuluyorlar. Adamlar askerlik olayını ciddiye alıyorlar kardeşim. Bu işten ekmek yiyorlar yani: hem fert hem de ülke olarak dikkat ediniz.

Amatör Ordu Nedir?
Telmaşa ordudur. Geçim için bu işi yapmaya kalksa karnını doyuramayacağı gibi üstüne üstlük bir de kendini öldürtecek acemilerden kurulu ordudur. Tıpkı Dürrük Cumhuriyetinde olduğu gibi... Dürrük Cumhuriyetininki karma bir ordudur aslında. Hem profesyonel hem de acemi, birden fazla unsur barındırıyor bünyesinde yani. Bir kere Dürrük Cumhuriyetinin subayları askeri akademilerde, askeri okullarda okumuş profesyonellerdir. Adamlar işin sanatını bilirler. Ancak Dürrük Ordusunun er ve erbaş kadrosunun hemen hemen tamamı telmaşa askerdir.

Nasıl Yani?
Şimdi şöyle: Sivilde overlokçuluk yapan, sokak süpüren, beyin ameliyatı yapan, çevirmenlik, fotoğrafçılık, avukatlık, bankacılık vs. yapan ve/veya (mektepli olsun alaylı olsun) başka işlerin eğitimini almış kişileri Dürrük Ordusu alır. 5 hafta eğitime tabi tutar. "Asker oldun bravo!" der ve savaş zamanında cepheye, barış zamanında da eeeee… Bi Dakka, bu konuya gelicez birazdan.

Ne iş yapıyorsunuz siz? Bu iş için okulda ve/veya iş hayatında kaç sene eğitim aldınız? Benim çevirmenliğimin arkasında 10 sene kadar bir tecrübe ve uzuuun bir dil eğitimi var. Şuradaki arkadaşım bilgisayar teknisyeni. İki sene üniversite eğitiminin ardından 8 sene özel sektörde çalışmış, mesleki eğitimlere, sertifika programlarına katılmış ve teknisyen olmuş. Üniversite eğitimi gerektirmeyen işlerin de layıkıyla yapılması için çok uzun eğitimler gerekiyor. Konfeksiyon atölyesinde çırak olarak işe başlarsınız, parça-başı çalışan usta bir makineci olana kadar senelerce uğraşmanız, parmağınızı makineye kaptırmanız, ter dökmeniz, yani İŞİ ÖĞRENMENİZ gereklidir. Kaç sene? Belki 3, belki 5 belki 10.

O zaman 5 haftada nasıl asker olunur? Bizim cevabını bilemediğimiz bu soruyu Dürrük Ordusunun ileri gelenleri bir şekilde cevaplamışlar mıdır? Bence hayır. Bu soru cevaplanmamıştır. Bu sorunun cevaplanması gerekli görülmemektedir. Yapılan, bu sorunun sorulmasını önlemektir. Bu soruyu sormak suçtur Dürrük Cumhuriyetinde.

Peki Dürrük Cumhuriyeti ordusu bu gerçeği bilmiyor mu? Elbette biliyor. "Biz herkesi 5 haftalık eğitimin sonunda asker yapabiliriz" demek her şeyden önce askerlik mesleğine saygısızlıktır. Ömrünü askerliğe adamış olan, Dürrük Cumhuriyeti ordusunun ileri gelenleri bu gerçeği sizden de benden de iyi bilmektedir.

O zaman "asker olmayan" askerleri orduya almanın, işi acemilere yaptırmanın ne alemi var? Birkaç alemi var aslında. Öncelikle, asker ocağı bir propaganda yuvası, düzenin bir parçası, zincirin son halkasıdır (matriks deme bana). Seni alırlar arkadaşım… Hehehee; önce okul müfredatıyla, sonra YÖK saçmalığıyla bir güzel yontarlar. Ordu da seni alır son rötuşları yapar. Devletin seninle işi bittiğinde artık fabrikasyon bir ürün, bir Dürrük Cumhuriyeti Vatandaşısındır. Sana pek çok faydalı bilginin yanında "olmazsa olmaz" bir yığın zırvalık da empoze edilir. O kadar ki artık kendin düşünemez hale gelirsin… Demek ki birinci neden düzen propagandasıdır.

İkinci neden, Dürrük Cumhuriyetinde hala okuma yazma bilmeyen, sosyal hayatı hiç tanımayan, kırsal kökenli pek çok insan vardır ki asker ocağı bu insanların da bir nebze topluma uydurulmasını sağlar. Bu açıdan ciddi bir misyona sahiptir –hatta gelin itiraf edelim: faydalıdır. Ama daha da önemlisi, mecburi askerlik hizmeti, “okuma yazma bilmeyen”, eğitimsiz, kırsal kökenli vatandaşları (topluca “Kürtleri”) bir yandan eğitirken, diğer yandan onlar hakkında detaylı bilgi de edinmiş ve üzerlerinde bir devlet kontrolü de tesis etmiş olur… Bir nevi “istihbarat” amacı da vardır yani zorunlu askerliğin.

Üçüncü ve en önemli nedense 5 haftalık eğitimin sonunda sizleri bekleyen şeylerin askerlik mesleği ile alakası bile olmamasıdır. Barış zamanında askerde ne yaparsınız? Paşalara şoförlük, subay eşlerine çarşı pazar alışverişi, paşa çocuklarına İngilizce, bilgisayar vs. öğretmenliği, komutanlara borsa tüyosu verme, duvar boyama, yer süpürme, tuvalet temizleme, patates soyma… Bunlar en meşhur olanları. Gerçekte savaşla, vatan müdafaasıyla hiç alakası olmayan bir yığın iş. En güzeli de tüm bunları bila bedel yaparsınız. Beleş yani. Olm gelin bana askerlik yapın lan o zaman!

"O zaman, askerliğin 5 haftalık temel eğitimden sonraki kısmı tamamen angaryadır, Dürrük Ordusu mal bulmuştur çalıştırıyordur" diyebilir miyiz? Deriz, hatta korkarım dedik bile.

Dürrük Ordusu, Dürrük erkeğini "en verimli çağında" sivil hayattan, geçim gailesinden koparıp almakta, geleceği için çalışarak geçirmesi gereken günlerde onu kendi subay kadrosunun keyfi için eşek gibi çalıştırmaktadır. Çalıştırsın, onun çonçonları sağ olsun. Olsun ama… Bu iş için herhangi bir ödeme yapmakta mıdır? Hayır; vatan borcu kutsaldır paraya tahvil edilemez. Bugün bir Dürrük Askerine ömrünün 1 ayı karşılığında ödenen bedel asgari ücretin 10da biri falandır. Bakınız bir denklemle açıklayayım:

Askeri Ücret = Asgari Ücret / 10

Al çocuum sigara alırsın kendine. Olm gelin bana askerlik yapın lan o zaman...

Bir konuya açıklık kazandıralım arkadaşlar. Bugünün dünyasında para ömürdür, hayattır. Ve bunu öylesine de söylemiyorum. Geçiminizi sağlamak için ne yapıyorsunuz? Çalışıyorsunuz. Gününüzün en az 8 saatini bir işe ayırıyorsunuz. O işe gitmek için muhtemelen 2 saatinizi yolda geçiriyorsunuz. Kalan sürenin 8 saatini de bir sonraki günün çalışmasında ihtiyacınız olacak enerjiyi depolamak için uyuyarak harcıyorsunuz. Ne için? Para için arkadaşım. 60 sene yaşasan, bunun en az 40 senesini doğrudan veya dolaylı olarak çalışarak, para kazanmaya çalışarak harcıyorsun. Hepsi para için... Bir başka deyişle "her şey para için".

Burada anlattıklarım devlet sırrı falan değil ha; her şey çok açık ortada. Herkes bir şekilde biliyor ve anlıyor bunu zaten. Peki ama eğer "acemi" askerlik telmaşa askerlikse, bedava işçilik, yani kölelik yapmaksa o zaman Dürrük Vatandaşı neden askere gider? Hadi gider ama neden askerliği böylesine savunur? Neden yoklama kaçaklarını, bakayaları, hatta asker kaçaklarını ihbar edecek kadar alçalır? Sorun sadece "ben yaptım sen de yap" mıdır?

Kuşkusuz "ben yaptım sen de yap" ciddi bir öneme sahiptir bu fenomeni açıklamakta. Dürrük Dil Kurumu fenomen için görüngü kelimesini öneriyormuş… O da haybeden para kazanan bir diğer kurum ya neyse. Evet "ben yaptım sen de yap" bu fenomeni açıklamakta ciddi bir öneme sahipse de kanımca tek başına yetersizdir.

Günümüzün Dürrük Cumhuriyetinde askerliğin hem Dürrük Ordusu, hem sivil hükümet, hem medya, hem de halk tarafından bir tabu olarak kabul edilmesinin, hatta kör bir azimle savunulmasının temelinde bunca zamandır karşı karşıya olduğumuz halde çok ustaca yapıldığından fark edemediğimiz, fark etsek bile dile getirmeye cesaret edemediğimiz yutturmacalar, toplumsal şartlandırmalar ve toplum ihtiyaçlarını değil bir kesimin çıkarlarını gözetmek için çıkartılan yasalar yatmaktadır.

Yutturmaca
Size "gelin bana çalışın lan o zaman" dediğimde içinizden geçen cevap "hadi len" olmuştur muhtemelen. İnanın bana Dürrük Ordusu size açıkça "şimdi sen geliyorsun, yarından itibaren 15 ay benim tuvaletimi temizliyorsun, bana rakı servisi yapıyorsun, bakkaldan sigara tuvalet kağıdı vs. alıyorsun, ehliyetin varsa arabamı kullanıyorsun, 20 yaşında dallama çavuşların muhtelif organlarının keyfine yatıp kalkıyorsun ben de senin bu hizmetin karşılığında sana tam 50 DL aylık ödeme yapıyorum. Olur mu?" dese ona da "hadi len" diye cevap verirdiniz. Ama aynı teklifi kutsal vatan borcu kisvesi altında size sunduğunda kabul edeceksiniz. Salaklığınızdan değil, iyi niyetinizden arkadaşım. Yanlış anlamayın dediğimi. Kutsal değerler her zaman tartışmasız saygı gördüklerinden...

İyiymiş. O zaman herkes kutsal değerleri açıkça suiistimal etsin. Bu işte güzel para var.
Evet, bazıları kutsal değerleri açıkça suiistimal ediyorlar ve bu işten güzel çıkar sağlıyorlar. Ama kutsal değerlerin suiistimal edilmesi herkes için mümkün değil (çok şükür). Bunu yapabilmeniz için öncelikle bir takım kutsal değerler icat etmeniz ve herkesi bu kutsal değerlere inandırmanız lazımdır. Yani toplumsal şartlanma. Onu nasıl yaparsınız?

Toplumsal Şartlanma
"Kutsal değer" bohçasına bürüdükten sonra tuvalet temizliğini bile "vatan borcu" olarak insanlara yutturabiliyoruz. Peki ama bu kutsal değerleri nasıl yaratacağız? Hadi yarattık, insanları bunlara nasıl inandıracağız? Sizin veya benim için bu mümkün değil. Bunu yapabilmenin tek yolu toplumsal şartlan(dır)madır. Toplumsal şartlandırma bir toplumu oluşturan tüm bireylerin birer birer yontulup istenilen biçime getirilmesidir ki bunun için ciddi bir takım olanaklara ihtiyaç vardır. Nedir o olanaklar? … Bravo. Eğitim mesela… Senin kafan çalışıyor, not vericem sana IP'in kaçtı senin?

Okullarımızda okutulan bilgileri Dürrük Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı belirliyor değil mi? Eğitimin Millisi olur mu arkadaşım? Eğitim eğitimdir. Gerçekleri öğreteceksen, yorum yapmayacaksan neden başına Milli koyuyorsun? Niyetin belli zaten? Einstein milli midir mesela? Terliksi hayvanın neresi milli lan? Pavlov milli mi? Hadi onu bırak Malazgirt meydan muharebesi ne kadar millidir? Demek ki eğitimimiz tarafsız değilmiş ve Dürrük Devleti eğitimin adını koyarken de bu tavrını açıkça dile getirmiş ve "milli eğitim" demiş. Sensin lan milli. O zaman elimizdeki bu eğitim silahını doğru kullanabilirsek kendimize yüzbinlerce tuvalet temizlikçisi, patates soyucusu, uşak uşucusu, maraton koşucusu edinebiliriz. Hem de beleş. Oooldu.

Ama eğitim tek başına yeterli mi? Eğitim şart, ama tek başına yeterli mi? Lan okulu ilkokul 5te bırakan var, hiç gitmeyen var… Gitse de zaten sistem ezbere dayalı. Beyinlerine kodladığımız o vatandaşlık bilgilerini sınavın ertesi günü unutan var… Nasıl olacak peki? Evet, eğitim bırakılabilir ama günümüz insanının vazgeçemeyeceği şeyler var. Televizyon, yazılı basın, patron gazeteleri, patronun gazeteleri... İktidara sırtını dayamış, siyasetçiyle birlik olup bizlerin ödediğimiz vergilerden nemalanan patronların gazeteleri, televizyonları. Ne yazıyorlar? Ne yayınlıyorlar? Ülke gerçeklerini mi? Yoksa sırtlarını dayadıkları, bizleri beraber tokatladıkları düzenin istediklerini mi?

Örneğin, bugün Dürrük Cumhuriyetinde 500 binden fazla yoklama kaçağı ve bakaya var. Askerlik çağı geldiği halde bir nedenle askere gitmeyen ve gitmemekte direnen, elindeki imkanları sonuna kadar "askere gitmemek için" kullanan 500 bin fert. Bunların bir kısmı bedelli askerlik bekliyor, bir kısmı askerlik müessesine tümden karşı, kiminin büzüğü yemiyor, kimi açıkça söyleyemediği için "vicdanım elvermiyor" diyor. Ama hepsi de askere gitmek fikrine bir şekilde karşılar ve bunu tavırlarıyla ortaya koyuyorlar. Bunlardan bazıları lobi yapıyorlar; siyasetçilere, milletvekillerine, basına yazılar, e-posta mesajları, açıklamalar gönderip duruyorlar. Bunlardan hangisi yayınlanıyor? Çok azı. Neden peki? Geçimini düzenden sağlayanlar düzeni kızdırmak ister mi? Patronlar neden istesin?

Bugün AİHM'de "vicdani ret" konusunda Dürrük Cumhuriyeti aleyhine bir karar alınsa acaba bu kararın tartışıldığı haber programına askeri yetkililere ek olarak bir de vicdani retçi veya insan hakları savunucusu çağrılır mı? Çağrılmaz, çağrılmıyor, çağrılmadı… O zaman bu taraflı yayıncılık mıdır? Evet.

Demek ki, basın da, otosansür ve taraflı yayıncılık yoluyla toplumsal şartlanmaya hizmet ediyormuş.

Yasalar
Dürrük Cumhuriyetinde askerliğe muhalefet suçtur. Halkı askerlikten soğutmak suçtur. Askerliğe açıkça karşı olduğunuzu dile getirdiğinizde yanarsınız. Her sivil, sivil yasalara tabidir. (Medeni kanun = civil code –bir tesadüf mü, sanmıyorum. İsviçre'den mi almıştık biz bunu?). Dağıtma oğlum konuyu, tamam… Evet, ancak, askerlik söz konusu olduğunda askeri mahkemelerde yargılanırsınız. Bugün içinizden biri Dürrük Cumhuriyetinde "ben askere gitmiyorum. Yok benim böyle bir borcum. Ben bu borcun altına imza atmadım. Ben vatan borcumu verdiğim vergilerle ödüyorum zaten; diğer ülkelerin iki katı ağır olan vergilerle iki katı zamlı olarak ödüyorum hem de" dediğinde askeri mahkemede yargılanır. Emre itaatsizlikten. “Lan ben askerliği kabul etmiyorum ki zaten, ben asker olmamışım. Sen beni nasıl askeri yasalarla yargılarsın?” diye sorsanıza bir. Sivil yasanın hükümleri de onları destekler niteliktedir. Mantıklı ve insani hiçbir dayanağı olmayan bir biçimde, sivil olduğunuz halde askeri mahkemede yargılanırsınız. Buna imkan veren yasaları vardır. Onlar çıkartmıştır.

Evet, "gel bana bedava çalış" denilse "hadi len" dersiniz ama okulda öğretildiğinde, gazetede yazıldığında, televizyonda yayınlandığında, üstüne üstlük yasalarla da zorunlu hale getirildiğinde kabul ediyorsunuz. Onlar da kabul ettiler, Dürrük halkından bahsediyorum. Onlar, kabul etmekle kalmadılar, savundular; üstelik kabul etmeyeni, savunmayanı ihbar ettiler.

Peki Dürrük vatandaşlarının bu tabuyu tartışmaktan bu kadar kaçınmasının, hatta savunmasının altında herhangi bir çıkar yatar mı? Herhangi bir şekilde? Yoo hayır. Tamamen saflıktan, iyi niyetten kaynaklanır onun zorunlu askerliği savunması. Zira zorunlu askerliğin yani telmaşa askerliğin herhangi bir getirisi söz konusu olmadığı gibi, zararı vardır. Size, bana, devlet bütçesine… "Türk halkı gariptir, her lafı kaldırmaz; ibne dersin kızar da zikersin aldırmaz" diyen ve beni benden alan şahıs Dürrük vatandaşı olsaydı neler demezdi acep…

Telmaşa askerlik müessesesi, 70 milyon nüfuslu Dürrük Cumhuriyetinin 35 milyon erkek vatandaşının farklı zamanlarda bir araya gelip "paint-ball" oynadığı bir eğlence mekanı, bir eşşek şakası mahallinden öte, 70 milyon Dürrük vatandaşının alın teri vergileriyle beslenen bir masraf yuvasıdır aslında. Gelin masraf yuvası kavramını bir açalım:

Sen overlokçunun eline otomatik silah verip terörist avına gönderirsen o da dağa bayıra, arkadaşının kıçına sıkar o kurşunları. Kızamazsın, adam overlokçu. Ne anlar lan o silahtan. 5 hafta eğitimle rambo mu yapacaksın adamı?

Sen bankacının eline bıçak verip patates soydurursan o patateslerin kabuklarını böyle pabuç kadar keser israf eder. Ufak hesaplar mı bunlar? Çarpsana o ufak hesabı 850 bin Dürrük Askeriyle ne çıkıyor bakayım.

Peki gönülsüz askere gidip, askerliği zulüm olarak algıladığı için zırt pırt revire çıkan, ya da acemiliğinden birbirini yaralayan, mallıktan başına güneş geçen, hatta daralıp kendini vuran tiplerin hastane masrafları? Bu askeri hastanelerde istihdam edilen doktorların maaşları, ödenekleri vs.?

850 bin genç adamın yediği yemek?

Sen sivil adamı 5 hafta eğitime tabi tutup cepheye sürersen, dağa bayıra terörist avına gönderirsen o sivil adam ölür lan. Bunların cenaze masrafları? Ailelerine ödenen şehit ve gazi aylıkları?

İşin insani yanını bir tarafa bırakın, madem ki para konuşuyoruz, madem ki asker senin amacını yerine getirmek için kullanacağın en değerli kaynağın, o zaman askerin eğitimli olmalı ki para kaybetmeyesin. Hem de senin 5 haftada verdiğini sandığından çok daha detaylı bir eğitim. Senelere yayılacak bir eğitim.

Yeterince iyi eğitilmiş askerlerin olması durumunda bu 850 bin askerin işini sen faraza 300 bin canavara yaptıramaz mısın? Bence yaptırırsın. Tasarrufun olur mu? Her yönden? Bence olur.

Peki, madem askerlik eğitimi 5 haftada tamamlanacak bir şey değil, o zaman bu telmaşa askerleri daha uzun eğitime tabi tutalım, gerçek askerler yapalım.
Mümkün değil. Dürrük Cumhuriyetinde askerlik süresinin çok azı temel askerlik eğitimine ayrılır. Geri kalan kısım bedava işçilik yaparak geçirilir. Eğitim uzarsa bedava işçilik süresi kısalır ki o da Dürrük Ordusunun işine gelmez. Öyle ya, bulaşıkları kim yıkayacak? Askerlik süresi uzatılabilir mi? Hayatta olmaz. Bu çağda hiç kimse, saf ve iyi niyetli Dürrük insanı bile, 3 sene askerliği kabul etmez. O zaman yapılan, Dürrük Askerinin temel eğitim süresini kısa tutmak pahasına Dürrük Askerinden işçi olarak istifade etmektir. "Sen savaşmayı öğren, belki ileride bu öğrendiklerin sayesinde hayatın kurtulur" denileceğine 5 hafta temel eğitimle iş geçiştirilmektedir. Yani askeriyenin bulaşıkları, boyası badanası, paşa çocuklarının İngilizce öğrenmesi, sizden bir şoför vs. olarak istifade edilmesi sizin cephede kaybedeceğiniz hayatınızdan daha değerli (mi?)...

İşte tam bu noktada bir eşitlik daha yazayım buraya:

Emek = Para

O zaman Dürrük Ordusu, sizin bir başkası için yapsaydınız karşılığında bedel talep edeceğiniz tuvalet temizliği, patates soyma, şoförlük … gibi hizmetleri size Askeri Ücret (Asgari Ücret / 10) üzerinden yaptırmaktadır. 800 bin kişi için hesaplayın bunu. Çok para yapıyor arkadaşım. Deli para yapıyor. Demek ki her şey vatan için değil, "Her-Şey-Pa-ra-İçin".

Her Dürrük Asker Doğar mı?
Öncelikle "… doğmak" deyiminin anlamını bir irdeleyelim mi? Kimler için "doğuştan komedyen" diyorsunuz? Kimler size göre "doğuştan yazar"? Çevrenizde "doğuştan marangoz" olarak gördüğünüz kimse var mı? Doğuştan şöyle, doğuştan böyle ifadesini bir işi mükemmel yapan insanlar için kullanıyoruz değil mi? Mümkün mü bir toplumdaki tüm bireylerin marangoz olması? Kokmaz mıyız? Temizliğimizi kim yapacak? Kim bankaları işletecek? Kim inşaat yapacak? Kim proje hazırlayacak? Peki mümkün mü bir toplumda herkesin asker olması? Değil elbette. Dayatıldığı zaman da ortaya günümüz Dürrük Cumhuriyetinde olduğu gibi komik manzaralar çıkıyor:

Tuvalet temizlemediği, bulaşık yıkamadığı, duvar boyamadığı, … yapmadığı zamanlarda askerlik yapan askerler.

Psikolojik bunalıma girip nöbet tutan arkadaşlarını sırtından vuran askerler…

Ev özlemine dayanamayıp kendini bacağından vuran askerler…

Beş haftalık eğitimle yıllarca eğitim görmüş teröristin karşısına “vatan savunmasına” gönderilip ilk çatışmada altına sıçan askerler…

Bir çelik yelek kadar bile değeri olmayan askerler…

Ona rağmen vatanını canı pahasına savunup, vurulup ölüp, ülke başbakanı tarafından bir başsağlığı bile çok görülen askerler…

Bu mudur layıkınız? Biran önce profesyonel orduya geçilmesi dileğiyle. Belki tasarruf eder, kendinize bir uçak gemisi hatta bir nükleer denizaltı bile alırsınız, bayan doktordan, temiz kullanılmış…

Yoksa 21. y.y.'da bir nükleer denizaltın, bir uçak gemin bile olmayacak, iki fırkateyn 1 helikopterle 5 baldırı çıplak deniz korsanının hakkından gelemeyip elin boş, kıçına baka baka ülkeye döneceksin. Sonra bir de bana "her Dürrük asker doğar" diyeceksin. Lütfen!


- Kim abi bu herif? Ne anlattı öyle iki saat?

- Olm bu askerden kaçmak için akademik kariyer yapmış kendine. 40 yaşına kadar kaçmış. Sonra kısa dönem askerliği kaldırmışlar, bu doçent haliyle 15 ay askerlik yapmış. O arada da çizmiş kafayı. Burayı kampus kendini de hoca sanıyor.

- Haa, onu siktiret, ne yazdın dördüncü ayaa?

Savaş Bir Katakullidir

Ben demiyorum. Amerika Birleşik Devletleri Onur Madalyasını iki kere haketmiş, Amerika Birleşik Devletleri ordusunun eski Orgenerali Smedley D. Butler söylüyor. Tam olarak şöyle söylemiş:

Savaş bir katakullidir. Hep de öyle olmuştur. Savaş muhtemelen en eski, kesinlikle en kârlı ve elbette en zalim katakullidir. Ve uluslararası ölçekte yürütülen tek katakullidir. Kazançların dolar cinsinden kayıpların ise insan hayatı cinsinden ölçüldüğü tek katakullidir. Sanırım katakulliyi en iyi “aslında insanlara lanse edildiğinden çok farklı olan şey” olarak tanımlayabiliriz. Sadece az sayıda “içeriden” insandan oluşan bir grup işin aslını bilir. Az sayıda insanın çıkarı için, çok sayıda insan feda edilerek gerçekleştirilir. Az sayıda insan savaştan çok yüksek kâr ve kazanç sağlar.

Ah Yivoona, Yivoonacığım, bana göster ama verme biraz. Memleketimi özledim!

Komtanım her türk asker doğar mı yaa? Komik değil mi biraz. Her Filipinli temizlikçi mi doğuyor o zaman… Ehü ehü ehü… [more]

Bak evladım, son zamanlaldaki aylaklığın bende senin felsefeye melak saldığın şüphesini uyandılmıştı zaten. Şimdi sen bu solunla o şüphelelin üzeline tüy diktin. frrrk Madem Büyük İskendel Alistoya solal gibi soldun, ben de üslubunca cevap veleyim: frrrk Sen, dolmalık bibellelin dolmalık olduğundan daha askelsin zila, en azından, dolmalık bibellel dolmalık olduklalının bilincinde olmadan yetişilken sen 20 küsul senedil "askel" doğduğun bilinciyle yetiştililiyolsun. frrrrk Saçma solun kalşısında silahlı kuvvetlelimizin lesmi cevabı budul. frrrk Aylıca senin nöbetlelini sıklaştılmak lazım, aylaklığa itilip kalmışsın sen. Evet. Şimdi git savaş. Madem ki Tülksün, göstel ülksün –velme ama. frrrk

(nezleyim, lleli vulgulayamıyom)