Bak Krom Dedim, Akıllı Ol Dedim...

Previously on OrtaParmak: Krom Ölüleri Say

İyice gerilip, şişeyi olabildiğince geriye atıp, olanca gücümle indirdim kafasına, ama şanssızlığıma, şişenin dibi denk geldi herifin bıngıldağına (şiir gibi oldu lan). Şişe kırılmadı. Şişe kırılmayınca rezil hissettim kendimi. Etraftakiler böyle birbirini dürtüp, beni gösterip, “aaa rezile bak, bi şişeyi kıramadı herifin kafasında, oğlan lan bu” falan diye geyiğimi yapıyor gibi tribe girdim.

Amına kodumun çocuğu seni. Aslında bu kadar uzatmak niyetinde değildim. Yeminle. Tek kerede sağlam bir oturtacaktım şişeyi kafasına, şişe tuzla buz oldu mu dönüp arkamı yürüyecektim. Ne korumalar gelebilecekti, ne polis, ne bu gereksiz kalabalık... Yürüyüp çıkacaktım bardan, muzaffer. İşte öyle temiz bir iş yapmak niyetindeydim.

Ama öyle olmadı işte. Elimden geldiğince sağlam vurdum, adamın gözler kaydı, dizlerinin bağı kesildi, ama şişe sağlam. Olmadı bu hayır. Tekrar gerildim, bu sefer şişeyi arkamda daha aşağıya kadar indirdim, olanca gücümle tekrar vurdum. Şişe yine kırılmadı. Korkarım bu amına kodumun şişesi, bu tıknaz Corona, bugün beni katil edecek. Lan keşke adam gibi bi şişe şarap içseydim. Onlar daha iri oluyor, yüzey gerilimi daha az ve daha kolay kırılıyor (ya da kırılıyor olmalı herhalde fiziken ve mantıken).

Tüm bunlar olurken etrafımızdaki herkes 3 – 4 metre gerilemiş, ama gözlerini alıp kayıtsız da kalamıyorlar olup bitene. Bu ortaçağ barbarlığını seyretmekteler. Böyle bir insan çemberinin içindeyiz. Herkes bana ve inatla kırılmayan Corona şişesine bakıyor. Daha da kasıp kendimi, var gücümde tekrar indiriyorum şişeyi kafasına, alnından kanlar akar bir vaziyette yere yığılmaya çabalıyor, ama beceremiyor, çünkü sol elimle gırtlağına yapışmışım. Artık sol kolumla tüm vücudunu taşıyamıyorum, bıraktım bırakacağım. Ama şişe yine kırılmıyor.

Bu şekilde kaç kere vurduğumu hatırlamıyorum. Daha doğrusu ben 3 kere vurduğumu hatırlıyorum, ama hastane kayıtları ve Nastya daha mükerrer darbelerden söz ediyor. Muallakta yani. Derken birden ayaklarım yerden kesiliyor. “Amına kodumun şişesi be”, diyerek fırlatıyorum şişeyi kafasına doğru. Bodyguard’lara hiç direnmiyorum. Terslenmiyorum. Onlarla hiçbir hesabım yok. Onlar da bana gayet efendi davranıyorlar. İki koltuk altımdan kaldırıp, bir deli, hatta hastane atığıymışım gibi, biz ilerledikçe sağa sola ayrılan kalabalığın arasından geçirip beni, kapının önünde ayaklarımın üstüne yere bırakıyorlar. Bir an içeri doğru zorlayayım diye düşünüyorum. Ama kapıyı kapatan bu iki şerefsizin her biri 2 metre boyunda falan ve gayet yapılılar. Ayrıca arkalarında 4 – 5 kişilik koruma ordusu daha var. İçeri dalabilme ihtimalim sıfır. “İyi akşamlar” diyorum bodyguard’lara, “ve o pisliği ayıltıp onu da dışarı çıkartabilirseniz, kendisiyle bitmemiş bir hesabım var”.

Nastya geliyor, “ne yaptın sen?” diyor. Biraz gergin olduğumu söylüyorum sadece. “Gidelim,” diyorum: “polis yoldadır. Gelmeden uzayalım”. “Bi dakka ceketim kaldı barda, onu alayım” diyor. “Ceketine sıçayım, yürü gidelim,” diyorum. “Marks & Spencer” diyor, diyerek bara doğru uzuyor. Sıçayım Marks & Spencer’a... Şimdi polis gelecek.

O arada, ufaladığım lavuğun arkadaşları, karılı kızlı erkekli, bardan dışarı sukün ediyorlar. Bunlar da Karadenizli bir nevi. Yani bir anlamda üzerime kahve boşalıyor. Bunun kız arkadaşlarından biri “burası Ukrayna, dağ başı değil” diyor. Ben kıza “sikerim Ukrayna’yı” diyemeden, kızın arkasından doğru bir yumruk patlıyor suratımda. Ben merakla kafamı uzatıyorum yumruğun geldiği yöne doğru. Yüzünü göreyim, ananı sikeceğim, orası kolay. Kızın omuz hizasını aşar gibiyim ki ikinci yumruk iniyor suratıma. Ama bu sefer seni gördüm pis fare. Bunu alıyorum, arkama park etmiş arabanın tekerine doğru, kafamda patlayan yumruklara da bakmadan, offf, ama gönlümce dövemeden korumalar yine ayırıyor. İbneler. Taraf tutuyorlar.

Beni bunlardan çekip alıyorlar. Kahve müdavimleri bir tarafa, ben diğer tarafa, arada bodyguard’lar ve kalabalık. Sonra Nastya çıkageliyor tekrar. “Ben ceketimi bulamadım, sen nasılsın” diyerek. “Sokacam ceketine Nastya, gidelim artık” diyorum. “Yok bir daha bakacağım çabucak, bir yere gitme emi?” diyor. Anamı siksinler dalga geçiyor. Lan polis gelse gidelim dese, durabilecek miyim? Ya da ben gitmeye kalksam polis bırakacak mı? Bu kadınlar nasıl bu kadar beyinsiz olabiliyor???

Demeye kalmadan polis geliyor. Hem de normal polis değil, bizdeki çevik kuvvet benzeri, berkut denilen daha taşşaklı, polisin daha kıdemlisi olan, çok pis bişi yani. Lavuğu çıkarıyorlar bardan, karga tulumba. Gerçekten mi pert olmuş, yoksa numara mı yapıyor bilemiyorum. Ama her uzvundan 2 kişi taşıyor. Polis nazikçe sırtıma vuruyor, “karakola” diyor. Ben “yok kız arkadaşım içeride, o gelmeden gitmem” diyemeden kolumu arkaya kıvırıyorlar. Bakıyorum olay çirkinleşecek, yürüyorum. Kan revan içindeki “kurban” ile beni yan yana bindiriyorlar ekip arabasına. Karakola doğru yola çıkıyoruz.

Bizi yan yana oturtmak gafletinde bulunuyorlar ekip arabasının içerisinde. Pis kurbağaya bir de kafa atmaya kalkıyorum. Lan bugün hepten şanssızım, alnım burnunu sıyırıp omuz başına iniyor. Kafayı da denk getiremiyorum. Ama sonuç kötü oluyor. Karakola kadar kafakolda gidiyorum arabanın içerisinde, boynumu yırtacaklar neredeyse. İbneler. Yeminle taraf tutuyorlar.

Karakola varıyoruz. Beni karakola alıyorlar, lavuk kayboluyor. Nispeten daha iri yarı olan polis geliyor yanıma, bir şeyler söylüyor. O zaman hiç Rusça bilmiyorum. Ukraynaca desen, öyle bir dilin varlığından bile haberim yok. Boş bakıyorum. Bu kendini gösteriyor “Sasha" diyor, “Menya zavut sasha, a vam?”. Haaa, Tarzan Ceyn, Ceyn Tarzan, tamam, bunu biliyorum. Ama aramızda cinsel anlamda bişi olamaz Sasha, onu peşinen söyleyeyim. Adım “Haluk” diyorum. “Familia” diye soruyor. Aile??? Haa, soyadım. “XXX” diyorum. Sonra hiç anlamadığım bir şey soruyor. Boş bakıyorum. Tekrar soruyor, tekrar, daha boş bakıyorum. Sonra cebinden bir not defteri çıkartıyor, “mne den rajdeniye” diyor ve “xx 12, 1972” yazıyor. Doğum günü soruyor lan bu. Doğum günümü yazıyorum. Böylelikle ilk ifademi vermiş oluyorum.

Beni içeriye, çok demirli bir odaya, yani bildiğin nezarete alacaklar ki Nastya geliyor taksiyle. Hassiktir... Bir bu eksikti. Hem nezaretteyim, hem karı dırdırı çekeceğim. Offf... Polisler önce gayet kaba davranıyorlar, “sizin burada bir işiniz yok, lütfen gidin” diyorlar. Ben devreye giriyorum. Acayip bir karizmam var bu akşam. Polislere 3 – 5 dakika müsaade etmelerini söylüyorum, Nastya’nın tercümanlığı ile. Nastya’yı sakinleştirmeye çalışıyorum. Nastya işin iç yüzünü pek bilmediği için olsa gerek, bir hayli üzgün. Tüm bunların tamamen kendi yüzünden olduğunu sanıyor (oysa sadece çoğu kendi yüzünden oldu, neyse). Yatıştırıyorum. Polisler Nastya’nın dışarı çıkması konusunda ısrarlı. Neticede çıkarıyorlar. Ben yalnız kalıyorum. Ama (az önce sözümü geçirdim ya, götüm kalktı), şımarıyorum. Nezarete girmem, burada takılırım diyorum, el hareketleriyle. Ne bok yersen ye diyorlar. Başıma çömez bir polis bırakıp uzuyorlar. Kafası yarık lavuk hala ortalarda yok. Onlar uzar uzamaz, ben de karakol kapısına yöneliyorum. Niyetim tüymek falan değil, sigara içeceğim. Çömez polis önümde kesiliyor, “hop” diyor, “nereye”. “Sigara” diyorum. “Uzaklaşma sakın” diyor, “tabi tabi” diyorum. Çok fena kıllanıp, ben sigara içerken dibimden ayrılmıyor.

Sonra... Sonrası, 2 saat içinde bir ton şey yaşanıyor. Kafası yarık lavuk geliyor pansumanlı vaziyette. Nastya’yı dışarı çıkarıyorlar. 3 polis etrafımda, tam karşımda pansumanlı lavuk. Acaba diyorum, bu üç polis beni tutacak da pamuk prenses beni dövecek mi (internette benzer şeyler okudum çünkü). Omzumu duvara dayayıp, sağ ayağımı arkaya doğru atıyorum, kayıtsızmışım gibi. Aslında niyetim, omuzlarımdan tuttukları anda, pamuk prensesin suratına bir tekme indirmek. Hiç yoktan...

Ama düşündüğüm gibi olmuyor. Pamuk prenses dile geliyor. Eliyle 2 işareti yaparak, para istiyor benden. Ben 200 dolar istiyor sanıyorum. “20 grivna veririm sana,” diyorum, “markette kavun 20 grivna”. Polisler yerlere yatıyor, ama bu salağı da başımdan alıyorlar. Meğer beyinsiz 2000 dolar istiyormuş. Sonra 150 dolar rüşvet verip, yürüyüp gidiyorum. Kiev Bölgesi, Kiev Merkez Polis Karakolu kayıtlarında, bir Haluk barda yürürken bir Stanislav dengesini kaybedip, Haluk’un elindeki şişeye kafa atmış görünüyor. Sabah 5’de bırakıyorlar beni.

Nastya polislere “buralarda gidilecek, sizin de tavsiye edebileceğiniz, böyle adam gibi bir bar var mı?” diye soruyor. Polisler gülüyorlar. Sabahın 5’inde, yaklaşık 5 saati karakolda geçirdikten sonra, Patipa’ya gidiyoruz. Kafam açılmış. Öyle değil, alkolsüzlükten. Üstelik resmimiz bile var Patipa'nın internet sitesinde, günün tarihinde.


By Crom, I do not like this place, where dead men rise, and sleeping men vanish into the bellies of shadows!"

Krom Ölüleri Say

Seneler evveldi. Dikkat et yıl değil sene, önce de değil evvel. Ona göre...

Erol Abi hastaneye yatmıştı. Safra Kesesi ameliyatı biliyordum ben. Bana öyle söylemişti. Daha doğrusu kendisi de öyle biliyordu. Evet. Türkiye’deydim o zaman. Telefonlaştık, “geçmiş olsuna gelcem ne istiyorsun?” diye sordum: “Marlboro,” dedi bana, “iki paket”. Marlboro gayet Erol Abi bir istek, 2 paket de kendisinin günlük tüketimi zaten, ben sandım ki hani sigarası bitmiş, günlük istihkakını istiyor benden. Ertesi güne kadar sigara alma tribi olmasın.

Safra Kesesi dediğin nedir ki lan? Yani işte, bi beyin, bi kalp, bi akciğer, veya ne bileyim bir erkeklik organı gibi hayati bir organ değil ki neticede. En kötü komple aldırırsın, zaten alkol tüketmeyen adamın safraya ya da kesesine neden ihtiyacı olsun?

Bi buket çiçek yaptırdım, iki paket sigarasını da aldım, atladım gittim Acıbadem Acıbadem hastanesine. Odası boştu, kafeterya’da buldum bunları. Bunlar derken bunu ve kız kardeşini. Erol Abi yıllar önce geçirdiği bir kaza nedeniyle biraz çocuk ruhlu olduğu için, kız kardeşi ablası gibidir biraz. Konuştuk, geyikleştik. “Ohoo, adamım, iyileşmişin de fellik fellik geziyon” falan dedim. Çok da fena görmedim Erol Abi’yi o gün, biraz zayıflamış, ama fena gibi de değildi. Neyse, çıkarken sigarasını bırakmayı unuttum. Daha doğrusu, verip vermemek arasında kaldım. Çünkü biliyorum Erol Abi de bencileyin, sigaranın bokunu çıkarır. Düşündüm ki kız kardeşine vereyim. Neyse, kız ablayı çektim kenara giderayak, çıkarttım 2 paket sigarayı uzattım. Dedim ki: “Ayarında verirsiniz. Benden istedi ama tümünü vermeyeyim ki bokunu çıkartmasın”. Kadın gayet soğuk, “yok siz bırakmayın bunları lütfen, içmemesi lazım zaten” dedi. Erol Abi kız kardeşinden hep evhamlı kız kurusu (hatta vesveseli bakire kaltak) diye bahsettiği için, ben hatunu abartıyor diye düşündüm, bak yine kötüye yormadım olayı. Sigaraları aldım, iyi günler dileyip yola koyuldum.

Aradan üç beş gün geçti, bana Kiev yolları göründü, Kiev’e geldim.

Hatundan, yeni ayrılmıştık o zaman. Hatun dediğim, eski hatun, Nastya. Daha doğrusu, Nastya’yla zırt pırt ayrılırdık, birkaç hafta ayrı kalır, yine salya sümük barışırdık mütemadiyen. İşte bu da o salya sümük barışıklıkların öncesinde hep zuhur eden o alışıldık ayrılıklardan biriydi. Kiev cephesinde yeni bir şey yoktu yani.

Kiev’e geldim, işimdeyim gücümdeyim. Sonra Kaan geldi, gezdik dolaştık. Sonra Kaan gitti. Lan koskoca Ukrayna’da yalnızım. Zaten özlemişim de hatunu, üstüne bir de gurbet ellerde yalnızlık bindi tabi... Aldım telefonu elime, yedi yirmi dört aramaya başladım Nastya’nın telefonunu. Uykusuz 4 şişe votka sonra açtı bu telefonunu. Telefonu açtıktan sonrası kolay. Devrisi gün hop Kiev’deydi. 2 gün hasret giderildi. 2 gün sonra hadi bara çıkalım denildi.

Nastya gelince ben de biraz normal insan oldum, dostluk, arkadaşlık, sevgi, muhabbet, iş, güç gibi daha ikincil kaygılara da vakit ayırabilir oldum. Hep erkek kadından önce hazırlanır ya, ben de o gün Nastya’dan önce hazır ve nazır vaziyetteyim. Nastya’nın “şu eteğin üzerine bu bluz mu, yoksa bu pantolonun üstüne bu kazak mı?” şeklinde özetleyebileceğim eziyetine maruz, çoğunlukla bir şey yapmıyor, hazırlanmasını bekliyordum. O arada can sıkıntısından cep telefonuna cepte MSN kurmuşum, wap ayarlarımı tamamlayıp internete bağlanmışım, bir yandan “Yok, öbürü daha iyiydi. Hayır bunla da gece üşürsün” vs. şeklinde Nastya’yı cevaplıyorum. Tam çıkacakken MSN bağlandı. Aaa Erol Abi orada. Hastaneden çıkmış. O günden beri görüşmüyoruz. O arada Nastya o akşamki kılık kıyafeti ile ilgili son kararı verdi. Nastya’nın aradığı taksi geldi, aşağıya iniyoruz tam. Asansörde, Erol Abi’den kısa ileti: “Kansermişim Haluk ben”.

Way anasını zina edeyim... Demek ben kanser hastasına sigara götürmüşüm. Şimdi anlıyorum Erol’un kız kardeşinin suratındaki ifadeyi. Bilmiyordum lan. Ben bile o kadar duyarsız hayvan oğlu hayvan değilimdir. Anlayamadım çünkü Erol Abi’den gizlemişler. Çünkü Erol Abi biraz çocuk ruhludur, hatta ne çocuk ruhlusu, bildiğin çocuktur.

1970’lerde, babası askeri ateşe olarak Amerika’da görev yaparken, Erol Abi Kaliforniya’nın saygın tıp fakültelerinden birinde öğrencidir. Sevgilisini alır bir hafta sonu, atlar otomobiline, Nevada’ya doğru basar gaza, ver elini Las Vegas. O sırada arabayı hatun kullanıyor. Erol Abi Amerikalıların “shot-gun seat” (pompalı tüfek koltuğu) dediği ön yolcu koltuğunda, emniyet kemersiz. Zaten emniyet kemeri ayak bağı oluyor, çünkü hatunla yiyişiyorlar. Erol Abi’nin fermuar falan açık... Direksiyon Erol Abi’de, Erol Abi’nin direksiyon kızda. Anlamışsındır :) O heyecanla karşı şeride girerler. Olay anında fazla değil, azami 50 mille seyahat etmektedirler. Karşıdan polis raporlarına göre azami 40 mille gelmekte olan bir otomobille kafa kafaya girerler. Erol Abi ön camdan dışarı fırlar, azami, asfalta açar asgari beynini, Nevada’nın çöl sıcağına. Beyin sote...

Çok kriminal spatulaları ve adli tıp fırçaları olur Amerikan polisinin. O ileri teknoloji spatula ve fırçalarla, 1973 yılında, toplarlar Erol Abi’nin beynini asfalttan, bir CSI faraşa doldururlar, sonra Erol Abi’nin kafatasından arta kalanın içine tıkıp, hop hastaneye koştururlar. Tüm bunlar 911 saniye içerisinde –ve allahtan Amerika Birleşik Devletleri’nde cereyan eder. Erol Abi 911 saniye sonra ameliyattadır çünkü gavur Amerikalı insan hayatına önem verir kapa 911 parantez. Erol Abi 42 gün komada kalır. Doktorlar Jesus’tan umut kesilmez der, Jesus harbiden delikanlı çıkar, bir güzellik yapar. Erol Abi’nin kafasına takılan Sovyet teknolojisi implant kafatası işe yarar, 42 gün sonra Erol Abi kendine gelir gibi olur. Ama o gün bugün, Erol Abi metal dedektörlerinde bipleyip durur ve o gün bugün Erol Abi, kazanın olduğu günkü gibi, 19 yaşında kalır hep. İşte o yüzden, Erol Abi biraz çocuk ruhludur, hatta ne çocuk ruhlusu, bildiğin çocuktur.

Kiev’de Shooters isimli bir bar. Bara gidene kadar Erol Abi’yle yazıştım. Çok morali bozuktu, “ölcem oğlum işte ölcem” diyor, arada gerilip, darlanıp bana küfürler ediyor, “ne yarraamı biliyorsun ki teselliye uğraşıyorsun pezevenk göt oğlanı” diyor. O şekilde bara girdik, kendime bir frozen margarita söyledim Nastya’ya bir beyaz şarap, yine Erol Abi’yle yazışmaya devam ettim. Erol Abi’nin durumunu Nastya’ya belli etmemeye de çalışıyorum, üzülmesin kız. Zaten bu haliyle yeterince üzücü. Ama garip de oluyor, Nastya yanımda ben cep telefonunda mesajlaşıyorum. Acayip bir durum. “Abi ben kaçıyorum, çok seksi bir hatun var yanımda, bardayız çok eğleniyoruz. Sonra konuşuruz” da diyemem adama. Çok severim Erol Abi’yi. Dünya başıma yıkıldı. Teselli etmek için kelime bulamıyorum. Bir kanser hastasını teselli edebilmek için on numara yalancı, yüz numara orospu çocuğu olmak lazım. Ben her ikisi de değilim. Yani birkaç numara eksiğim var en azından.

O arada Nastya benden sıkıldı, “piste açılıp dans edeceğim ben” dedi (ki beni germek için yapar bunu, ilgisizlikten sıkıldı), “uzaklaşma ters bişi olmasın” dedim. “Burası Ukrayna, Türkiye değil, burada ters bişi olmaz” dedi. “Burası neresi olursa olsun ben Türküm, ters bişi yaparım” dedim. Duymadı mı, dinlemedi mi bilemem, ama yürüdü gitti. İki üç dakika daha konuştuk Erol Abi’yle sonra Erol Abi yorulduğunu, dinlenmesi gerektiğini söyleyip kapattı MSN’ini. Margaritam bitti, ki o gün içtiğim ilk içkiydi o margarita. Üstüne bir Corona söyledim. Coronam geldi, bir yudum alıp bardan kalktım, piste, Nastya’nın olması gereken yere doğru uzandım. Bu son olanlar, Nastya’nın dansa kalması ve benim piste yürümem vs., 2 – 3 dakika içerisinde cereyan etti, fazla değildir. Cuma mıdır, Cumartesi midir hatırlamıyorum geçmiş gün, ama bar hıncahınç. Piste ulaşana kadar üç beş küme insan aşmam gerekti. Sonuncusunu aşıp da piste gelince bir de ne göreyim?

İbnenin biri Nastya’ya sürttürmekte. Ben yetene kadar Nastya döndü tersledi. Ama ben gergin miydim neydim bilemiyorum, gırtlağından duvara bastırıp korumalar gelip ayırana kadar corona şişesiyle kafasına bayağı bir vurduğum, corona şişesi kırılmadıkça kendimden geçip daha bile sert vurduğum rivayet olunur.

Hatta derler ki, korumalar iki kolumdan girip beni havaya kaldırdığında, ben mecburen bıraktığımda herifi, kaymış gözleri tavana bakar vaziyette yere yığılmış, ben bi de yerde bilinçsiz yatan vücuduna şişe fırlatmışım. İşte o gün bu gündür Shooters’a Türkler giremezmiş.

To be continued... İlla ki...


Krom, ölüleri say ve küçüklerini koru. Sadakallahülazim, amin

Sokarım böyle doğum gününe

Dağılın lan! Yok yazı mazı a.q.

Kendime çalışıyom bugün...

Memeeee

Aygaz Kamyonu

Carter ve (o zaman hamile olan) eşi beni akşam yemeğine davet etmişlerdi. 2 3 gün önce oluyor bu –hayır “bazılarımız” hassas bu tarih ve zaman konularında da baştan belirteyim dedim. Neyse, iki şişe şarap bi buket çiçek alıp gittim. Carter ve Lena’nın iki arkadaşı daha vardı, oturup yemek yedik, sohbet ettik. Carter’ın Alla isimli bir arkadaşı da vardı. Kız Türkiye’de lisansüstü eğitimini yapıyormuş. Bir yandan da Türkçe dersleri alıyormuş. Bir aydır ders alıyor olmasına rağmen, kafasını gözünü yararak da olsa konuşabiliyor. Gerçi bunda aldığı derslerden çok sevgilisinin rolü olduğunu düşünüyorum ben. Malum dil dile değmeden dil öğrenilmiyor. [more]

Bol bol Türkiye’den bahsettik. 15 gün kadar önce kar yağdığında hayatın nasıl durduğundan bahsettik. Türklerin, özellikle de İstanbullu’nun iki santim kar yağdığında nasıl da panik olduğundan bahsettik. Gerçekten de burada aralık ortasından şubat sonuna kadar sürekli kar ve buz oluyor yerlerde. Yollarda yer yer 20 santimi aşan kalınlıkta buz olmasına rağmen okullar tatil olmuyor, insanlar işine geç kalmıyor, ofisler kapatılmıyor. Hayat devam ediyor. Bizim 2 santim kar yağışıyla panik oluşumuz komik gerçekten.

Akşam yemeğinden sonra taksi şirketini arayıp taksi çağırdık. Herkes kendi taksisine binip yola koyuldu. Carter’ın evi neredeyse Kiev’in diğer tarafında. Benim evle arasında 20 kilometre kadar mesafe var. Taksiyi direkt şirketten telefonla çağırdığımız için baştan tarifeyi söylüyorlar, kazıklanma ihtimali sıfır oluyor. Normalde, sokaktan binmeye kalksanız en az 100 grivna ödeyeceğiniz yol için 70 grivna dediler. Hoşuma gitti.

Taksici 40lı yaşlarda bi abi. Aksanımdan yabancı olduğumu çözmüş, nereli olduğumu sordu. Türküm dediğimde başladı Türkiye anılarını anlatmaya. Yıllar önce Türkiye’ye gitmiş bu. Onları anlatıyor.

“Bagaj ticareti yapmaya girişmiştik o günlerde. Ben de cebime 3 bin dolar para koyup İstanbul’a gittim. Alışveriş yapıp buraya getirip satacağım. Olayım o. (Beyazıt taraflarını kastederek) Eski Kentte bi taksiye bindik. Hiç unutmuyorum. Şoförün sol elinde tesbih, eli camdan dışarı atmış, nadiren direksiyona dokunuyor. Sağ elinde sigara, o da genellikle vitesin üzerinde duruyor. Kafa bir sağda, bir solda, yoldan geçen sarışınlara bakıyor, arada “yavri yavri” diye iç geçiriyordu” diyor.

“Sonra bir ara, ara sokaklardan birine girdik. Bir kamyon, akıldan silinmeyen bir melodi, arkasından “aygaaaaz” sesi, ki hiç unutmuyorum o melodiyi” diyerek aygazın eski cingılını çalıyor ıslıkla ve neredeyse aynı tonlamayla “aygaaaaz” diye ekliyor. Feci bir nostalji… Aygaz kamyonlu yıllar. “Kamyon ağır ağır giderken mahallede oturan kadınlar kamyondan tüp alıp ön camdan parasını uzatıyordu” diyor. “Yıl 1993” diye ekliyor. Hatırlıyorum o yılları. Sovyetler yeni dağılmıştı. Ben sultanahmette çalışıyordum o yıllarda ve yarabbi şükürdü, gökten sarışın manken yağıyordu. 5 dolara sevişen çılgın kızlar. Votka muhabbetlerinden mavi kart edinmiştim ben, o 5 doları bile vermiyordum. Varsın Haluk pezevenklerle düşüp kalkıyor desinlerdi.

“Sonra bir bakkaldan bira alıp oturup parkta bira içtik. 6 7 yaşlarında bir çocuk geldi, eli yüzü boya içerisinde. Ayakkabıyı gösteriyor, boya sandığını gösteriyor, bişiler anlatıyor. Biz anladık ki boya yapıp para kazanmak derdinde. Ama boyatmak istemiyoruz. Çocuk ısrar ediyor, biz hayır diyoruz. En son “no-money, no-money” demeye başladı. O anda amacını anlamadık. İyi madem para istemiyorsun boya bakalım dedik, yeter ki başımızdan git. Çocuk iki boya sürdü, iki parlattı. Elini uzatıp 10 dolar dedi bize. Biz vermedik parayı. Bu parayı almadan gitmiyor. Ağlamaya başladı. Sonra 30lu yaşlarda bir adam geldi. Onun da söylediklerini tam anlamıyoruz, ama madem boyattınız ödeyeceksiniz çocuğun parasını diyor. Hatta sert el kol hareketleriyle üzerimize gelmeye başladı. Biz diklendik, o zaman pıstı gitti. Diklenmesek kavga çıkacaktı” diyor. Öğrencilik yıllarında sultanahmette bir otelde gece resepsiyoncusu olarak çalışmış biri olarak bu hikayeyi de çok iyi biliyorum. Defalarca şahit oldum.

Anlattıklarından utanmıyorum, rahatsız da olmuyorum. Aksine, yıllar sonra tekrar hatırladığım bu olaylar bana son derece komik geliyor. Onun için de son derece komik anılar bunlar zaten. Böyle güle güle geliyoruz yolun yarısını.

Sonra “bu tür olaylar her yerde oluyor. Türkiye’ye özgü değil eminim” diyor. “Zaten misal siz bugün taksiyi şirketten almak yerine yoldan binseydiniz vereceğiniz para en az 100 150 grivna olurdu. Bana el etseydiniz benim size vereceğim fiyat 100 grivnadan aşağı olmazdı” diyor. Bu kazıkçı zihniyete çok feci kıl olduğum için, hazır kazıkçının hoşsohbetini yakalamışken, olaya onların gözünden bir değerlendirme alabilirim umuduyla: “neden öyle yapıyorsunuz?” diye soruyorum. Tonlamamda suçlama değil merak var; safi merak. Neden lan? Hayır bu götler, gün boyu yolun kenarında yatıyorlar. Bizim taksiciler gibi gün boyu müşteri peşinde gezip dolaşıp ekmeklerini taştan çıkartmıyorlar. Yatıyor ipneler. Sonra yanlarına gidiyorsun, “şuraya gideceğim, ne kadar?” diye soruyorsun. Hop, normalin 2 3 katı fiyat söylüyorlar sana. Lan ipne, demin yatıyordun… Neyse, gerçekten nasıl bir mantıktır merak ediyorum ve ona da soruyorum: Niye lan?

“Bak diyor, eğer ben dışarıdan müşteri almasam, aldığım müşteriye de yüksek fiyat çekmesem, karnım doymaz. Eğer işim bu şirketin telsizinden gelen düşük tarifeli işlere kalsa, gündüz gece çalışsam, uyumasam, kıçımdan ter damlar ama gün sonunda cebimde para olmaz. Ben bu otomobili krediyle aldım. Banka dolar krediye %15 faiz uyguluyor. Türkiye’de faiz %3. Türkiye’de 20 kilometrelik yola taksiyle gitsen ne kadar para ödersin?” diye soruyor. 20 dolar kadar diyorum. “20 dolar 160 grivna para yapar. İki katı” diyor. “Ama türkiye’de benzin buranın üç katı” diyorum. İnanmak istemiyor gibi. “Türkiye, Avrupa ülkeleri arasında benzinin en pahalı olduğu ülke” diyorum: “ve benzin pahalıysa her şey pahalıdır. Burada bir liraya aldığını orada 2 3 liraya alabiliyorsun ancak”. “Peki faiz,” diyor: “siz otomobil kredisine %3 faiz ödüyorsunuz, bizde %15”.

Verdiği yüzdeler dolar üzerinden. Tam olmasa da üç aşağı beş yukarı, doğru. Ukrayna’da hiçbir yatırım dolar üzerinden yüzde on beş kazandırmazken, bankalar kredi faizi olarak dolar üzerinden yüzde on beş alıyorlar. Mevduata uyguladıkları faiz atıyorum yüzde 5. İş zora girdi mi onu da ödemeyip iflas veriyorlar. Mevduat devlet güvencesinde değil, hop göte geliyorsun. Şöyle birkaç milyon dolar olsa, Ukrayna’da en yapılacak iş bankacılık. Zört diye kur, zart diye iflas et, 2 milyon dolarını 12 milyon dolar yap. Bankacılar her yerde ipne… Bu ipne taksiciler de bankacılardan yedikleri kazığı bizden çıkartmaya çalışıyorlarmış. Bunu da anlamış olduk bahaneyle.


Not: Bu arada, Lena dün öğle suları doğurdu. Erken doğacak korkularına rağmen minik Alexandra tam haftasında 3 kilo felan gram olarak doğdu. Hoş geldin, biz bi bok anamadık bu dünyadan. İnşallah senin deneyimin daha güzel olur.

Minik Ateist