Hitler Olucam Taksicileri Canlı Canlı Yakıcam

Taksicilerin alayı gizli işsiz. Sadece taksiye ihtiyaç duyuyoruz. Hayatımızda taksiciye yer yok aslında. Bu dünya taksicilersiz çok daha güzel bir dünya olurdu. Kalıbımı basarım. İmkansız demeyin, mümkün aslında. Yani bizi taksicilerden kurtaracak, taksicisiz çok daha rahat, sakin, sessiz, güzel bir dünyayı mümkün kılacak teknoloji mevcut olduğu halde karanlık güçler kasten bizi taksicilere ve taksicilerin o iğrenç müziklerine maruz bırakıyorlar.

Tüm taksiler taksicisiz olabilir mesela. Her taksi durağında onlarca taksi bekler, tıpkı şimdi olduğu gibi de taksicisi olmadan, boş vaziyette. Binerken kredi kartını sürtersin kapısına, girersin içine, oturursun direksiyona, basar gidersin gitmek istediğin muhite, taksici ve taksicinin iğrenç sohbeti, müziği, gündüz vakti gece tarifesi olmadan. Dilediğin muhite vardığında bir taksi havuzuna bırakırsın taksiyi, bir kez daha sürtersin kredi kartını, hooop tutar kat ettiğin kilometre üzerinden kredi kartından tahsil edilir. Sen de ırzına geçilmemiş kız oğlan kız kafanla hayatına devam edersin.

Kiev’in milim milim ilerleyen Cuma trafiğinde bütün bunları düşünüyorum bir taksinin içerisinde. Fonda bir acayip çıstak müzik. Hintçe olduğunu ancak tahmin edebildiğim nakaratı kuu vak vak vak benzeri, ritmi dup tıs tıs tıs’dan ibaret, aralarda Almanca das iş fantastiş, onun üzerine çok detone Ukraynaca sözler özensizce ekleştirilmiş. En dandik club’larda bile ancak sabah 5’ten sonra müşterileri siktir etmek için çalınabilecek müzikalitede bir parçayı 87 desibel dinliyoruz saçları jöleli, kot altına rugan ayakkabılı taksiciyle. Vivaldi'yi, Mozart'ı, Lemy Kilmister'ı veya ne bileyim hatta bir Müslüm Gürses'i bile bu taksinin içerisinde 5 dakika tutamazsın. Musikiperver bir birey için o kadar büyük bir işkence. Allah Çarpsın.

Aslında biner binmez “şu başarısız müzik denemesini biraz kısabilir miyiz?” şeklinde efendice rica etmek vardı ama etmeyip ertelediğim, o arada da gerim gerim gerilip hırslandığım için “kıssana şunu” şeklinde hırladım taksiciye resmen. Burada çok gerekmedikçe arka koltuğa oturulmadığı için çok gereksiz şekilde çok yan yanayız taksiciyle. Şaşırıp kafayı çevirdi, benim ona çevrilmiş kafama doğru. Burun buruna, tabiri caizse faça façaya geldik taksiciyle. Türkiye’de olsa tam levyelik bir durumdayız yani. O koltuğun altına uzanıp levyeyi alana kadar ben kafayı gömer miyim? Gömsem o da o telaşla ters şeride girip karşıdan gelen arabalardan birine göbekten girer mi? Hesapları yapıyorum ki “pardon beyefendi” diyor. Müziği kapatıyor, ama nafile… Kuuu vak vak vak beynime nüfuz etti, tampon hafızama yer etti bile… Eve gidene kadar arabanın içinde çıt çıkmazken benim beynimde: kuu vak vak vak das iş fantastiş çalıyor. Gerçekten hızlı mı geldik yoksa o iğrenç müzik olmadan zaman daha hızlı mı aktı bilemiyorum ama çok geçmeden eve varıyoruz. Verip parasını iniyorum taksiden. Beynimde hala kuu vak vak vak kuu vak vak vak helehelehelele kuu vak vak…

Ruhumu zehirledi pezevenk iğrenç müzikleriyle. O derece ki eve döner dönmez kulaklıkları takıp, sesi sonuna kadar açıp Angela Gheorghiu’dan Bizet’nin Habanera’sını dinlemem gerekti tekrar tekrar. Angela Gheorghiu, Linzi Stoppard ve hatta Por Una Cabeza eşliğinde içilen 2 litre biradan sonra ancak kendime gelip oturup bunları yazmaya karar verdim. Sadakallahülazim. Amin.

Sosyal Medya ve Ortasından Sıkılmış Kadınlar

Ben: Çok yaşlı. Çok genç. Çok şişman. Çok çocuk. Çok kokoş. Çok zayıf. Bu olabilir. Bu çok şişman. Çok yaşlı. Çok yaşlı. Çok şişman. Bu çok zayıf. Bak bu olur. Çok zayıf. Çok felfecir bakıyor, kesin motor. Çok yaşlı. Çok flu. Çok kokoş. Çok tiki...

İç ses: 47 dakka oldu, hala hatun fotoğrafı mı seçiyorsun?

Ben: Ne var olm. Online sosyalleşiyorum. Sana kalsa her gece yastığa sarılıp uyuyalım…

Çok çocuk. Çok çocuk. Bunun yaşı bile tutmuyordur bu site i çin. Çok salak. Çok kokoş. Çoook kokoş. Ya bir de yat önünde çektirmiş hatun… Marin motor. 1200 beygir. Açık denizde 100 knot koyar bana mısın demez bu...

İç ses: mesaj veriyor işte, olacaksa zengin olsun, mutlaka yatı olsun. Ne var bunda?

Ben: İnsan tipine bakar da mesaj verir. Çok zayıf. Çok tombul. Çok çirkin hem de çok tombul. Çok yaşlı. Çok zayıf. Çok çirkin. Çok genç. Çok zevksiz. Aha bu olur.

İç ses: O kız sana bakar mı lan? Onun kesin profesyonel futbolcu sevgilisi, hatta sevgilileri vardır, belki golfçü bulurum umuduyla üye olmuştur siteye.

Ben: Bi siktir git. Çok kırıcı. Çok camış. Çok… Kesin kilo alır bu 2 seneye. Haha camışa bak. Sonbahar yaprakları toplamış bir de. Lan bunun neresi 29 yaşında? Hahah, “ömrümün sonbaharındayım” mesajı veriyor açık açık. 29 yaşındaysa çok erken çökmüş. Eroinman mı acaba? Çok müptezel...

İç ses: Müptezel mi? Söyleyene bak. Lan senin içtiğini Jim Morrison içmemiştir be… Bir de kadına eroinman demez mi.

Ben: Morrison’ın kalbi zayıfsa ben ne yapayım? Bu alemde Steven Tyler, Keith Richard ve ben… Steven da dünyayı içti ama top modellerle düştü kalktı. Biz her şeyin “güzelini” hak ediyoz cigerim.

İç ses: Madem hak ediyon da ne bok yemeye internet sitelerine kadar düştün ki? Şu sitede senden başka gerçek insan profili var mı acaba?

Ben: Olm 21 y.y. şeysi bu. Eskiden insanlar baloda bilmem nerde tanışırmış, şimdi de böyle kaynaşılıyor. Ayak uydurun biraz.

İç ses: Sen de çık partide club’da sosyalleş yarraaam.

Ben: Efendi ol sikmiiim dalağımı. O club senin bu club benim gezdim de ne oldu? Her yerde elektronik müzik çalıyor. Dans sevmem… Bara takılıyoz direkt, oraya da bol bol fahişe uğruyor. Artı eskisi gibi sabah 6lara kadar gezemiyorum. Bünye kaldırmıyor evlaaadım.

İç ses: İçin geçmiş senin.

Ben: Ay sen çok gençsin. Vereyim direksiyonu sen takıl bakayım bir ay. Görelim bakalım skoru...

Aaa, senin futbolcu sevgilisi dediğinden mesaj geldi. 2 çocuğu varmış olm… 25 yaşında karının 7 yaşında çocuğu nası olur lan? Bak bir de piçiyle çektirmiş fotoğrafı. Çocuklarıma baba arıyorum mesajı veriyor. Ama ilik gibi de hatunmuş bea... Var var, gideri var bunun.

İç ses: Çok çaresizim mesajı veriyorsun şu anda.

Ben: Yalnızım olm… Hem kadın taş baksana.

İç ses: Kesin eski fotoğraflarıdır. İki çocuk doğurduysa üstünden kamyon geçmiş gibi bişidir o şu anda. Ona fırıncı küreği olsa kar etmez.

Ben: Hayvansın. Sana o kadar söylüyorum. Siktir git iç ses.

İç ses: Yalan mı lan? 7 yaşındaki çocuğa bak. Nerden baksan 10 yaşında gibi duruyor piç. O çocuk benden çıksa bende jenital mi kalır?

Ben: İki kere hayvansın. Mamafih çok follofoş. Çok bebe. Çok çirkin. Çok… Bu ne lan? Neden ters fotoğraf koyarlar? Allahtan laptop kullanıyoz da ters çevirip bakabiliyoz. CRT monitör kullananlar ana avrat küfrediyordur bu karıya. Taşmış yalnız bu. Çok süper.

İç ses: Yok baba ben tasvip etmiyorum bunların hiçbirini.

Ben: Babam mısın lan? Tasvip ne hem? Kaldı mı öyle Türkçe?

İç ses: Olm biz bu kadar düşmemeliyiz bence ya. Yani internet sitesinden hatun indirmeler falan...

Ben: Dallama, senin barlardan kaldırdığın hatunları da biliyoruz. Bir kısmı kabuslarıma giriyor. Senin yüzünden haftada bir AIDS testi yaptırıyorum lan. Tıbbi tahlil laboratuarından VIP kartımız var şerefsiz.

İç ses: İyi de hep kafa bi dünyayken bana devrediyorsun. Ben de eldeki imkanları kullanıyorum. Ne yapayım? Bi gün de kütüphaneye götür orada ver direksiyonu bana... Hep bar hep disko. Ne sıçtın elime yani... Hem senin şu geçenlerde kaldırdığın hatun, Lera mı neydi? Ona ne demeli?

Ben: Olm, ilik gibi kızdı işte.

İç ses: ilik gibiydi de kız değildi. Onun da iki çocuğu olduğunu öğrenmedik mi sonradan?

Ben: Bu Ortodokslarda boşanma yok hacı. Öyle olunca napıyorlar? Resmi nikah kıyıyorlar, kilise nikahını sonraya bırakıyorlar. Neden? Çünkü dinen boşanma yok. Bir kere kilisede evlendin mi ömür boyu evlisin. O yüzden çok çocuklu hatun var flört piyasalarında. Hem biz sankim kız oğlan kız mıyız lan?

İç ses: Sıççam senin mantığa bürümene. Olm koy götüne, biz yine nefis köreltelim. Çıkalım bi bara afedersin. İlk ahlaksız teklife atlayalım. Böyle site mite,,, ters bize.

Ben: Bana da bay geldi aslında. Neden tüm fotoğraflar tek tip lan? Yatak üzerinde iç çamaşırıyla. Denizde mayoyla. Araba kaputu üzerinde, seksi. Barda şerefe ederken. Koltuğa sırt üstü uzanmış başını yere doğru eğmiş vaziyette. Kırda piknikte, yeşilde, doğada… Her kadının profilinde bunlardan en az biri var.

İç ses: Ne yapsın? Sıçarken mi çeksin? Seksi budur demişler, o da o role bürünmüş işte. Haa sonbahar yaprakları var bir de...

Ben: İyi de bi ömür bu kanapede ters dönmüş karıyla geçer mi mesela?

İç ses: Bira bitti.

Ben: Farkındayım. Yalnız ohaaa, bu kadın mı 28 yaşında? Ananem yaşında lan bu…

İç ses: Yok olmayacak bu böyle. Bence biz bir uyuşturucu taciri falan bulalım. Boş kafayla çekilmiyor bu işler. Senin hoşuna gidiyor olabilir ama beni geriyor yane.

Ben: Türkiye’yi özledim.

İç ses: ağzımdan aldın.

Banduramın Telleri

İçeride başka modellerimiz de var abla

Öptüm bütün kelleri

Gayet güneşli bir sabaha uyandım bugün. Hatta düzelteyim, sabah beni uyandırdı. Yaz sonundan beri ilk defa saat 10da gözüme girdi güneş.

Hafif bir kahvaltı edip çıktım dışarıya. Evden Podol’e kadar yürüdüm (yaklaşık 2 saat). 2 saat kadar da Podol’de dolaştım, fotoğraf çektim. İt gibi yorulmuş vaziyette eve döndüm.

Yazı yok yani bugün. Fotoğraflar var (şurada ve şurada)...

Not: Bandura denilen şey fotoğraftaki amcanın çaldığı müzik aleti. Ukraynanın ulusal enstrümanı oluyor...

Kabak Çiçeği Gibi Açilmiş Saçilmişsun

Aristo Piyade Onbaşı Kamil (bundan böyle kısaca “Kamil”) sorar: Komtanım şimdi biz 1937’de felan bi Dersim Katliamı yapmışız Türk’ler olarak. Şimdi bunun kefareti olarak bi kas gevşetici alıp, Tayyibe uyup, kıbleye doğru domalıp kıçımızı jelleyip afedersiniz Kürtlere vermemiz icap etmez mi?

Komtan: Bak evladım, IQ puanı penis boyunun altına itilip kalmış, oyunu bir çuval kömüre satan AKP seçmeni çocuğum, madem ki Tayyip Erdoğan Fetullah Gülen’e sorar gibi sordun, cevap vereyim:

Şeyh Sait'e kadar tüm benzeri isyanları kanla bastırdık. Dersim'i neden kanla bastırmayacaktık ki? Dersimde kan akmış olması garip değil. Terör nedeniyle kan akmış (ve akacak) olması da garip değil. Garip olan Türkiye Cumhuriyeti'nin bunca zaman sonra tavır değiştiriyor olmasıdır. Ben açıkça, bundan rahatsız oluyorum. Ben Kürtlerin (ve tüm T.C. vatandaşlarının) tüm haklarının garanti altına alınmasından yanayım. Ama PKK'ya zerre hoşgörü gösterilmemesi taraftarıyım. Her PKK'lının idam edilmesi dileğimdir.

Kamil: Peki Komtanım malum parti barış diyor, siz hoşgörü gösterilmesin diyorsunuz.

Komtan: Bence bu aralar, şu yakınlarda, artık, nihayet her Türkün faşist ve her bölücünün bölücü olması gerekiyor. Sağlam bir paylaşalım bakalım kozumuzu. Askeri önlemden söz etmiyorum. PKK sempatizanı Kürt komşunun kapısını çalıp, gözüne kahvaltı bıçağı sokmaktan, halk tarafından yürütülen bir sivil katliamdan bahsediyorum. Bir Kristal Gece paklar bizi. Ve hamdolsun oraya doğru da gidiyoruz. Benim kınam hazır, kahvaltı bıçağım da.

Kamil: Hepimiz Mahzun türküleri söylesek hep birlikte “hepiimiiiiiz kardeşiiiiiiz” diye, hoş bir mutlu son olmaz mı? Cannes’da ödül almaz mıyız? Hatta Nobel Barış Ödülü(*)

Komtan: Naif olmayın arkadaşım. Vatan için ölünür, öldürülür. Üzücüdür; ama vatan böyle savunulur... Maalesef... Çok demokratız, çok "insan hakları savunucusuyuz" hepimiz. Ama maalesef, bugün bu topraklarda bir nebze özgür yaşayabiliyorsan bunu milliyetçi / kafatasçı / faşist / eli kanlı katil dediğimiz tiplere borçluyuz... Fatih İstanbul’u açılımla almadı; kanla aldı. Atam işgali açılımla denize dökmedi, kanla denize döktü. Bu vatan da (bu vatan olarak kalacaksa şayet), açılımla değil, kanla huzura erecek.

Kamil: kanla huzura ermek?

Komtan: Çelişiyor gibi görünebilir, ama öyle. Doğanın kanunu budur. Öl ya da öldür. Bu kadar. Avlan ya da av ol. Bu kadar. Bu adamlara karşı yumuşadığın zaman kaybedersin. Bölünmeyeceksin. Bölmelerine de müsaade etmeyeceksin. Klişe olacak ama, örnek: Yugoslavya. Klişe olacak ama, örnek: eski Sovyetler. Hele ki Sovyetler...

Dallama Ergen (Parazit): zaten hayvan kalmak icin evrimlestik... "daldan niye indik ki, hatta sudan niye ciktik ki?" cumlesi simdiye dek hic bu kadar anlamli olmamisti. Doganin kanunuymus, yemisim doganin kanununu… hayvanlığınızla mutluluklar.

Komtan: Hayvan senin beybabandır. Niye durduk yerde küfrediyorsun ki üstü kapalı üstü kapalı. Mamafih senin baban hayvan, ben de hayvanım. Ama sen "hayvanlığınızla mutluluklar" derken küfrediyorsun eşşoğlu eşek. Ve her kim ki burada bana "biz artıkın hayvan değiliz, evrildik bok olduk sik olduk medeniyiz biz" der, o dallamanın bana şunu izah etmesi lazım öncelikle: e be pezevenk, madem evrildin, neden hala mayınla, atom bombalarıyla, napalmle, AK47yle vırtla zırtla bölgeni işaretliyorsun acaba??? Medeni oldun da ne oldu? Sadece öldürmenin daha teknolojik biçimlerini icat ettin. Evrilmişmiş.

Kamil: Komtanım, bu sizin uygarlık tarifiniz mi yoksa arkaik bilgilerden mi bahsediyorsunuz? Avlan ya da av ol, öl ya da öldür falan.

Komtan: Arkaik falan hikaye. Tabiat bu. O arkaik falan senin kendi kafanda yaratmış olduğun bir takım sınıflandırmalar. bunun cilalısı cilasızı taş devrisi tunç devrisi yok. Avlan ya da av ol. Budur.

Kamil: Tüm bu söyledikleriniz bir önceki Bill Hicks yazınızla çelişmiyor mu?

Komtan: Bilmem. Çelişiyor mu?


(*) Adına barış ödülü verilen bu Alfred Nobel götünün dinamiti bulan adam olduğunu biliyor muydunuz?

Bill Hicks namı diğer Bay Şeytan

Dünya lunapark treninde bir tur gibidir. Ve insan zihni o kadar güçlüdür ki bu trene bindiğinizde bu trenin gerçek olduğunu sanırsınız. Tren fırıl fırıl döner, bir aşağı bir yukarı gider. Heyecan verici ya da korkutucu anları vardır ve son derece parlak renkleri ile çok gürültülü, çok eğlencelidir -en azından bir süreliğine. Daha uzunca bir süredir bu trende bulunan insanlar sorgulamaya başlarlar: "bütün bunlar gerçek mi yoksa bu sadece lunapark treninde bir gezinti mi"? Ve kimileri farkına varır ve bize gelerek "endişelenme derler, sakın kafana takma çünkü tüm bunlar lunapark treninde bir gezintiden ibaret"... Ve biz o insanları öldürürüz.

"Susturun şunu. Biz bu lunapark trenine çok para yatırdık. Susturun. Endişeden çatılmış kaşlarıma bakın. Kabarık banka hesabıma ve büyük aileme bakın. Tüm bunlar gerçek olmalı". Tüm bunlar aslında lunapark treninde bir gezintiden ibaret. Ama bunu bize anlatmaya çalışan o iyi adamları hep öldürüyoruz. Fark ettiniz mi? Ve ortalığı iblislere bırakıyoruz. Ama aslında hiç önemi yok çünkü bu hayat lunapark treninde bir gezintiden ibaret. Ve biz onu dilediğimiz anda değiştirebiliriz. Korkunun gözleri kapınıza daha büyük kilitler takmanızı, silah edinmenizi ve kendinizi tecrit etmenizi söylüyor. Sevginin gözleri ise herkesi BİR kabul etmeyi söylüyor.

Dünyayı değiştirip onu daha güzel bir gezinti haline getirmek için ne yapabiliriz biliyor musunuz, hem de hemen şu an? Her yıl silahlanma ve savunma için harcadığımız onca parayı alın ve o parayı silahlanma ve savunma yerine dünyanın fakirlerinin beslenmesi, giydirilmesi ve eğitimi için harcayın; tek kişi bile unutulmasın. İşte o zaman, sizi temin ederim, sonsuza kadar barış içerisinde uzayın tüm derinliklerini hep birlikte keşfederiz.


Ve Ortaparmak diyor ki: İlginç olan nedir biliyor musunuz? İlginç olan, yukarıdaki sevgi mesajını en büyük şovunun kapanış konuşması yapan o zeki ve sevgi dolu insana dindar kesimin Goatboy ve "Mr. Satan" (Şeytan Suretli Çocuk / Bay Şeytan) lakabını uygun görmüş olması... Yaşasaydı "siktir edin o amına kodumun mallarını" derdi. Bal damlardı ağzından...

Yukarıdaki hızlı çevirinin orijinali ise şöyle:

The world is like a ride in an amusement park. And when you choose to go on it you think it's real because that's how powerful our minds are. And the ride goes up and down and round and round. It has thrills and chills and it's very brightly coloured and it's very loud and it's fun, for a while. Some people have been on the ride for a l ong time and they begin to question: "Is this real, or is this just a ride?" And other people have remembered, and they come back to us, they say: "Hey, don't worry, don't be afraid, ever, because this is just a ride." ... and we kill those people.

Ha ha, "Shut him up. We have a lot invested in this ride. Shut him up. Look at my furrows of worry. Look at my big bank account and my family. This just has to be real." It's just a ride. But we always kill those good guys who try and tell us that, you ever notice that? And let the demons run amok. But it doesn't matter, because it's just a ride. And we can change it anytime we want. It's only a choice. No effort, no work, no job, no savings and money. A choice, right now, between fear and love. The eyes of fear want you to put bigger locks on your doors, buy guns, close yourself off. The eyes of love instead see all of us as ONE.

Here's what we can do to change the world, right now, to a better ride. Take all that money we spend on weapons and defense each year, and instead spend it feeding, clothing and educating the poor of the world, which it would many times over, not one human being excluded, and we can explore space together, both inner and outer, forever, in peace.

Kimchi: Domuz Gribine Kesin Çözüm

Yerken orgazm çığlıkları attıran, devrisi gün teke gibi kokutan bir asya lezzeti daha: Kimchi.

Kimchi Korelilerin bizim lahana turşusunun süper acılı ve süper sarımsaklı bir versiyonu olan bir şeysi. “Şeysi” dedim çünkü genelde bizim turşu gibi yeniyor, ama turşudan daha fermante bir şey ve arada çorbaya ya da bibinpa denilen yemeğe vs. katıldığı da oluyor. Kimchi bir garnitür mü, Amerikalı’nın dediği gibi side dish mi, yoksa bir malzeme mi kestirmek güç –d hepsi. Ama kimchi, süper taşaklı bir gıda. Hele ki bu soğuk kış günlerinde, bir lokması adamın kulaklarından ateş çıkartıyor... Tepeleme bir kaşık yedikten sonra eksi on derecede önünüzü iliklemeden gezebiliyorsunuz... Üstelik soğan ve sarımsağın bağışıklık sistemi üzerindeki etkileri de malum. Acı severseniz deneyin derim.

Koreye ilk gittiğimde 1997’ydi. Aralık ayıydı sanırım, yerlerde kar vardı; eksi on dereceydi… Taksi şoföründen otel çalışanına, garsonuna, tezgahtarına kadar herkes çok sıcak davranmıştı bana. Özellikle de Türk olduğumu öğrendikten sonra. Malum Kore Savaşı’nda götlerini kurtardık komünistlerden. Ama Korelinin bizi asıl sevme sebebini bir Koreli arkadaşım şöyle anlatmıştı: “Türkler de aynı bizim gibi acı sivri biberi ısıra ısıra yiyebiliyor. Tek fark siz sivri biberi ısıra ısıra yiyorsunuz, biz ise sivri biberi kimchi’ye bandırıp yiyoruz”…

Ezelden beri bu blogu takip eden arkadaşların kimchi ile ilk tanışması yaklaşık bir yıl önceye, 31 Ekim 2008’e rastlıyormuş (bakınız şu yazı). İşte bu hikayedeki teke gibi kokutan gıda ürünü kimchi şu yukarıdaki resimdeki şeydir. Tarifine geçelim kıllandırmadan…

Malzemeler

1 Adet Çin Lahanası (bunu burada Pekin Lahanası diye satıyorlar)*
1 baş sarımsak; 1 baştan kastım 12 13 irice diş **
1 kahve kupası (fincan değil bak, kupa diyorum) su
Tepeleme 3 tatlı kaşığı pirinç unu (yoksa bildiğin un)
50 gram acı kırmızı toz biber (normali budur; ama çok acı yiyemiyorsanız dozu düşürün)
1 ufak havuç
2 orta boy taze soğan
Yarım ufak kuru soğan
5 kesme şeker
Bolca tuz
İstiridye sosu (Çin Mutfağında kullanılan Oyster Sauce) YA DA Thai Mutfağında kullanılan Fish Sauce YA DA bildiğiniz soya sosu (1/5 kupa kadar)

Hazırlanışı

Öncelikle çin lahanasını ortadan ikiye kesiyoruz; sonra her yaprağının arasına bir miktar tuz serpiyoruz. Her iki yaprağın arasında bolca tuz bulunacak şekilde… Çin lahanasını bu şekilde irica bir tencere içerisine yerleştirip 2 saat kadar bekliyoruz.

O arada havuçları bir milime bir milim olacak şekilde ince ince kıyıyoruz. Bolca tuzlayıp bir bardağın içerisinde dinlenmeye bırakıyoruz. Arada sırada karıştırıyoruz ki tuz havucun her tarafına nüfuz etsin.

2 saat sonra lahanalarımızı ters yüz ediyoruz ki tuz lahananın her bi tarafına nüfuz etsin. 2 saat daha bekliyoruz. Tersli düzlü toplam 4 saat tuzda beklettiğimiz lahanalarımızı güzelce yıkıyoruz (3 4 defa yıkayın ki hiç tuz kalmasın). İyice yıkadıktan sonra, artık yumuşamış olan lahanalarımızı avucumuzda sıkarak fazla suyunu akıtıyoruz ve bir kevgirin üzerine bırakıyoruz. Aynı şekilde havuçlarımızı da iyice yıkayıp kevgirin üzerine bırakıyoruz.

Bir ufak çukur kap içerisine bir kahve kupası suyu, 5 kesme şekeri ve tepeleme 3 tatlı kaşığı unu boşaltıyoruz ve arada sırada karıştırarak hafif kıvamlanacak şekilde kaynatıyoruz. Çok uzun kaynatmaya gerek yok, boza kıvamına geldiğinde tamamdır. Hazırladığımız bu bulamacı tüm malzemeyi alacak büyüklükte kapalı bir saklama kabı (veya buzdolabı kabı) içerisine boşaltıyoruz, istiridye VEYA balık VEYA soya sosumuzu ekliyoruz. Yarım kuru soğanı ve sarımsakları rondoda iyice kıyıyoruz. Bunları da saklama kabı içerisine boşaltıyoruz. 50 gram acı toz biberi de ekleyip iyice karıştırıyoruz. Şimdi tuzda bekletip iyice yıkamış (ve süzmüş) olduğumuz lahanaları 2 - 3 santimlik dilimler halinde kesiyoruz ve havuçlarla birlikte bulamacın içerisine karıştırıyoruz. Yaklaşık 2şer santim uzunluğunda kestiğimiz taze soğanları da ekliyoruz. İyice karıştırıyoruz. Saklama kabının kapağını kapatıp oda sıcaklığında 1 ila 2 gün bekletiyoruz (bulamaç mayalanıp da üzerinde köpükler belirene kadar). Kimchi mayalandığında tüketime hazırdır. Artanını buzdolabına alıyoruz; bu şekilde 3 4 ay kadar saklanabilir.

Benzer bir tarifin videosu için: tıklayın

* Eğer Çin Lahanası bulamazsanız, Marul kullanabilirsiniz, ama o durumda tuzlama ve bekletme işlemini çok kısa tutun (misal 20 dakka)

** (kıyıldığında bir kahve kupasının dörtte biri olacak kadar)

Enter Fart: Biz Osuruğu Havada Yakaladık

Fart

Hava eksi üç derece, yerlerde inceden kar var, elde eldiven, kafada bere, sırtımda sırt çantası, çantada fart, veteriner kliniğine gidiyoruz. Biz osuruğu havada yakaladık, kendimize kedi, getiren haspayı da siktir eyledik. Fazlası...