Kris Rak: Kadınlar ve Erkekler

Sevdiğim bir diğer Amerikalı komedyen de Chris Rock. Barrack Obama'nın seçilmesinde büyük rol sahibi bu adam. Obama'nın gittiği her yere gidip, Obama konuşma yapmadan önce kısa süreli bir politik-şov yaparak milleti ısıtırdı. Aşağıda 1999 tarihli Bigger and Blacker isimli gösterisinden alınma kadınlar ve erkekler konulu rutinleri var.

Kadınlar ne ister ben biliyorum. Kadın ne ister? Her şeyi! Kadın her bir boku ister. Kadın sanki hayat indirimli alışverişmiş gibi davranır. Dükkanlar kapanmadan alabileceği her şeyi almak peşindedir. Kadın işte bunu ister: her şeyi! Peki erkekler ne ister onu biliyor musunuz? Erkek ne ister? Yemek, seks, huzur... Bu kadar. Beni besle, benle seviş ve bi sus a.q. [more]

...

Kimler daha büyük yalancı? Kadınlar mı erkekler mi? (kalabalıktan: erkekler! kadınlar! erkekler!...). Erkekler daha sık yalan söyler, kadınlar ise daha büyük yalanlar söyler. Biz erkekler sürekli yalan söyleriz. Peki erkeklerin tipik yalanları nedir biliyor musunuz? “Tony’lerdeydim”. Erkeğin tipik yalanı budur. Bir kadının söyleyeceği yalanlar ise örneğin “bebek senden” gibi büyük yalanlardır... Hepimiz en az bir kere duymuşuzdur bu yalanı. Hadi canım, bana benzemiyor bile. Eeerh, şapkası sana çekmiş!

Kimler daha büyük yalancı? Kadınlar daha büyük yalancı. Bir bakın kendinize! Hepiniz kendinize bir bakın! Sen yalancısın. Sen de yalancısın a.q. Sen, sen, sen sen sen, sen, sen ve sen, hepiniz. Görsel yalancılarsınız. Bir bakın kendinize. Yüksek topuklu giymişsin, boyun o kadar uzun değil ki. Makyaj yapmışsın, yüzün aslında o kadar güzel değil. Postiş takmışsın, saçların o kadar uzun değil. Sen de wonderbra giyiyorsun, memelerin o kadar dik ve diri değil. Kadınlarla ilgili her şey yalan. Ve benden sana doğruyu söylememi mi bekliyorsun? Siktir oradan!

Biz erkekler yalan söyleriz. Bizim hayatımız yalandır. Bizi deli eden de budur işte: her akşam kendimizi bir yalanı yaşar buluruz. Örneğin bu salondaki her erkek evinin bir yerinde porno saklıyordur. Buradaki her erkeğin bir yerlerde bir porno zulası mutlaka vardır. Ve sadece buzdolabının arkası ya da yatağın altı gibi klişe yerlerde de değil. İş porno saklamaya geldiği zaman biz erkekler batman gibiyizdir. Şamdana dokunursun kitaplık yana kayar, karanlık bir koridordan geçip iki kat aşağı inersin: porno mahzenine. Ahhh...

Yine de kadınlar pornoyu mutlaka bulur. Kadınlar mutlaka bulur o pornoyu. Üstelik zulaladığınız yerde de değil, yo yo. Kadın pornoyu nerde bulur? DVD’nin içinde! Ve erkeğin içi içini yer: lanet olsun, nasıl porno CD’yi DVD’nin içinde bırakacak kadar aptal oldum ben? Nasıl olduğunu söyleyeyim: çünkü adamım, asılırken beyne kan gitmiyor ki. Beynin bulutlu ve sisli oluyor o anda...

...

Beyler, konuşmanız şart. Kadının en büyük şikayeti budur: konuşmuyorsun. Hiç konuşmuyorsun! Hadi konuşalım... Doğru. Kadınlar konuşmaya bayılır. Kadınlar konuşmayı seviyor. Ama kadın “konuş” anlamında konuşmayı sevmiyor. Kadınlar aslında dinlememizi istiyor. Biz dinleyeceğiz, onlar konuşacaklar. Aslında kadınınızın sizden tek istediği onun hikayesini anlatabilmesini sağlayacak doğru soruları doğru zamanda sormanız. Siz ortalayacaksınız, o golü atacak. Beyler, kadınınızı mutlu etmek istiyor musunuz? Tek yapmanız gereken “günün nasıl geçti aşkım?” diye sormak. Günün nasıl geçti? Hayatım, gü-nün-na-sıl-geç-ti? Çünkü “günün nasıl geçti” bir kadın için 45 dakikalık sohbet fırsatı demektir. Ve bir erkek olarak sizin konuşmanız da gerekmez hani. Tek yapmanız gereken “konuşur” gibi yapmaktır. Şöyle mesela: aaa?, hadi canım? Bırak şimdi! İnanmıyorum sana. Kıyamam. Gerçekten mi? Hadi canım. Bırak şimdi! İnanmıyorum sana. Yok artık? Ben sana o sürtük deli demiştim! Bir noktada “sana o sürtük deli demiştim”’i deyivermeniz şarttır. Neden mi? Çünkü her kadının işyerinde çekemediği bir başka kadın mutlaka vardır. Ve kızlar, siz her şeyi abartıyorsunuz. Her şeyi abartılı bir iktidar savaşı gibi lanse ediyorsunuz. Mesela: beni yok etmeye çalışıyor! Neden bahsediyorsun sen? Senin işin J.C.Penney’de hediye paketi yapmak. Ne yapıyor yani? Paket kağıtlarını mı yırtıyor?

Valeriya, Kısaca Lera

Birkaç saatlik bira + tuzlu fıstık muhabbetinden sonra hesap geliyor. İkimiz de cüzdanımıza saldırıyoruz. Elbette ben daha hızlıyım. İş cüzdan çekmeye geldi mi herkes bir Amerikalıdan daha hızlıdır :D Veriyorum hesabı, dönüp “bugün benden” diyorum, “gelecek sefer sen ısmarlarsın ödeşiriz”. “Olur mu ama ne gerek var?” diye soruyor. Diyorum “şimdi hocam, üç otuz parayı ikiye bölmeye mi uğraşacağız? Sende X lira var mı sen bana X lira ver ben sana Y lira vereyim muhabbeti mi yapacağız? Kaybettiğimiz zamana yazık. Gelecek sefer sen ödersin”. “Peki, sen de haklısın” diyor. Elbette haklıyım. Dünyanın en pratik zekalı milletine mensubum...[more]

Kendisiyle tanışmamız bundan iki üç hafta öncesine tesadüf ediyor. Kaan buradaydı. Kaan’ı alıp yürütmüştüm biraz, yarı yolda bir kafede mola vermiş alkolsüz mohitolarımızı içip serinlemiştik. Hesabı istedik, kalkmak üzereyken yan masadan bir ses: “pardon türk müsünüz?” diye sordu. “Lannnn,” dedim kendi kendime, “yine ne yaptık da kendimizi ele verdik a.q.”. Sonra sorunun Türkçe sorulmuş olduğunu fark ettim. Türkçe bildiğine göre, Kaan’la aramızda Türkçe konuşmakta olmamızdan da çözmüş olabilirdi Türk olduğumuzu. İşte öyle başlayan muhabbet bir on onbeş dakika kadar sürmüştü. Buralarda pek arkadaşı olmadığını fark etmiştim. Açıkçası benim de pek arkadaşım yok Kiev’de. Numaramı verdim, numarasını aldım. “Sıkılırsan ara, çıkar iki tek atarız” dedim. Eyvallahlaştık, ayrıldıktı.

Bugün aradı. Müsaitsem iki tek atmayı teklif etti. Aslında ilik gibi bi hatundan telefon bekliyordum söylemesi ayıp. Ama Ukraynalı kızların zihniyetini az çok çözdüğüm için, “müsaitim” dedim. Çünkü biliyorum kız söz verecek aramayacak. İlk randevu yalan olacak –hep öyle olmuştur. Fark etmemiş gibi yapacaksın. 3 gün sonra arayıp “ya kusura bakma seni arayamadım o gün” dediğinde, “sen kimdin pardon” ya da “aaa, sen arayacaktın dimi. Ben unutmuşum, ‘arkadaşlar’ bendeydi söylemesi ayıp, çok eğlendik. Unutmuşum walla” diyeceksin. Arkadaşların cinsiyeti hakkında bilgi vermeyeceksin, anlayacak ki “büyükşehir çalışıyor” :D Neyse... Taktik olarak bu akşam sap takılacağımın farkındaydım yani. Dedim “müsaitim, buluşalım”. Birahane ayarında bir yerde buluştuk. Muhtelif biralar içtik. Sohbetler ettik. Boş adam değil Kartır. Doktorası var. Türkçe biliyor. Sohbeti güzel. Türkiye’de akademisyenlik yapmış. Türkiye’nin sektör lideri firmalarından birinin pazarlama direktörlüğünü yapmış, 42 yaşında güzel bir abi (teknik olarak). Ortak zevklerimiz de var. O da parayı ve para kazanmayı seviyor anladığım kadarıyla. Bir ton iş konuşuyoruz.

Sonra, göğüs dekoltesi göbek deliğine kadar inen, boynunda Camel amblemli bir kolye olan, şeffaf topuklu ayakkabılara binmiş, mininin minisi mini etekli, acayip işveli bakan (töbe estağfurullah) at gibi bir kız geliyor masamıza. En yatak odası tonuyla “sigara kullanıyor musun kocacım?” diye soruyor. Sanki orgazm sigarası teklif ediyor haspam. “Hayır,” diyorum: “kullanmıyoruz, şeytan, şeytaaaan”. Kız promosyonlarının sadece sigara içenler için olduğunu söyleyip bizim masadan ayrılıyor. Kartır “sen buna hayır diyebildiysen bu sigara olayını kafanda bitirmişsin dostum” diyor. Haklı walla. İçim gitti kıza hayır derken. Tekrar başlamayı ciddi ciddi düşünüyordum...

Kartır televizyonda her 2 dakikada bir reklamını gördüğünüz büyücek bir Türk firmasında pazarlama direktörüyken, Amerikalıların “burn out” (kariyer yanması, kofra yakma) dediği şeyi yaşamış. O dönem şekli çok düzgünmüş. Altında şoförlü şirket otomobili, telefon faturasına kadar şirket ödüyor, boğazda denize sıfır bir yalı dairesinde kalıyor –kira şirketçe ödeniyor, ayda brüt 12 bin dolar maaş alıyor falan... Sonra bir göt kalkması söz konusu olmuş, Kartır birden bire işsiz kalmış. Her zaman öyledir ya, Kartır da kaybettiği zaman anlamış eski şeklinin dört dörtlük olduğunu. Sonra? Sonra B+ bir işsiz olarak, kendisi işsiz karısı iş sahibi olduğu için, Ukrayna’ya yerleşmiş karısının yanına. Anladığım kadarıyla şimdi biraz eziliyor. Çünkü biraz birikmişten yiyor Kartır, biraz da hatunu çalıştırıyor... İkisi de yiğidi bozar. O nedenle de Kartır iş imkanı arayışları içerisinde. Öyle her iş fırsatını da değerlendiremiyor, çünkü bir akademisyen olarak belli bir karizması var (mış!!!). Zor zenaat yani Kartırın’ki. Ben akademik karizması olmayan biri olarak ekmeğimi taştan çıkartabildiğim için “hamdossun” dedim “tanrıma”. Bu akademisyenlik zor işmiş –hele de bir üniversiteden maaş almıyorsan, yani işsiz akademisyensen...

İşletme okumuş, bizzat Brian Tracy’lerden eğitim almış biri olarak, açtığım her işletme sohbetine söyleyecek bir “marketing” lafı var. Belli ki boş değil. Biraz nasihat ediyorum haddim olmadan. “Saldır para kazan, sonra istediğin üniversiteyi satın alırsın,” diyorum. Bizim “iki gün pezevenk derler, üçüncü gün bey derler” olayını anlatıyorum. “Akademik hayatta hoş karşılanmaz” diyor. İşin garibi, bu adamın branşı pazarlama... Uzmanlığı para kazanmak yani. Neden hoş karşılanmasın ki, sen uzmanlık alanında çalışmış olacaksın diyorum. Haklı olduğumu, ama yine de işi ticarete dökmenin hoş karşılanmadığını söylüyor. Sürün o zaman a.q. demiyorum.

Böyle sohbet ederken, 11 oluyor. Garson gelip alt salona geçmemizi rica ediyor. Alt salon beni basar, ayrıca Kartır’ın üniversitesinin (Virgina Tech) futbol müsabakası başlayacak yarım saate. Hesabı alıyoruz, kalkıyoruz. Kartır’ı eve bırakıyorum, ben eve dönerken bayan ilik arıyor (88-60-90). “Üzgünüm aile dostlarımız geldi, arayamadım seni tavşanım” diyor: “şimdi müsait misin?”... “Kız saat 11. Flört saatini çoktan geçmiş. Bu saatte flört olmaz” diyorum. “E biz de sevişiriz, tavşanım” diyor. Tavşan ben oluyorum... Son yılların en delikanlı kızı imiş Lera. Wallaha şoktan şoka sürükledi beni. Evlencem ben bu kızla. Böyle dobra kız olur mu lan?

Geleceğe Mektup

Hacı naber? Götünün kılları kadayıf olmuş hala okuyup yazacam diye uğraşıyorsun dimi? Namaza başladınmı lan, moruk? Olm, o George Carlin çevirileri ve yazdığın o müşrik ve münafık ve hatta kafir hikayeler yüzünden Allah seni var yaaa.... Cayır cayır yanacaksın olm, uyandırayım. Şeklin düzgün mü lan bari? Parayı buldun mu? Bana bak, parayı bulduysan bi cami falan yaptır. Ne olur ne olmaz... [more]

Hacı, şimdi malumu alin, hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Noldu len? Osmanlıcayı da mı komple unuttun? Unutkansın diyorum yani. Hele de bir de, Alzheimer varsa, hepten sıçtın. Ben bi ton vitamin takviyesi aldım sırf sen Alzheimer olmayasın diye ama... Sigarayı bile bırakmıştım senin için. Sen tekrar başlamadın inşallah? Neyse...

Şimdi, malumun üzere insanoğlu unutkan. O nedenle, sana bi kıyak babında, derlediğim bazı gerçekleri buraya yazmak istiyorum. Eminim keyfin yerinde olursa sen bunları yüzüne süreceğin (ya da yerine göre götüne sokacağın) birilerini bulursun. Ha bunları ne şekilde kotarırsın, bilemiyorum. Ben yorumsuz yazacağım...

Hazırsan başlıyoruz...

Türkiye Cumhuriyeti’nin 2006 (gerçekleşen rakamlara göre) gelirler toplamı 171,309,331,000 TL imiş. Google Inc’nin 2007 tahmini net değeri 290,000,000,000 USD (yani bugünkü kuru üzerinden yaklaşık 435 milyar TL) imiş. Google 20 bin tam zamanlı çalışanla 435 milyar ederken, TC bir yılda 80 milyon dallamayla 170 milyar TL kazanç sağlamış (aynı yıl 175 milyar da gideri olmuş)...

An itibarı ile işsizlik yüzde on beş ile (türk basınına göre) dünya beşincisi –daha iki ay önce yüzde on beş ile dünya ikincisiydi. Demek iki ayda 3 ülkede işsizlik çok feci arttı –bizde düşmediğine göre...

7 Mart 2007’de Türk Mahkemeleri youtube.com video paylaşım sitesine erişimi engelleme kararı aldı. Sebep Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna hakaret içeren videolar barındırmasıydı. Ekim 2008 itibarı ile yasaklı site sayısı (resmi rakamlara göre) 1112 idi. Buna, Oxford Üniversitesi’nde profesörlük yapmış dünyaca ünlü evrim biyoloğu Richard Dawkins’in internet sitesi de dahildi. Ayrıca bu yasaklar kapsamında, evrim kuramı ile ilgili bilimsel bilgilerin yer aldığı pek çok kaynak site de yasaklandı. Dawkins sitesinin giriş sayfasına “Türkiye’de Yasaklıyız” yazan bir banner koydu, fonda Türk Bayrağı dalgalandırdı (biz itin götüne girdik).

Yine Ekim 2008’de Blogger hizmeti de Türkiye’de komple engellendi. Ayrıca, tarihini çıkaramadığım bir dönemde, kısa bir süre için (blog hizmeti) Wordpress de engellendi.

Devrin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan “ben youtube’a giriyorum, siz de girin” dedi. Türk insanı zaten youtube’a giriyordu. Youtube yasaklı olduğu dönemde Türkiye’nin en sık ziyaret edilen 5inci sitesiydi (Alexa rakamlarına göre).

2002 yılında, dünyaca ünlü düşünür ve dilbilimci Noam Chomsky’nin kitaplarını yayınlayan yayıncı Fatih Taş’a dava açıldı. Noam Chomsky üşenmeyip Amerika’dan geldi ve yayıncısının duruşmasına bizzat katıldı (biz yine itin götüne girmiştik hatırlarsan).

2005 yılında devrin başbakanı Tayyip Erdoğan’ın eş başkanlığında başlatılan “Medeniyetler İttifakı” projesi ile Amerikalı Cumhuriyetçilerin “Büyük Orta Doğu Projesi” arasındaki benzerlikler hepimizi bayağı bir şaşırttı...

Ayrıca RTÜK terörü de devam ediyor. 2001 yılında RTÜK “ulusal güvenliğe tehdit teşkil ettikleri” gerekçesiyle BBC World News ve Deutche Welle’yi yasakladı.

2006 yılında polis Michael Dickinson isimli bir İngiliz sanatçısının aşağıdaki kolajına el koydu, sanatçıya dava açıldı. Dava günü Dickinson mahkeme salonu dışında benzer bir kolaj daha sergiledi. Başbakanın izzeti nefsine saldırmaktan 10 gün nezarette yattı... Çalışmanın eleştiri sınırları dahilinde olduğu gerekçesiyle beraat kararı verildi. Dickinson “şans eseri beraat ettim. Türkiye’de benzer çalışma ve fikirlerinden ötürü davalara muhatap olan, cezalar almış bir sürü sanatçı var” dedi (biz bir kez daha itin götüne girdik).

Tayyipli Kolaj

1984 yılından bu yana 35 bin kişinin ölümünden sorumlu PKK’nın lideri Abdullah Öcalan 1999 yılında yakalandı. Ne tür bir dolap döndüyse, 35 bin kişinin katili bu aşağılık adam idam edilemedi... Halen İmralı’da yaşıyor, bu bebek katiline bizim vergilerimizle bakılıyor. Hatta bu şerefsiz avukatları kanalıyla iktidar partisi AKP’ye “kürt açılımı” ile ilgili “yol haritaları” bile gönderiyor (Amerika bu adamı Mandela yaptı mı adamım? Türkiye’ye başbakan oldu deme bana...).

Yıl 2009, Türk nüfus cüzdanlarında Din hanesi var. Tanıdığım hiçbir ateist oradaki default değer olan İslam ibaresini sildirip ateist yazdırmıyor. Göte gelmeyelim :D

1907 yılında istanbul’a gelip devrin padişahı Abdülhamit’e “kürdistanda yapılan Osmanlıca eğitime karşı olduğunu, kürtçe eğitim yapılması için okullar açılmasını talep ettiğini” belirttiği bir mektup veren,
akabinde aklından zoru olmalı diye Toptaşı tımarhanesine gönderilen ve Toptaşı tımarhanesinde bir süre tutulup salıverilen,
yıllar sonra İstiklal Harbi (Kurtuluş Savaşı) yıllarında Kürt Teali Cemiyeti adlı bir bölücü örgütün kurucuları arasında yer alan,
o zorlu savaş yıllarında Türkü sırtından vurmaya yönelik bu faaliyetleri nedeniyle İstiklal Mahkemesinde yargılanıp idamına karar verilen,
sonra MECZUPTUR (delidir) deyu affedilip cezası sürgüne çevrilen Said-i Kürdi’nin (namı diğer Said-i Nursi) tarikatının halen Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayıp (her nedense) Türkiye’ye dönmeyen Fetullah Gülen aracılığıyla devrin iktidar partisinden pek çok ismi yönlendirdiği ve yönettiği ve hatta bakanlardan bile bazılarına fetocular tarafından burs verildiği biliniyor.

“AKP’nin 2009 yılında birden bire ortaya atıverdiği “kürt açılımı” ile Said-i Kürdi’nin 1907 – 1926 yılları arasında kovaladığı “kürt açılımı” arasındaki benzerlikler nelerdir” sorusunu soracak bir tek gazete yazarı, bir tek muhalefet lideri ya da bir tek aydın kalmadı.

Neden? Hepsi içeride... Halen Ergenekon Davası kapsamında içeri alınan asker, asker emeklisi, aydın, yazar, parti lideri pek çok “şüpheli”nin suçunun ne olduğu şüpheli. Binlerce sayfayı bulan iddianamelerin hiç de somut suçlamalar içermediği, tüm olan bitenin AKP’nin muhalifleri sindirme, Nurcu’ların milliyetçi kesimi izole etme çabaları olduğu hakkında bin türlü söylence ortalıkta dolanırken, ekonomi ve kriz yönetimi konusunda son derece başarısız olmuş AKP’nin gelecek seçimlerde de tek parti iktidar olacağına kesin gözüyle bakılıyor.

2009 yerel seçimleri yapıldı. AKP toplamda %38.8 oy aldı. Seçim sonuçlarıyla ilgili tablo aşağıdaki gibi. Deniz kıyısı illerde AKP oylarının düşüklüğü, balık tüketimi ile AKP’ye oy verme arasında bir ters orantı olduğunu düşündürüyor...

1009 Yerel Seçim Sonuçları

Youtube’a giremiyor musun?

Tayyip yaz yüksek seçim kuruluna gönder, Allah belanı versin!!! [more]

Evet, Tayyip ne demişti bundan birkaç ay önce, hatırlayalım: “Ben Youtube’a giriyorum, siz de girin”. Halkla bu kadar dalga geçilir mi arkadaşım? Ama size müstahak...

O girdiğin proksi siteleri sana girsin. Yaptığın DNS değişiklikleri kadar taş yağsın başına her gün... Dünyanın, internetten sonraki en büyük icadı, youtube gibi bir siteye girmekten men ediyorlar seni. Millet çatır çatır videolar paylaşıyor, youtube ortamında jam’ler yapılıyor (jam’in Türkçesi meşktir bu arada, millet çatır çatır meşkediyor), yeni müzik grupları kuruluyor, ortamın kralı youtube’da dönüyor, ama Türk gençliği youtube’dan mahrum... Amerika’nın başkanı, Barrack Obama seçim kampanyasını youtube’da yürüttü. Neden? Çünkü youtube o kadar önemli bir medya. Peki neden yasak youtube Türkiye’de? Efendim Atatürk’e ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğüne laf ediliyormuş. HAS-SİK-TİR! Tekrar ediyorum, her AKP’li dikkatle tekrar okusun: HAS-SİK-TİR!.. Yalancının eba-i ecdadını Rocco Siffredi Siffsin mi? Bence Siffsin...

Az buçuk vicdanı olan herkes çok iyi biliyor ki AKP Türkiye Cumhuriyeti için youtube’dan böyle seksen sekiz kat felan daha bölücü... İspatlarım da... Ama önce gelin, youtube’un Atatürk’le ya da Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğüyle değil de bizzat Tayyip ile ilgili bir takım takıntılardan ötürü yasaklı olduğu konusunu ispatlayalım!

Basit bir gözlem yapalım hep beraber. Lütfen, hemen şu an, Tayyip’in ima ettiği olanakları kullanıp youtube sitesine giriyorsun ve arama kutucuğuna Atatürk yazıyorsun. İlk sayfaya çıkan sonuçları tek tek ziyaret ediyorsun. Kaçı hakaret içerikli not alıyorsun. Aldın mı? Hiç mi? Hadi canım...

Şimdi arama kutucuğuna Tayyip yazıyorsun. İlk sayfaya çıkan sonuçları tek tek ziyaret ediyorsun. Kaçı hakaret içerikli not alıyorsun. Hepsi mi? Hadi bee?

Şimdi, cevap ver bakalım, adi seçmen seni, sence ilk sayfa sonuçlarında (an itibarı ile) Ata’ma hakaret içeren tek bir video yokken, Tayyip sonuçlarının “tamamının” Tayyibe hakaret içermesi ne manaya geliyor? Acaba, youtube Türkiye’de Atatürk’e hakaret değil de Tayyip Aleyhisselama hakaret nedeniyle yasaklı olabilir mi? Tekrar sormak istiyorum: youtube’un yasaklanmış olması, youtube’un özgür bir platform olması nedeniyle, Tayyip’e hakaret içerikli videolar barındırıyor olmasından kaynaklanaıyor olabilir mi? Eğer Ata’ma hakaretse sorun, nasıl oluyor da Tayyip’e hakaret içeren videolar, Ata’ma hakaret içeren videoları böyle seksene doksana katlıyor? Tayyip (ya da kendisinin satılmış basın danışmanları) bize bunu açıklayabilecek mi?

Çok çakal bir zihniyetle karşı karşıyayız arkadaşım. Hiç hazetmediği, mezarını bile severek ziyaret etmediği bir kişiyi kendi şahsi emelleri için kullanabilen bir zihniyetle karşı karşıyayız. Takiyyenin kitabını hatmetmiş, yemiş yutmuş bütün çıkartmış bir zihniyetle karşı karşıyayız. Ve senin, ve benim, ve hepimizin Türkiye Cumhuriyeti’nin vatansever fertleri olarak, çok uyanık olmamız gerekiyor. Ve omurgalı olmamız gerekiyor... “Amanın da beni işimden kovarlar”, “aman da Cuma namazında camide görünmezsem ihale alamam”, amanın da “mutaassıp takılmazsam mahalle baskısı yerim” gibi şerefsiz kaygılar peşinde koşacağımıza, cumhuriyetimize sahip çıkmamız gerekiyor. Yaa!

Not: Aczmendilik dediğin de heavy metalin cennet vaat edeni. Valla. Aha bak:

Ne oldu? Youtube’a giremiyor musun? Tayyip yaz yüksek seçim kuruluna gönder, Allah belanı versin!!!

12 Eylül (Mide Bulandırır)

Bugün 12 Eylül... Kenan Evren olacak şerefsizin liderliğinde, Ata’mın kurduğu çok partili demokrasinin a...a konulup, 50 kişinin idamı, yüzlerce belki binlercesinin yargısız infazı ve milyonlarca bireyin pıstırılıp apolitize eylenmesi ile sonuçlanmış bir dönem olan “1980 Dönemi” bundan 29 yıl felan önce işte bu gün başladı. Güne hem radyo hem televizyonda Hasan Mutlucan’la başlamıştık... Kenan Evren sana bacaaam girsin diyebilecek demokrasi bilincine 29 yıl sonra, düzeltiyorum, ancak 29 yıl sonra gelebildik... Kenan Evren sana bacaaam girsin! Ayrıca, yargılanmadan ölürsen, mezarına sıçmayan Haluk da top olsun. [more]

1980 sonrasında, özellikle de ilk 3 senelik dönemde binlerce kürde sırf kürt oldukları için Diyarbakır cezaevinde bok da yedirilmiş... İşkencenin ve dayağın zaten haddi hesabı yok. Kenan Evren döneminde Türkiyemin her köyüne elektrik girmiş... Çükten... Türklere, solculara, kürtlere elektriği çükten bağlamışlar. Devlet hizmeti vatandaşın çüküne kadar götürmüş yani...

29 yıl sonra bugün, bizim çükümüzde bile değil. Çünkü apolitik götleriz biz...

Bizim de çükümüzde olmadığından, akşam olunca bastık şehir merkezine indik. Bir de baktık ki, meğer 12 Eylül’ün Ukraynalılar için de bir anlam ve önemi varmış. Olmasa şehir meydanına neden sahne kurulsun? Potap, Nastya Kamenski ve Ruslana da dahil 30 kadar sanatçı niçün beleş bir konserde sahne alsın? Biz umursamadık günün anlam ve önemini, daha çok beleş konserin tadını çıkarmaya yazıldık.

Binlerce insan... Taksim meydanı kadar bir alanı hıncahınç doldurmuş. İlk ilgimizi çeken ortamda hiç fortçu olmamasıydı. Oysa ortalık mini etekli, hatta yer yer mini-bile eteksiz ablalar kaynıyordu. Kimse kimseyi taciz etmiyordu. O kadar tacizci yoktu ki, iki Türk olarak biz bile fortçuluk yapmaya utandık... Öyle yani. Binlerce insan şarkılar söyledik, on binlerce bira içtik.

Kaan “son biranı iç de gidelim” diye oyun bozanlık yaptı (her zamanki gibi). İçilen biralar çok fena sıkıştırdığı halde, Potap ve Nastya çıkmadan gitmem dedim. Allahtan kendileri gecikmediler. Potap ve Nastya’yı dinleyip yol aldık. Ama o kadar bira... İdrar kesesinde çok feci bir basınç var. Basınç var ama tuvalet yok. Girdik bir bara, 2 bira söyledik. Önce Kaan’ı gönderdim tuvalete, sonra da kendim koştum. Başladım çöğdürmeye afedersin. Bi ton içmişim, haliyle çıkarması da uzun sürüyor. Adamın biri kapıda “hadi a. koiiim, çabuk çık” demesin mi? Bana? A... koiiim??? Haha, sen kime bulaştığını bilmiyorsun dostum.

Medeniyetin pis tarafı da bu işte. Dövemiyorsun. Lafla ya da küfürle sataşanı dövemiyorsun. Dövünce sen suçlu oluyorsun. Gözünü sevdiğimin Türkiyesinde olsa, aç kapıyı, al herifi içeri, şuuruna şuuruna ver yumruğu, rahatla... Ama burada tutuklarlar, hapse atarlar adamı –girdim ordan biliyorum. O yüzden bu adamın ağzına daha medeni ve daha usturuplu bi şekilde sıçmak icap ediyor.

Normalde evim dışında hiçbir yerde büyük abdest yapmam, iğrenirim, ama indirdim donu, tünedim klozetin üzerine. Zaten bağırsaklarda da çok güzel bir hareketlenme vardı. Oooh bebeğim. 50 santimden bıraktım ki ne bırakmak. Çok tarif etmeyeyim ki miden bulanmasın ama kahverengi bir oğlan çocuğu doğurdum. Nur topu gibi... Bu arada piç kapıda yırtınıyor hala. Bekle bekle, sürpriz hazırlıyorum sana. Çektim pantolonu, sifonu bile çekmeden çıktım dışarı. Ama içerisi bir kokuyor ki duvarlar çürüdü... Çıkarken de lavuğa bakıp “tadını çıkar” dedim. A... koduğum kimmiş, a... koduğum?

Döndüm masama, sandalyem tam tuvaletin çıkışını görüyor. Adamın tuvalet çıkışındaki yüz rengini tarif mümkün değil. Gülümseyerek bir bira kaldırdım arkadaşa doğru, “iyi geceler a... koduğum” dedim. Yürüdüüü gitti. Dövsem bu kadar rahatlamazdım herhalde...

Cenabı Allah Kenan Evren için de aynı bağırsak hareketini ihsan eyler inşallah.

Bez Lyubvi (Aşksız)

[mp3:BezLyubi.mp3]

İş yok güç yok, can sıkıntısı tonla. Rahat mı batıyor bilemiyorum ama pek bir depresifim. Hatta durduk yerde gözüm seğriyor. Üstüne üstlük bir de hava kapalı... Yoksa havadan mütevellit mi gerginim ben? Yaz haricinde hiçbir mevsimden hazetmem. Hele sonbahara ekstra kılımdır, yazı öldürdüğü için. Ondan olsa gerek gerginlik. Neyse evde oturamadım, aldım makineyi attım kendimi sokağa, hava kapalı ve sert, yağabilitesi bile var. [more]

Ön camında “Kiev Merkez” yazan bir dolmuşa bindim, götümü gezdireceğim. Adi dolmuş yarı yolda durdu: herkes iniyor; demek ki buraya kadar olduğu herkesçe biliniyor: son durak! Lan hangi şehir merkezi? Yarı yol burası. Tartışacak halimiz yok. İndim ben de. İnceden de yağmur çiselemeye başlamış. Yazıldım bir taksiye. Burada taksimetre yoktur, benzer metreler varsa da onlar zaten hep şişirmedir. En sağlamı baştan konuşup anlaşıp binmektir taksiye çünkü taksi şoförü kezban görürse hiç affetmez, üç beş katı para ödersiniz. “Padol’e kaça götürürsün” diye sordum, elli grivna çekti. Hadi len... En az 20 grivna kazıklayacak beni aklınca, yağmur tarifesi! Hemen altımız metro istasyonu, metro 1.5 grivna.

Ve fakat metroyla bu duraktan Padol’e gitmişliğim yok hiç. Aktarma yapılması gerekecek, nasıl bilmiyorum. Ama kararttım indim metroya. Bindim ilk gelen trene, istikamet Kreşatik. Orada aktarıp Padol’e gideceğim –inşallah. Dört beş durak sonra Kreşatik’e en yakın durak olan Maydan Najelosti’de indim. Malım ya, çıkışları karıştırdım. Hiç bilmediğim bir sokakta buluverdim kendimi. Ama buraları az çok bilirim, yani ne kadar uzak düşmüş olabilirim ki bildiğim yerlerden dimi? Biraz yürürsem illa ki bildiğim bir yere çıkarım...

Başladım yürümeye, bir iki dakika geçmeden yağmur başladı. Önce hafif hafif... Mal olduğum için “şimdi geri dönmeye gerek yok” diye düşünüp yürümeye devam ettim. Ben yürüdükçe adi yağmurun şiddeti arttı. Yolda şemsiye alabileceğim bir yer de bulamadım... Gömlek sırılsıklam. Üstelik o kadar yürümeme rağmen tanıdık bildik bir yere de çıkamadım. Baktım olmayacak telaşla bir sağ yaptım, bir on – onbeş dakika da öyle yürümeye devam ettim. Bir baktım ki, geldiğim metro istasyonundayım... Tek sağ dönüşle nasıl 180 derece dönmüş oldum lan ben? Yol düz değildi demek ki. Yarım saat yağmurda yürüyüp donuma kadar ıslandıktan sonra geldiğimiz noktaya geri dönmüş olmanın verdiği sinirle, dedim: “inmiyorum yer altına”. Dibine kadar yürüyeceğim. Bu sefer ters istikamete yürüdüm, bir baktım ki 50 metre aşağısı Kreşatik’miş!

Kreşatik’e ulaştım ulaşmasına da Padol’e devam edecek durumda değilim, çok ıslanmışım. Acil ısınmazsam kesin hasta olacağım, biliyorum. Viski takviyeli iki kahveyle birkaç sigara kendime getirmeye yetti, o arada güneş açtı. Çıktım dışarı, atladım bir taksiye, dedim Padol. 20 grivnaya anlaştık. 10 dakika geçmeden Padol’deydim.

Neden Padol? Padol nehir kıyısı ve Padol’de rakı içebileceğim bir Türk restoranı var! Gittim Tike’ye 3 duble rakı attım. Hem kendime geldim hem de iyice kurudum o arada. Sonra indim suyun başına kız ben garibem.

Şuradaki fotoğrafları çektim, muhtelif biralar eşliğinde. Bu fotoğrafları sırf tema biraz daha renklensin diye ekledim, yoksa hiçbirini beğenmedim.