Akşamüstü 2 litre birayla başlamışım içmeye, saat 11’e kadar 5 litre tüketmişim. Youtube’dan video seyredip kafa çekiyorum, bir yandan da sitelere mitelere bakıyorum. Saat 11 gibi can sıkıntısı tak dedirtiyor, giyinip çıkıyorum dışarı. Caddenin karşısından ilk gelen troleybüse binip, ver elini, hassske nereye gidiyor lan bu troleybüs, ona hiç bakmadık bak. Neyse, Allahtan istikamet doğru. Kasmıyorum hiç. Troleybüs yarı yolda benim yoldan sapıyor, bana da inmek düşüyor. Atlıyorum bir taksiye: “kreşatik” diyorum.[more]
Kreschatik şehir merkezi. İstiklal / Etiler / Moda karışımı bir yer... Şehrin en hareketli yeri yani öyle söyleyeyim. Haftasonları trafiğe kapatılıyor, millet sokaklarda içki içip dans ediyor, birbiriyle sohbet muhabbet edip bol bol eğleniyor. Bense saatlerdir mal gibi evde oturmuşum… Alla alla… Kreschatik girişinde iniyorum. Fark ediyorum ki ayakta duramıyorum, sallanıyorum. Olmaz bu böyle, buralarda birkaç saat geçireceğime göre öncelikle biraz toparlanmak lazım. Giriyorum bi restorana, bi tas çorba, arkasından bi tabak sıcak yemek yiyorum. Akşamdan beri bira zıkkımlanırken yemek olayını ihmal ettik tabi, ondan çarptı beni bira. Çok sarhoş olursanız aklınızda bulunsun, karın doyurmak iyi gelir.
Toparlanıyorum sanki biraz. Kreschatik’e yöneliyorum tekrar. Yolda telefona kontör doldurmak ve fatura ödemesi yapmak da dahil benim bilmediğim bir ton işe yarayan o otomatlardan görüyorum. Ekranı komple Ukraynaca olduğu için şimdiye kadar hiç cesaret edemedim bunları kullanmaya… Deneyecem anasını satayım. Bakıyom ekranda operatörümün logosunu görüyorum. Ahanda, basıyorum oraya. Ekran değişti, bir ton Ukraynaca yazı geldi. Bırak okuyabilmeyi, harfleri bile seçemiyorum, kafam bi milyon. Yalnız ekranın sağ altında ve sol altında iki ayrı buton var. “Mantıken, burada her ne sorarsa sorsun, “İleri” seçeneğine basmak gerekecektir. İleri de sağda olur tabiyatıynan” diye fikir yürütüyorum, sarhoş mantığı işe yarıyor. Ekrana telefon numaramı girebileceğim bir iletişim kutusu geliyor, giriyorum numarayı, yine İleri olmasına duacı olduğum butona basıyorum. Aletin para koyma gözünün etrafındaki yeşil ledler yanıp sönmeye başlıyor. Anlıyorum ki para istiyor benden şerefsiz. Sokuyorum parayı alete, ekrana 20 grivna şeklinde teyit yazısı geliyor. İleri tuşu olması konusunda beni şu ana kadar yolda bırakmamış tuşa dokanıyorum tekrar. Alet teşekkür ediyor, rica ederim tuşu yok, ayrıca telefonda bi numara da yok… Normalde kontör konulunca teyit mesajı gelir telefona. Bir süre daha bekliyorum, teyit mesajı gelmiyor, hesabıma bakıyorum ve görüyorum ki para hattıma başarıyla yüklenmiş. Sadece operatör bunu bize bildirme gereği duymamış: “ne bildirecem lan, yükleyen kendin değil misin serkeş?” gibi bi durum demek. Peki.
Offf, süper. Artık ver elini Kreschatik… Bir bira kapıyorum kendime yol kenarında bira satan kadınlardan birinden. Oturuyorum bir sigara yakıyorum şöyle, her taraf ışıl ışıl. Banklarda oturup içkisini sigarasını içen var. Sohbet eden var. Yürüyüş yapan var. Tosbağa misali sırtının üstünde dönen bebeler var. Benim midem bulanır lan. Hatta bakarken bile bulanıyor.
Tam karşısı bişi bakanlığı. Yarın buranın Cumhuriyet Bayramı. Zafer Bayramı mı yoksa? Gençlik Bayramı değil, Çocuk Bayramı değil onu biliyoruz. Hmm. Bayram lan işte. Özgürlük günü heriflerin. Yarın burada resmi geçit olacak, geçenlerde provasına denk geldim. Acayip komikti. Asker ve Devlet birbirine gaz veriyor. Yol kenarında birkaç bin asker (Ukrayna ordusunun tamamı yani, hehe) yol boyunca tören kıtası şeklinde dizilmiş. Üniformasındaki yılbaşı çamı dekorasyonundan bir tür general ya da kurmay başkanı v.b. olduğunu tahmin ettiğim insanlar, eski model üstü açık Amerikan arabaları içerisinde, ayağa kalkmış, selam durur vaziyette tören kıtasının önünden geçiyorlar. Askerler de, tam otomobil önlerinden geçerken “huraaa huraaa huraaaa” türü bişi bağırıyorlar, otomobil geçişini tamamladığındaysa susuyorlar. Huraaa sesi otomobille birlikte yolculuk ettiğinden, böyle sağdan sola doğru Dolby stereo bir akışı oluyor askerlerin sesinin. Çok orijinal. Ama bu eski model üstü açık Amerikan otomobili içerisinde ayakta durup asker selamlama şeysi pek orijinal gelmedi bana. Ama tam sniper elite bir durum. İlerden Arena City’nin çatısına sotelenip ördek gibi indirirsin bunları valla. Ama tabi barışçıl bir ülke olduğu için, insanlar birbirinin canına kastetmediğinden, ülkede manyak Türkiye’dekinden az olduğundan vs. vs., devlette de göt korkusu yok. Türkiye’de mümkün mü böyle bişi? Faraza yarın bayram olacak, başbakan ve devlet başkanı buraya geliyor olacak. Millet de böyle sokak ortasında kafa çekip, dans edip, gitar çalacak, şarkılar söyleyecek. Türk’e çok yabancı özgürlükler bunlar...
Dalmış bunları düşünürken sağımda (saat iki yönünde) iki hatunun sırayla beni kestiklerini fark ediyorum. Bi sigara daha yakıyorum, gözümü karşıdaki restorana dikiyorum –ki bu bana kafamı kızlara çevirip kızları işgillendirmeden onların her hareketini görebilecek bakış açısı sağlıyor (çok kaşarım evet), ve gözleme başlıyorum. Evet, yanılmıyormuşuz. Sarışın olanı kesiyor, kesiyor, sonra kafayı çevirirken kumrala bişi söylüyor, sonra kumral kısa bir bakış atıyor, sonra sarışın olan tekrar kesiyor, kesiyor, kesiyor… Sonra tekrar kumral kaçamak bir bakış atıyor. Alla alla… Kesinlikle benimle ilgili konuşuyorlar, ne konuşuyorlar lan acaba? “Ay ablaaa, bunu mu beğendin kız?”. “E fena diil be, yerim ben onu”. “Abla sen herkesi yersin kız motor”. “Kız kel mel ama idare eder, hem kel iyidir kel”.
Neden travesti gibi konuşuyorlar? Lan??? Tufaya gelmeyelim Haluğum? O gazla, sarışın uzun uzun keserken birden kafayı çeviriyorum, lakkk diye yakalıyorum, vesikalık böyle. Transvestite scan initiated (travesti taramasına başlanıyor) diyor beyin, nedense İngilizce. Ayak bilekleri, geçer (ince). Eller, geçer (ufak). Gırtlak, geçer (adem elması izine rastlanmadı). Elmacık kemikleri, geçer. Taramada sap izine rastlanmadı, güzel. O arada göz göze gelmiş oluyoruz tabi, haliyle gülümseniyor karşılıklı. Bunun üzerine kumral da bakıyor, onunla da gülümseniyor. Sonra kalkıyorlar, yürümeye başlıyorlar. Hiç bunlara takılasım yok, diğer tarafta gitar çalınıyor.
Ben de kalkıyorum, aksi istikamete, gitar çalınan tarafa doğru gidiyorum. Yolda 4 kutu bira daha alıyorum. Gitar çalan gruba yazılıyorum. Bira ikram ediyorum, tanışılıyor, sohbet ediliyor kısaca. O arada “ne çalalım sana” diye soruyorlar, “çalın kafanıza göre bana her şey uyar” diyorum. Öylece başlayan muhabbet devam ediyor, bir ton bira daha içiliyor, sayı giderek artıyor, 20 kişiyi falan buluyoruz. Sonra yoldan geçen iki Amerikalı duruyor, onlarla da tanışıyoruz. 20li yaşlarındalar. Sarışın olanın adı Alex’miş, İslami terörist tipli olanın adı piiceymi ceypii mi neymiş. Nefret ederim ad yerine kısaltma kullanan insanlardan. Robot adı gibi ne lan o öyle? Adı kesin Jamal’dır, söylemeye utanıyordur –var böyle bişi şu aralar… Birkaç biradan sonra Alex “kaçmadan önce ben de size bişi çalayım” dedi, çal dedik. Batı Vircinya dolaylarından “Amanın da benim batı vircinyam cennet yarısı” şeklinde başlayan, fakirin ezbere bildiği bir kamyoncu türküsü çığırdık birlikte. Şansa bak, bu kafayla söyleyebileceğim tek country parçasını çaldı herif… Ve ben şarkı söyledim… Belirtmeye bile gerek yok, dağılanlar oldu. Tekrar çekirdek gruba kadar düştü sayımız –bet sesimden ötürü...
Bir ara polis geldi. Efendice kimlik sordu. Aslında tam olarak “belgeleriniz” diye sordu. Ehliyet ruhsat mı? Belge tercihiniz var mı? Pasaport var, verdik. İnceledi, turist olup olmadığımı sordu, oturumu gözüne soktum, teşekkür etti. “Narkotik var mı?” diye sordu, sağ cebimi gösterip “eroin burada”, solu gösterip “kokain burada”, gömlek cebimi gösterip “LSD burada” dedim. Anladı ki narkotik yok, olmayışından da dertliyiz. Gülüşüldü.
Başka biralar da içildi, sohbetler edildi, sabah üç olduğunda gençlerle vedalaşıp, geldiğim zamankinden bile sarhoş atladım taksiye, döndüm eve vurdum kafayı yattım. Olmoooost heeevııııın vest vircinyaaaaa…