Guido Argentini (Foto)

Aşağıdaki fotoğraflardan ilkine FriendFeed’de denk geldim. Biraz araştırınca hem aynı seriden birkaç fotoğraf buldum, hem de çeken yetenekli fotoğrafçının adını öğrendim.[more]

Guido Argentini (www.guidoargentini.com) Floransa’da yaşayan İtalyan bir sanatçıymış. Gerisi sitesinde var zaten. Hasedimden çatladım...

 

Taşşş

 

Taşşş

 

Taşşş

 

Taşşş

 

Taşşş

 

Taşşş

 

Taşşş

 

Taşşş

Modern Sürgünleriz...

Nesli Bloxoo 'ya koymuş bunu; bilmeden bize de koydu...[more]

- Biz de sürgün değil miyiz be Haluğum?
- Öyleyiz abi.
- Bu a.q.mun slav diyarında keyfimizden mi duruyoruz lan?
- Gün sayıyoruz abi.
- Muhakkak…
- Bizi de o limana çıkaramazlar dimi gözüm?
- Çıkarsak hayatımız kayar abi. Sıkçaz dişimizi.
- Bittabi…
- …
- O arada vatanı satıyorlar ama o nası olacak?
- Gidince şekli düzeltir, bi parsel de biz alırız abi…
- …
- …
- Biz gidene kalmazsa?
- İki katını verir yeni sahibinden alırız abi.
- Alırız dimi?
- Alırız abi.
- Yarraaamın başını alırız.
- …
- …
- Abi, sen artık içme istersen. Bak iki biraya çarpıldın, başımıza bi gelecek var.
- Senin de götüne koim iç ses.
- Pardon abi.

Smorodina Denilen Şerefsiz Meyve (Artı 21 Felan)

Bak, bak, bak… Ebem zamanında yazdığım bir yazı buldum, nekkadar da pastoral. Genşmiş zeman olur ki, rtükten geçmez... Genşmişiz tabi, normaldir. Küfür bozuyorsa okuma...[more]

Bu smorodina denilen meyveyi ben Türkiye’de görmedim. Yok demiyorum, İstanbul dışında illa ki vardır ve kesin “çiftçi domaltan ” ya da “yavşak üzümü” falan gibi bir isim vermiştir bizimkiler buna ama en azından ben, en azından İstanbul’da, en azından şimdiye kadar hiç görmedim bu meyveyi.

Bir garip meyve Smorodina. Bitkisi sarmaşık gibi, meyvesi üzümü andırıyor ama daha ufak ve salkım salkım değil tane tane oluyor. Sert bir kokusu var, neredeyse kekik kadar sert ve bence yaprakları baharat olarak bile kullanılabilir hatta belki de kurutulmuşu Beyoğlu balık pazarındaki aktarlarda “yavşak otu” adı altında satılıyordur; bilemeyeceğim.

Bugün öğle üzeri bu tanımadığım meyvenin toplanması gerekti, koskoca bahçenin neredeyse tamamında ekili bu şerefsiz bitki. Aslında tamamı kasten ekilmiş de değil. Çeşni olsun diye beş on fide ekilmiş zamanında. Ama bu arsız bitkiler bahçede yapacak başka bir şey de olmayınca üredikçe üremiş. E malum, börtü böcek de pezevengi bunların; onun aşk mektubu buna, öbürünün poleni berikine derken bahçeyi smodorina bürümüş. “Dikkatli ol” dedi Nastya: “fazla sıkmadan tut ve kopar. Çok sıkarsan patlar ve işimize yaramaz". Eywallah, böğürtlen toplar gibi yani.

Bir koca leğen verdiler elime, girdim smorodinaların içine. Gerçekten de olmuşu çok hassas bu meyvenin. Dokunur dokunmaz pörtlüyor ve insanın elini bir anda morumsu bordo ve yapış yapış bir sıvı kaplıyor. Genç smorodinalar mayhoş ama olgun olanları, yani bu elde patlayan sabırsız şerefsizler, oldukça tatlı. Kesif kokularından mıdır yoksa olgunlaşınca çok tatlı oluşlarından mıdır bilemeyeceğim ama bu meyvenin meraklısı da çok. Karıncalar, sivri sinekler (yoksa onlar bana mı geliyor lan?), kımıl zararlıları, -“o ne lan? Tarla faresi mi o”, evet, tarla fareleri ve özellikle de arılar; hem de eşek arıları.

Ben işe koyulduktan kısa bir süre sonra bir tanesi ziyaretime geldi. Önce bir vızıltı, sonra bir baktım ibne arı burnumun dibinde. Yeminle söylüyorum göz göze geldik arıyla; hem de eşek arısı. Her şehir züppesinin yapacağı ilk hareket ne olursa benimki de o oldu: can havliyle bir "back hand" koydum arıya, karşımdaki ağacın gövdesine çaktım resmen. Vızıltı kesildi, bir süre sonra baktım kalktı, ileride dans ediyor; herhalde bir hemcinsinden yardım istiyor. Zira bilirsiniz, bu arılar böyle dans ederek anlaşır. Neler anlattığını tahmin edebiliyorum.

“Hamdi Abi, yetiş abi. Mahsule yine insan dadandı. Abi hişşş, kime söylüyorum bak hiç dinliyor mu? Alo”?
“...”
“İnsan diyorum, mahsule dadandı. Saldırdım ama herif beni pis benzetti, hala gözüm seçmiyor Krom seni inandırsın”.
“...”
“Hamdi Abi!.. Abi ayakta zor duruyorum ben, sen bana iki saattir vals yaptırıyorsun burada. Abi, fena benzetti herif beni, yardım lazım abi. Bak yüzüm gözüm kan içinde ya!"
“Belli gözüm, beyinde de hasar var herhalde. Neyse, sen şimdi fırla, kovandan besili, öhm iri yarı yani, üç tane arı gönder buraya. Söyle Sami'nin ağacın arkasından dolansınlar ki arkadan saldırıp şaşırtalım herifi. Sen de sonra diğer taraftan saldırırsın. Çapraz ateşe tutarız”.
“Tamam Abi. Sami’nin ağacın arkasından gönderiyorum bizimkileri”.
“Aloo, irisinden olsun askerler”.

İyi de elin Ukraynalı arısının adı niye Hamdi? Örümcek için neden Sami adını seçtim ki ben? Şimdiye kadar tek bir Sami tanıdım; düşününce harbiden de örümcek gibi bir herifti. Sıcaktan bilinçaltım genleşti, üst egoma taştı herhalde.

Arının kaçmadan önce o kadar uzun dans etmesinden kıllanmadım değil. Lan acaba bu ibne böcek "bu iş burada bitmez olm. Şimdi siktim belanı, bekle burada” falan mı dedi bana giderayak. Lise biyoloji derslerinde anlatılmıştı bu hayvanların hangi hareketle neyi söylemek istediği ama ben hocanın bacaklarını kesiyordum o sıralar. Neyse, tedbirli olmakta fayda var: "Nastyaa, aerosolü getirsene. Ben kıllandım bu hayvandan”.

Ne diyordum? Haa, cümle hayvanat hastası bu bitkinin. Bu da hayvanlar aleminin petrolü herhalde. Üzerine savaşlar yapılıyor. Karıncalar örneğin, hararetli bir çalışma içerisindeler smorodinaların üzerinde. Bir tanesini bile yuvalarına taşıyabileceklerinden değil, ama her nedense milyonlarca karınca var bu smorodina çalılarının dallarında. Ve benden fena kıllanıyorlar.

“Komtanım bahçeye insan girdi yine?"
“Saldırın, ısırın olm”.
“Bi boka yaramıyor ki afedersiniz. Isırmadık yerini bırakmadık, bana mısın demiyor. Hatta farkında bile değil. Bizi bırak, arı saldırdı biraz önce, hayvana bir koydu, garibim Örümcek Sami'nin ağacına çakıldı. Şuurunu kaybetti, gitmiş Sami’yle sohbet ediyordu en son. Gözümle görmesem inanmam".
“O zaman ilk hedefiniz apış arasıdır, kaşındırın”.

Vay ananı sikeyim. Her tarafım kaşınıyor yine ya. Bu pastoral manzaralar kitaplarda, fotoğraflarda falan görülünce süper de, içine girip yaşayınca hiç de öyle özenilesi, rahat edilesi, relaks yapılası yerler değiller. Bir kere o National Geographic'de falan görüp öykündüğümüz yeşil alanların, çalıların, koruların, ormanların içerisinde her türlü haşaratın bulunduğu hemen hepimiz tarafından göz ardı edilen bir gerçek. Bu haşarat en iyi ihtimalle kaşındırıyor. Hatta içlerinde yakanı, acıtanı, hatta ve hatta öküz gibi böğürteni de var.

Her gelişimde alışık olmadığım bi iş angarıyorlar bana. Geçen yıl da kiraz toplatıp odun kırdırmışlardı. Ben hayatta kabul etmezdim bu yeşil cehenneme girmeyi ama... Geçen yıl buralarda denk geldiğim otlardan kalmıştır kıyıda köşede diye düşünerek razı oldum. Bu mariyuhana bitkisi de en az smorodina kadar arsızdır. Her tarafa salar tohumlarını walla. Ortalığı bir sardı mıydı önünü alabilene aşk olsun. İşte ben de illa ki kıyıda köşede bir iki fide kalmıştır, akşam akşam boş kafayla dolanacağıma sararım smorodinaların içerisinde bir çift kağıtlı aslanlar gibi kafamı yaparım diye düşünerek kabul ettim bu işi. İlla ki vardır buralarda bir yerlerde bir şeyler. Lann, ahanda. Yalnız biraz genç galiba, topaklanmamış daha. Du bakiim, pek de benziyor ama bi yanlış olmasın? diyerek avuçlamış bulundum ısırgan otunu; hatta koklamak için burnuma götürmüş bulundum... Allaam allaaam, elim yanıyor, burnum yanıyor. Geçmişine yanayım. Isırgan otu ile mariyuhana arasındaki benzerliği hiç fark etmemiştim. Şu ana kadar yani.

Nastya geliyor: “cigara sandın di mi”?
- Yoo, çorbasını yaparız biz bunun, çok şifalıdır.
- Şifa ne ki?
- Sittiret. Sen o böcek ilacını versene bana.

“Hamdi Abi, hıırrrrş hırrrş, kimya-sal si-lah... aaaargh...

NOT: Hazreti Sözlük smorodina için frenk üzümü diyor. Benim tahminim pek uzağa düşmemiş yani; ha yavşak üzümü ha frenk üzümü...

Kreschatik diyorum: aloow

Akşamüstü 2 litre birayla başlamışım içmeye, saat 11’e kadar 5 litre tüketmişim. Youtube’dan video seyredip kafa çekiyorum, bir yandan da sitelere mitelere bakıyorum. Saat 11 gibi can sıkıntısı tak dedirtiyor, giyinip çıkıyorum dışarı. Caddenin karşısından ilk gelen troleybüse binip, ver elini, hassske nereye gidiyor lan bu troleybüs, ona hiç bakmadık bak. Neyse, Allahtan istikamet doğru. Kasmıyorum hiç. Troleybüs yarı yolda benim yoldan sapıyor, bana da inmek düşüyor. Atlıyorum bir taksiye: “kreşatik” diyorum.[more]

Kreschatik şehir merkezi. İstiklal / Etiler / Moda karışımı bir yer... Şehrin en hareketli yeri yani öyle söyleyeyim. Haftasonları trafiğe kapatılıyor, millet sokaklarda içki içip dans ediyor, birbiriyle sohbet muhabbet edip bol bol eğleniyor. Bense saatlerdir mal gibi evde oturmuşum… Alla alla… Kreschatik girişinde iniyorum. Fark ediyorum ki ayakta duramıyorum, sallanıyorum. Olmaz bu böyle, buralarda birkaç saat geçireceğime göre öncelikle biraz toparlanmak lazım. Giriyorum bi restorana, bi tas çorba, arkasından bi tabak sıcak yemek yiyorum. Akşamdan beri bira zıkkımlanırken yemek olayını ihmal ettik tabi, ondan çarptı beni bira. Çok sarhoş olursanız aklınızda bulunsun, karın doyurmak iyi gelir.

Toparlanıyorum sanki biraz. Kreschatik’e yöneliyorum tekrar. Yolda telefona kontör doldurmak ve fatura ödemesi yapmak da dahil benim bilmediğim bir ton işe yarayan o otomatlardan görüyorum. Ekranı komple Ukraynaca olduğu için şimdiye kadar hiç cesaret edemedim bunları kullanmaya… Deneyecem anasını satayım. Bakıyom ekranda operatörümün logosunu görüyorum. Ahanda, basıyorum oraya. Ekran değişti, bir ton Ukraynaca yazı geldi. Bırak okuyabilmeyi, harfleri bile seçemiyorum, kafam bi milyon. Yalnız ekranın sağ altında ve sol altında iki ayrı buton var. “Mantıken, burada her ne sorarsa sorsun, “İleri” seçeneğine basmak gerekecektir. İleri de sağda olur tabiyatıynan” diye fikir yürütüyorum, sarhoş mantığı işe yarıyor. Ekrana telefon numaramı girebileceğim bir iletişim kutusu geliyor, giriyorum numarayı, yine İleri olmasına duacı olduğum butona basıyorum. Aletin para koyma gözünün etrafındaki yeşil ledler yanıp sönmeye başlıyor. Anlıyorum ki para istiyor benden şerefsiz. Sokuyorum parayı alete, ekrana 20 grivna şeklinde teyit yazısı geliyor. İleri tuşu olması konusunda beni şu ana kadar yolda bırakmamış tuşa dokanıyorum tekrar. Alet teşekkür ediyor, rica ederim tuşu yok, ayrıca telefonda bi numara da yok… Normalde kontör konulunca teyit mesajı gelir telefona. Bir süre daha bekliyorum, teyit mesajı gelmiyor, hesabıma bakıyorum ve görüyorum ki para hattıma başarıyla yüklenmiş. Sadece operatör bunu bize bildirme gereği duymamış: “ne bildirecem lan, yükleyen kendin değil misin serkeş?” gibi bi durum demek. Peki.

Offf, süper. Artık ver elini Kreschatik… Bir bira kapıyorum kendime yol kenarında bira satan kadınlardan birinden. Oturuyorum bir sigara yakıyorum şöyle, her taraf ışıl ışıl. Banklarda oturup içkisini sigarasını içen var. Sohbet eden var. Yürüyüş yapan var. Tosbağa misali sırtının üstünde dönen bebeler var. Benim midem bulanır lan. Hatta bakarken bile bulanıyor.

Tam karşısı bişi bakanlığı. Yarın buranın Cumhuriyet Bayramı. Zafer Bayramı mı yoksa? Gençlik Bayramı değil, Çocuk Bayramı değil onu biliyoruz. Hmm. Bayram lan işte. Özgürlük günü heriflerin. Yarın burada resmi geçit olacak, geçenlerde provasına denk geldim. Acayip komikti. Asker ve Devlet birbirine gaz veriyor. Yol kenarında birkaç bin asker (Ukrayna ordusunun tamamı yani, hehe) yol boyunca tören kıtası şeklinde dizilmiş. Üniformasındaki yılbaşı çamı dekorasyonundan bir tür general ya da kurmay başkanı v.b. olduğunu tahmin ettiğim insanlar, eski model üstü açık Amerikan arabaları içerisinde, ayağa kalkmış, selam durur vaziyette tören kıtasının önünden geçiyorlar. Askerler de, tam otomobil önlerinden geçerken “huraaa huraaa huraaaa” türü bişi bağırıyorlar, otomobil geçişini tamamladığındaysa susuyorlar. Huraaa sesi otomobille birlikte yolculuk ettiğinden, böyle sağdan sola doğru Dolby stereo bir akışı oluyor askerlerin sesinin. Çok orijinal. Ama bu eski model üstü açık Amerikan otomobili içerisinde ayakta durup asker selamlama şeysi pek orijinal gelmedi bana. Ama tam sniper elite bir durum. İlerden Arena City’nin çatısına sotelenip ördek gibi indirirsin bunları valla. Ama tabi barışçıl bir ülke olduğu için, insanlar birbirinin canına kastetmediğinden, ülkede manyak Türkiye’dekinden az olduğundan vs. vs., devlette de göt korkusu yok. Türkiye’de mümkün mü böyle bişi? Faraza yarın bayram olacak, başbakan ve devlet başkanı buraya geliyor olacak. Millet de böyle sokak ortasında kafa çekip, dans edip, gitar çalacak, şarkılar söyleyecek. Türk’e çok yabancı özgürlükler bunlar...

Dalmış bunları düşünürken sağımda (saat iki yönünde) iki hatunun sırayla beni kestiklerini fark ediyorum. Bi sigara daha yakıyorum, gözümü karşıdaki restorana dikiyorum –ki bu bana kafamı kızlara çevirip kızları işgillendirmeden onların her hareketini görebilecek bakış açısı sağlıyor (çok kaşarım evet), ve gözleme başlıyorum. Evet, yanılmıyormuşuz. Sarışın olanı kesiyor, kesiyor, sonra kafayı çevirirken kumrala bişi söylüyor, sonra kumral kısa bir bakış atıyor, sonra sarışın olan tekrar kesiyor, kesiyor, kesiyor… Sonra tekrar kumral kaçamak bir bakış atıyor. Alla alla… Kesinlikle benimle ilgili konuşuyorlar, ne konuşuyorlar lan acaba? “Ay ablaaa, bunu mu beğendin kız?”. “E fena diil be, yerim ben onu”. “Abla sen herkesi yersin kız motor”. “Kız kel mel ama idare eder, hem kel iyidir kel”.

Neden travesti gibi konuşuyorlar? Lan??? Tufaya gelmeyelim Haluğum? O gazla, sarışın uzun uzun keserken birden kafayı çeviriyorum, lakkk diye yakalıyorum, vesikalık böyle. Transvestite scan initiated (travesti taramasına başlanıyor) diyor beyin, nedense İngilizce. Ayak bilekleri, geçer (ince). Eller, geçer (ufak). Gırtlak, geçer (adem elması izine rastlanmadı). Elmacık kemikleri, geçer. Taramada sap izine rastlanmadı, güzel. O arada göz göze gelmiş oluyoruz tabi, haliyle gülümseniyor karşılıklı. Bunun üzerine kumral da bakıyor, onunla da gülümseniyor. Sonra kalkıyorlar, yürümeye başlıyorlar. Hiç bunlara takılasım yok, diğer tarafta gitar çalınıyor.

Ben de kalkıyorum, aksi istikamete, gitar çalınan tarafa doğru gidiyorum. Yolda 4 kutu bira daha alıyorum. Gitar çalan gruba yazılıyorum. Bira ikram ediyorum, tanışılıyor, sohbet ediliyor kısaca. O arada “ne çalalım sana” diye soruyorlar, “çalın kafanıza göre bana her şey uyar” diyorum. Öylece başlayan muhabbet devam ediyor, bir ton bira daha içiliyor, sayı giderek artıyor, 20 kişiyi falan buluyoruz. Sonra yoldan geçen iki Amerikalı duruyor, onlarla da tanışıyoruz. 20li yaşlarındalar. Sarışın olanın adı Alex’miş, İslami terörist tipli olanın adı piiceymi ceypii mi neymiş. Nefret ederim ad yerine kısaltma kullanan insanlardan. Robot adı gibi ne lan o öyle? Adı kesin Jamal’dır, söylemeye utanıyordur –var böyle bişi şu aralar… Birkaç biradan sonra Alex “kaçmadan önce ben de size bişi çalayım” dedi, çal dedik. Batı Vircinya dolaylarından “Amanın da benim batı vircinyam cennet yarısı” şeklinde başlayan, fakirin ezbere bildiği bir kamyoncu türküsü çığırdık birlikte. Şansa bak, bu kafayla söyleyebileceğim tek country parçasını çaldı herif… Ve ben şarkı söyledim… Belirtmeye bile gerek yok, dağılanlar oldu. Tekrar çekirdek gruba kadar düştü sayımız –bet sesimden ötürü...

Bir ara polis geldi. Efendice kimlik sordu. Aslında tam olarak “belgeleriniz” diye sordu. Ehliyet ruhsat mı? Belge tercihiniz var mı? Pasaport var, verdik. İnceledi, turist olup olmadığımı sordu, oturumu gözüne soktum, teşekkür etti. “Narkotik var mı?” diye sordu, sağ cebimi gösterip “eroin burada”, solu gösterip “kokain burada”, gömlek cebimi gösterip “LSD burada” dedim. Anladı ki narkotik yok, olmayışından da dertliyiz. Gülüşüldü.

Başka biralar da içildi, sohbetler edildi, sabah üç olduğunda gençlerle vedalaşıp, geldiğim zamankinden bile sarhoş atladım taksiye, döndüm eve vurdum kafayı yattım. Olmoooost heeevııııın vest vircinyaaaaa…

Turan Dursun Kimdir?

Turan Dursun 1934 yılında doğmuş, gariban bir ailenin çocuğu. 8 kardeşler. Babaları imam. Yani din adamlığı Turan Dursun için bir “baba mesleği”. Aileden akide sahibi kendisi. Wikipedia’ya göre babasının en büyük arzusu, oğlu Turan Dursun’un Basra’da ya da Küfe’de bulunan din alimlerinden daha alim olmasıymış. Gerçekten de Turan Dursun (babasının da yönlendirmesiyle), çocukluğundan itibaren dine, ilahiyata ve İslamiyet’e karşı büyük ilgi sahibi olmuş. Hayatını İslamiyet’i araştırmaya adamış bir kimse. Görelim bakalım araştırmaları Turan Dursun’u nereye götürmüş.[more]

İmam babası, oğlunun ilim sahibi olabilmesi için onu öncelikle yatılı din okullarına, kuran kurslarına ve önde gelen hocaların yanına eğitime gönderir. Turan Dursun din eğitimi konusunu o kadar ciddiye alır ki, hocalarından birinin kendisine eğitim vermek için talep ettiği 100 TL’yi ödeyebilmek için hacı yağı satacak, bir taraftan da hocalık yapacaktır… Kendisine eğitim vermek karşılığında 100 TL talep eden şahıs daha sonra Ankara’da müftü olacaktır...

Turan Dursun hiçbir akademik vasfa sahip değildir. İlkokulu bile bitirmemiştir –babası göndermemiş, ama askerliği bitirene kadar Türkçe, Çerkezce ve –baba mesleği sayesinde, Arapça öğrenmiştir (Kürtçe anadilidir). Ayrıca antropoloji ile de yakından ilgilenir.

Turan Dursun din adamlığı görevine resmen Tarsus’un Baltalı köyünde imam olarak başladığında daha askerliğini bile yapmamıştı. Askerlik hizmetinden sonra İstanbul’da İsmailağa cemaatininki de dahil birkaç medresede hocalık yaptı. O yıllarda müftü olabilmek için en az ilkokul mezunu olmak gerekiyordu. Turan Dursun ilkokulu dışarıdan bitirdi ve Tekirdağ’da müftü yardımcılığına başladı. Daha sonra (tam olarak 1958 yılından 1966 yılına kadar) Türkiye’nin çeşitli yerlerinde müftülük yaptı.

Müftülük yıllarında yaptıkları pek çok Türk aydınının tüylerini diken diken edebilecek, üç kuruş aklı olan her Türk’ün göğsünü kabartacak, bu garibe “Turan Dursun Türk’lerin Martin Luther’idir” dedirtecek cinstendi. Laf kalabalığı yapmayalım, hakikatlerle anlatalım:

  • Ehli islama Sivas’ın tüm köylerine ellişer ağaç dikilmesini telkin edip, her köye ellişer ağaç diktirmek,
  • Müftülük lojmanından vazgeçip yerine göğüs hastalıkları hastanesi inşa ettirmek,
  • Hastanenin inşasında finansman olarak kullanılmak üzere köylerden ve kasabalardan buğday toplamak,
  • İmamlara eğitimler düzenlemek (yıl 1960lar dikkat ediniz, henüz “eğitim” olayı bugünkü kadar yaygın değil), konferanslar düzenlemek, Milli Eğitim’den imamlara diploma verilmesini sağlamak, imam yetiştirme kursları açtırmak, imamların Mustafa Kemal Atatürk büstüne çiçek koymasını sağlamak, askeriyeden imamlara karavana dağıttırmak (kendisi Atatürk büstüne çelenk koyduran ilk müftü olarak tarihe geçmiş),
  • Sivas’ın hazar köyüne baraj yapılması için çalışmalarda bulunmak...

Turan Dursun müftülük yıllarında İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik’i kendi kaynaklarından araştıracak, kıyaslamalı olarak analiz edecek ve bu araştırmaları sırasında da kafasında binlerce soru işareti oluşacaktı. Turan Dursun, tanrıya ulaşmak adına araştırmalarını sürdürürken, kat ettiği yolda öğrendikleri onu tanrıya yaklaştırmak yerine, tanrıdan büsbütün uzaklaştıracaktı.

İlk olarak İslamiyet’te anlatılan hikayelerin Hıristiyanlık ve Yahudilik’te anlatılanlara ne kadar benzediğini fark etti. Daha sonra –biraz daha araştırıp, tüm o hikayelerin temelinde Sümer mitlerinin yattığını anladı. Sonra hadislerle kuranı kerim’in ayetlerini bir kronolojik sıraya koyarak, hangi ayetlerin, hangi olaylardan sonra “indiğini” araştırdı, ortaya koydu ve anladı ki hadisler hep Muhammed’in ihtiyaç duyduğu anlarda, Muhammed’in ihtiyaç duyduğu konularda iniyor… Turan Dursun’un içine ateş, aklına kurt düştü: acep Muhammed tüm bunları kendisi uydurmuş olamaz mı? Turan Dursun tüm bu araştırmalarında edindiği bilgiler neticesinde müftülük görevinden istifa etmeyi uygun buldu, zira inancını kaybetmişti...

Turan Dursun daha sonra TRT’de çalışmaya başladı. Önceleri ambar görevlisi vs. olarak, prodüktörlük sınavını kazandıktan sonraysa yapımcı olarak. 1982 yılına kadar pek çok yapıma imza attı; benim kuşağın kolaylıkla hatırlayacağı “Akşama Doğru” programı da bunlardan birisiydi. Turan Dursun 1982’de TRT’den emekli oldu. Emekliliğinden sonra çeşitli dergilerde yazılar yazdı (artık bir din adamı değil, din karşıtı bir kişi olarak). Bu arada pek çok kitap yazdı, ancak bastıracak fırsatı olmadı. 1990 yılında bir grup İslami terörist Turan Dursun’un susturulması gerektiğine kanaat getirdi, kalem kırdı ve kancıklar Turan Dursun’u katlederek susturdular. Turan Dursun ilk kitabının ilk baskısını bile göremedi… Fikirleriyse bugün bizleri aydınlatmaya devam ediyor...

Turan Dursun’un sahih hadislerle (yani tüm Müslümanların yüzde yüz güvenilir kabul ettiği teyit edilmiş, güvenilir, doğruluğu tartışılmayan hadislerle) oluşturduğu İslam tarihçesinin üzerine surelerin iniş tarihlerini örtüştürüp yarattığı detaylı İslam kronolojisi, İslamiyet’le ilgili tüyler ürperten pek çok gerçeği ortaya “BİLİMSEL YÖNTEMLERLE” koyuyor. Resmi bir ilkokul eğitimine bile sahip olmadan (ilkokulu, ortaokulu ve –neredeyse, liseyi, dışarıdan bitiren) bilimsel bakış açısına sahip olan bir din adamının, dini araştırırken bulguları karşısında dinden imandan çıkışına tanık olmak isterseniz, mutlaka Turan Dursun’un kitaplarını okuyun.

Turan Dursun’u tanıdıktan sonra şu sorulara cevap verebileceksiniz:

  • Alemlerin rabbi kendi kutsal kitabında (Kuran-ı Kerim’de) matematik hatası yapmış mıdır?
  • Muhammed’in eşi Ayşe’nin bir gecelik kaçamağı üzerine (Muhammed’in gözdesi Ayşe’yi kurtarmak için) zinayla ilgili bir dizi ayet inmiş midir?
  • Muhammed 6 yaşında kız çocuğuyla (Ayşe’yle) evlenip (3 yıl sonra) 9 yaşındaki kız çocuğu ile (cinsel anlamda) birlikte olmuş mudur?
  • Dinde zorlama var mıdır yok mudur?
  • Her yönüyle doğru kabul edilen Kuran-ı Kerim’de yer alan ayetler birbiri ile çelişir mi çelişmez mi?
  • Kuran-ı Kerim gerçekten de sarih (yani anlaşılır) bir metin midir? İslam’ın tanrı ile kul arasına aracı koymayan tek din olduğu iddiası doğru mudur?
  • Araplar müslüman olmayı reddeden 80 bin Türk’ü kılıçtan geçirmiş midir geçirmemiş midir? Türkler iddia edildiği gibi gönüllü olarak mı yoksa canları tehlikede olduğu için mi müslüman olmuştur?
  • İslam, diğer “kutsal” kitaplar ve Sümer mitlerinden yola çıkılarak, Muhammed’in çıkarları doğrultusunda şekillendirilmiş bir “hikaye” midir değil midir?
  • Kuran-ı Kerim bizzat Muhammed tarafından uydurulmuş olabilir mi?
  • Muhammed bizzat (en az) bir cinayet için azmettiricilik yapmış, (sahih hadislere göre) "bu yahudiyi benim için kim öldürecek?" diye müslümanları cinayete teşvik etmiş olabilir mi? Muhammedin bu yönlendirmesi sonucunda uykusunda kahpece katledilen yahudi kimdir?

Eğer kitaplarına para harcamadan önce tezlerine bir göz gezdireyim derseniz, kendisinin (hayranları tarafından oluşturulan) internet sitesi: www.turandursun.com’dur. Bu site sanıyorum halen Türkiye’de yasaklıdır… Ancak youtube'da sittiri boktan videoları seyretmek için harcadığınız çabayı, bu siteyi görüntülemek için de harcamanızı ve bu adamın fikirlerini (katılmasanız bile) mutlaka okuyup anlamanızı önemle rica ediyorum. Bu sitedeki soruları cevaplayamadan körü körüne Müslüman olan herkesin iki eli kandadır.

Toprağın bol olsun kardeşim

Kafamız bi dünya Fikirtepe’den dönüyoruz. Kafa bi dünya başka nerden dönülür? Direksiyonda Metin, direksiyon milinde neler neler… Çamlıca tepesinde sabahlıyoruz. Bi ara polis geliyor, alkol var mı genşşler diyor. Genşşler diyen yaş ortalamamızdan en az 5 yaş genç. "Yok gözüm" diyoruz, "çay içiyoruz". Otur, takıl. Çay verelim sana. Çok hareketliyiz ama, “Bob Marley” dinliyoruz. “Buffalo Soldier”... [more]

Sonra caddeye kırıyoruz, Bostancı’ya uzanıyoruz. Dönüşte Feneryolu’nda polis çeviriyor. Ufuk’ta çember sakal var o zaman. Memur soruyor: “alkol var mı beyler”. Ufuk polise bakıyor: “Allah korusun, bizde olmaz öyle şey” diyor. Polis “hayırlı cumalar” diliyor, bizi bırakıyor. 5 yıldır buna gülüyoruz.

Mekanın cennet olsun Metin’im. Yıllardır sözünü dinleyip, artık hiç “katara girmiyoruz”. Çok temiz adamdın. Adaletini siktiğimin dünyasında, önce hep temizler ölüyor.

Kep Gitti, Göt Gitti

Bakınız Cemil İpekçi Nasıl da Muhafaza Ediyor...

[more]

Bir yandan diş fırçalıyorum, bir yandan da günün başlıklarını okuyorum milliyette. Bir haberde Cemil İpekçi’nin nişanlandığından bahsediliyor. Haberin içinde İpekçi’nin “muhafazakar eşcinselim” sözü de geçiyor. Yorumları okurken, şu yorum kendimi tutamayıp ekrana diş macunu püskürmeme neden oluyor: “Senin neren muhafazakar? Daha ilk muhafaza etmen gerekeni muhafaza edememişsin…”

Çoook komik. Ama tasvip etmiyorum tabi. Sana ne, bana ne, bize ne adamın cinsel tercihlerinden. Herkes vurmuş, bir de siz vurmayın. Hehehe

80ler Denilince

Bloxoo’da 1980’ler denilince aklınıza ne geliyor başlıklı bir konu açılmıştı geçenlerde… Sıçtımın veletleri –ve onların apolitik abileri ablaları, belki anne babaları, 80leri hisseli harikalar kumpanyası sanıyorlar... Üşenmeyip oturup altı bin beş yüz karakter cevap yazmışım. Haftalar geçti, bugün denk geldim yazıya; dedim orada kalmasın, yazıktır. [more]

O tarihlerde polis nurcu değil ülkücü kaynardı. Cunta hükümetinin falanca tebliğinin bilmem kaçıncı maddesi uyarınca devlet memurlarının bıyık ve sakal bırakması kesinlikle yasaktı; ama o tebliğ polisler için geçerli değildi herhalde ki tüm polislerde bir haftalık kirli sakal olurdu. Polisin yetkisi sınırsızdı. Polisler üniversite mezunu değildi, akademi mezunu bile değildi çoğu –yazı tura polisi. Bazen sigara bile kullanmayan adamların üzerinde yapılan aramalarda, üstlerinden bir paket esrar falan çıkabilirdi, Allahın işiydi, anlaşılmazdı. Gözaltı süresi şimdiki gibi 48 saat değil 1 aydı. 1 aylık sürenin bitiminde rapor imzalatılıp serbest bırakılan şüpheli karakolun kapısında tekrar içeriye alınabilir, o durumda 1 aylık yeni bir gözaltı süresi başlardı. Bu şekilde yıllarca gözaltında tutulanlar olurdu. Gözaltına alınan kişinin yakınlarına nerede olduğu, nasıl olduğu bildirilmezdi. Tutuklama sırasında şüpheliye isnat edilen suçun belirtilmesine gerek yoktu (kafasına göre tutuklama yapabilirdi polis). CMUK henüz yoktu. Avukatımı istiyorum ya da telefon hakkım dediğinizde “waaay, san fransisko sokakları ha, çok esprilisin” diye yanıt alırdınız –muhtemelen bir tokatla birlikte. Kafası kızan, kıl olduğu adamı “bölücü örgüt militanı”, “komünist”, “anarşik” ya da “fransada örli havaalanını bu bombaladı” şeklinde ihbar edebilirdi –dayımın o tarihteki nişanlısı dayıma yapmıştı, herifi 1 ay bulamamıştık… Evinde felsefe kitabı olan okur yazar insanlar o felsefe kitaplarını teksas tommiks kapakları içerisinde falan saklardı. Sakallı insan fotoğrafı asılmazdı duvara (Karl Marx korkusu, bok atarlar izi kalır korkusu).

İstanbulda (en azından Anadolu yakasında) günde çok zaman haftada bir saat su akardı. Hemen her evin bir yerlerinde bir tonluk su deposu olurdu. Ama haftada bir su geldiğinden musluk açık bırakılıp altına tencere kapağı konulmak suretiyle bir su alarmı oluşturulur, evin annesi su geldiğinde uykusundan kalkıp bulaşıkları yıkardı. Bazen sizin de uyanıp kap kacağa içme suyu doldurmanız gerekirdi. Haa, içme suyu musluktan akardı, paslı olurdu. Arabası olanlar suyunun temizliği ve lezizliği ile bilinen belirli yerlere (örneğin Kayışdağına) gidip, musluk başında sıraya girip içme suyu doldurur gelirdi.

Karton kutuda süt henüz yoktu. Tetrapak diye bir şirket kurulmamıştı… Süt ya depozitolu şişede (ankara’da AOÇ istanbul’da SEK) ya da mahalle sütçüsünden alınırdı ve pek çok insan açık süt tercih ederdi. Açık süt, sütçünün bahçesinde beslediği inek(ler)den sağdığı ve sonra insafına göre su ilave ettiği süttü. Su ilave edilmiş olmasına rağmen bugün karton kutuda satılan süt görünümlü içeceklerden daha aromatik, daha yağlı ve daha lezzetli olurdu. Gerçi lezzet hayvanın yediğine içtiğine göre değişim gösterebilirdi ki bunu ister doğal oluşu ile yorumlarsınız, ister standarda tabi olmayışı ile… O size kalmış. Ama her mahallede üç dört sütçü olduğundan, temizliğine güvendiğiniz, inandığınız birinden alışveriş yapardınız. Biri bozdu mu öbürüne giderdiniz. Sür kullanılmadan önce en az 10 dakika kaynatılırdı ve kaynatılırken başında beklenmesi ve taşmak üzere olan kaymağının ayrı bir kaba alınması şarttı. 2 – 3 litre açık sütten bu şekilde en az 100 gram kaymak çıkardı. Kalanıyla yapılan sütlaç hâlâ Hasan Usta’nın kremayla zenginleştirilmiş sütlacına şapka çıkarttırırdı.

1 metre çapında, yaklaşık 10 santim derinlikte tepsileri sırtlanmış gezen yoğurtçular olurdu. Yoğurdu kesip satarlardı… Ellerinde çıngıraklarla dolaşırlardı bunlar.

En ilginci, 80lerin başında hemen herkesin maddi durumu aynıydı. Bugünkü kadar değişiklik göstermezdi. Turgut Özal’dan sonra birden alıp yürüyenler oldu, ciddi sınıf ayrılıkları oluştu; ama o zamana kadar herkes garibandı, ama onurluydu. Hababam Sınıfını seyredin, o çocuklar İstanbul’un zengin ailelerinin çocukları olmalı –öyle ya, paralı lisede okuyorlar falan. Üstlerindeki eşofmanlara bakın… O tarihlerde öyle giyinmek normaldi. Bendenizin bile adidas armasız, adidastan arak olduğunu yıllar sonra üç çizgisine dayalı olarak tahmin ettiğim eşofmanlarım ve mekap ayakkabılarım vardı.

Devlet daireleri birbiriyle yazışmazdı. Eğer bir işiniz düşerse, o işin hallolması için gereken kurye hizmetini kendiniz üstlenirdiniz. Şu masadan bu masaya bir evrak mı gidecek? Sevkini alacaksın –yani kendin götüreceksin. Ankara’ya mı evrak gitmesi lazım, kendin götürüp “sevkini alıp geleceksin”. Memur sana kıl mı oldu? Gidip Ankara’dan sevkini alıp geleceksin, inşallah o arada memur seni unutmuş olur...

Hastaneye etap etap gidilirdi. Önce sabah 6da kalkar, gidip ilgili servise adınızı yazdırır, numara alırdınız. Ne kadar erken gitmiş olursanız olun, sizden önce gitmiş en az 50 kişi olurdu. Alırdınız elli küsuruncu sırayı, o kadar saat orada beklenmez, eve döner işinizi gücünüzü hallederdiniz. 3 4 saat sonra ikinci kez giderdiniz. Bir de bakardınız ki size hala 20 kişi var… Öğle yemeği de yaklaştığı için tekrar dönerdiniz evinize. Öğle tatilinden sonra tekrar gittiğinizde de sıra gelmezdi, çünkü sıra dışından girenler olurdu: başhekim yakını, doktor yakını, hatta hademe yakını… Yakınınız yoksa sıçmıştınız. Haydi ertesi günün sabahına ajanda notu alınırdı: saat 6’da hastaneye git numara al...

İnternet yoktu. Dönem ödevleri evdeki demirbaş larus’a güvenilerek yapılırdı, o da herkesin evinde olmazdı –ilk önceleri, sonra bir gazete fasikül fasikül ansiklopedi vermeye başlayınca, herkesin evinde bir larus oldu... Ya da en yakın halk kütüphanesine gidilirdi kaynak kitap araştırması için. İhtiyaç duyduğunuz kitap her ne olursa olsun, mutlaka biri tarafından 3 yıl önce alınmış, geri getirilmesi bekleniyor olurdu… Zaten bütün faydalı kitaplar da yasaklıydı, kütüphanede bulunmazdı.

Televizyonda kadın memesi ve ateşli sevişme görülmezdi, her türlü ideolojiye siyasi görüşe karşı sansür uygulanırdı -tıpkı bugün RTÜK tarafından yapıldığı gibi. Belli sanatçılara karşı “falanca yazmışsa kesin bir siyasi tarafı vardır” denilerek, körü körüne sansürlendiği olurdu.

Ha bir de öğretmenler yılda en az bir kere değişirdi… Ya taşraya sürülürdü, ya sokak ortasında vurulurdu, ya genelevde piyano çalmak gibi daha prestijli bir iş bulurlardı…Bu garip ilkokulu beş öğretmenle bitirdi. Orta ve lise öğrenimi boyunca İngilizce derslerine beden hocası girdi, din dersine okul müdürü girdiği oldu, tarih dersine dincinin girdiği oldu… Ayrıca, okullara “Milli Güvenlik” dersi konulmak suretiyle, her sınıfın bir MİTçi tarafından denetlenmesi icadı da 80lere rastlar yanılmıyorsam...

Okuldan açılmışken, okul kitaplarında bir yığın propaganda da olurdu. Kendim Atatürkçü’yüm yanlış anlaşılmasın; ama Atatürk’ün İleri Görüşlülüğü diye konu başlığı vardı okul kitabımızda… “Trakyalı Greklerin günümüz Yunanlılarıyla karıştırılmaması icap eder” yazardı tarih kitaplarında Greklerle ilgili konuda… O tarihin bir numaralı düşmanı Yunanlılar ve Ruslardı en büyük dostumuz Amerika’ydı; Allah başımızdan eksik etmesindi. Komünist küfür olarak da kullanılırdı, zaten çok ciddi suçtu komünist olmak. En komünist tipler bile, orta solcu olduklarını söyleyebilirlerdi ancak… Zaten dışarıda komünist görmezdiniz; alayı ya asılmıştı, ya da hapisteydi. Sonra o “orta solcu” komünistler Özal döneminde reklam ajansları açtılar...

80ler enteresandı. Kalıcı –ve genetik, beyin hasarı olmadan atlatılmasına imkan yoktu. İşte o yüzden bugün geri zekalıdır tüm Türk halkı.

Bir Daha Bu Pezevenge Oy Vermeyin

1990ların çok başı, Üsküdar’da şimdi-geleneksel Katibim festivali o zaman daha yeni başlamış. Henüz gerçekten kültür ve sanat festivali olduğu yıllar. Rak gruplar sahne alıyor, şairler geliyor, resitaller falan oluyor… Henüz Tayyip ve güruhu Üsküdar’a taşınmamış, Üsküdar sahilde bira içilip gitar çalınabiliyor. Henüz pop-fantezi-arabesk sanatçılar işgal etmemiş festivali. Tarih öncesi yıllar yani… İşte o festivallerden birine Can Yücel de davetliydi. Sahneye bir sandalye koydular, üstat geldi, oturdu, milleti selamladı, belli ki çakır keyifti –en az. Başladı şiirlerini okumaya. Birkaç şiir sonra sahnede, sandalyenin üstünde sızdı. Kimse kıyamadı uyandırmaya, festivale devam edildi. Müzisyenler sahne aldı, sahnenin kıyısında Can Yücel uyuyor... [more]

Sonra festival bitti, artık millet selamlanıp sahne boşaltılacak. Uyandırdılar üstadı, dediler: “son olarak söyleyeceğiniz bir şey var mı”? Üstat kaldırdı kafayı: “bir daha da bu pezevenge* oy vermeyin” dedi. Ben oradaydım.
(*) O, Özal'ı kastediyordu...

Can Yücel

başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer, ne de buluta
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz,
havası ayrı hava..

bir başka yolculuk dalından düşmek yere
yaşadığından uzun

bir tatlı yolculuk dalından inmek yere
ağacın yüksekliğince
dalın yüksekliğince rüzgarda
ve bir yeni ömür
vardığın çimen yeşilliğince

nerde gördüklerim
nerde o beklediğim
rengi başka
tadı başka..

Metin Üstündağ'ın, kendisini derginin son sayfasına koymasını protesto eder: "beni derginin götüne koyanın gelir götüne koyarım".

Hayat hikayesini herkes yazıyor, ben kasmadım. Üstat 12 Ağustos 1999'da öldü. Yani bugün ölüm yıldönümü olması hasebiyle, anısına bir kadeh rakı kaldıramadı ama, akşam baskısı yaptı ortaparmak...

Farklarımız - George Carlin

Bu ülkede duyduğumuz tek şey sahip olduğumuz farklar. Bütün medyanın ve tüm politikacıların sürekli bahsettikleri şey bu. Bizi birbirimizden ayıran, birbirimizden farklı kılan şeylerden bahsediyorlar. Egemen sınıf işlerini her toplumda bu şekilde yürütür. Kendi sınıflarından olmayan insanları bölerler. Orta ve alt gelir grubunun sürekli birbirleriyle kavga etmesini sağlarlar ki onlar, yani zengin sınıf, ülkedeki tüm parayı yönetebilsin. Çok basit bir mantığı olmakla birlikte, çok etkili bir yöntem. Görüyorsunuz, farklı olan ne varsa, ondan bahsediyorlar: ırk, din, etnik ve milli köken, meslekler, gelir, eğitim, sosyal statü, cinsel tercihler, bizim üzerinde ihtilafa düşüp kavgaya tutuşacağımız her ne varsa ondan konuşuyorlar ki onlar o arada bankaya gitmeyi sürdürebilsin... [more]

Ben bu ülkedeki ekonomik ve sosyal sınıfları nasıl tanımlıyorum biliyor musunuz? Üst sınıf tüm parayı kendine saklar, hiç vergi ödemez. Orta sınıf tüm vergiyi öder, tüm işi yapar. Fakirlerse sadece orta sınıfı korkutmak için vardır. Orta sınıfın işe devamını sağlamak için...

George Carlin’in 1992 yılında yaptığı Jammin’ in New York isimli gösterisinden alınmıştır.


All you hear about in this country is our differences. That’s all the media and politicians talk about. They talk about things that separate us, things that make us different from one another. That’s the way the ruling class operates in any society. They try to divide the rest of the people. They keep the lower and middle classes fighting with each other so they, the rich, can run off all the fuckin’ money. Fairly simple thing, which happens to work. You know, anything different, that what they’re gonna talk about: race, religion, ethnic and national background, jobs, income, education, social status, sexuality, anything to keep us fighting with each other so they can keep going to the bank...

Do you know how I describe economic and social classes in this country? Upper class keeps all of the money and pays none of the taxes. Middle class pays all of the taxes, does all the work. The poor are there just to scare the shit out of the middle class. Keep them showing up at their jobs.