Hangi Devlet Büyüğü?

İnadına Rock'n Roll!

Genşler Tayyibin konvoyuna rakçı selamı göndermişler, Tayyip kıllanmış. İşgilli olan dingildermiş tabi… Genşleri “devlet büyüğüne hakaret” gerekçesiyle içeri almışlar, sorgulamışlar falan. Bu acayip ortaparmak iktiza eden bir olay… Ben o rakçı kardeşlerime ahanda bu aşağıdaki şarkıyı hediye ediyorum, ana babalarına da okumaya devam edin diyorum.

[more]

[mp3:ForThoseAboutToRock.mp3]

Bu “devlet büyüğü” olayını benim aklım hiç almamıştır. O devlet büyüğünün bebesi beliği benim ödediğim vergilerle geçiniyorsa –benim ödediğim vergilerle kendine gemi alıyorsa, ben o devlet büyüğünden daha büyüğüm. Anlatabiliyor muyum? Eminim anlatamıyorum, anlatabiliyor gibi olsaydım, bu partiye iki kere üst üste oy vermezdiniz. Şöyle izah edeyim o zaman:

Ben bugün itibarı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin İstanbul Ticaret Odası’nda kayıtlı bir tüzel kişiliğinde hisse sahibiyim. Şirketim, ticari faaliyetlerinden kasasına giren toplam net ciro eksi kayıtlı masrafları (yani brüt kârı) üzerinden yüzde yirmi gelir vergisine tabî (yüzde yirmi vergi, hesap makinemizin M+ tuşuna basıyoruz burada, yüzde yirmi olarak ekleniyor hafızaya).

Yukarıda belirtilen verginin ödenmesinin ardından, tüzel kişiliğin kazancı, vergilendirilmiş, kutsanmış, resmi kazanç oluyor. Ama kazanç şirketin kazancı, benim kazancım değil. Şimdi eğer ben bu şirketimin kazancını cebime koyup harcamak istersem, tekrar bir stopaj ödemekle mükellefim. Stopaj tutarı da sanıyorum gün itibarı ile yüzde on sekiz (yüzde on sekiz vergi daha, hesap makinemizin M+ tuşuna basıyoruz yine, yüzde on sekiz vergi daha ekleniyor belleğe: toplam yüzde otuz sekiz –aslında tam olarak yirmi artı yüzde seksenin yüzde on sekizi ama yüzde ikilik bir fark için birbirimizi yormayalım, toplamda yüzde otuz sekiz diyelim geçelim).

Şimdi şirketimin vergilendirilmiş ve vergisi ödenmiş kârından kendime düşen parayı cebime koydum, parayı kendi cebime aktarırken ödemem gereken stopajı da ödedim, artık para tamamen benim. Değil mi? Hayır. Harcıyorum, harcarken de yüzde sekiz ile yüzde on sekiz arasında değişen KDV ve tüketim tercihime göre değişen oranlarda ÖTV ödemem gerekiyor. Yani, vergi bu kadarla da kalmıyor, bir de üzerine parayı harcarken vergi ödemem gerekiyor. O da -tüketimimin devletimizin nazarında lüks sayılıp sayılmadığına göre, yüzde sekiz ile yüzde otuz arasında değişebiliyor. Hatta sigara, alkol vs. gibi tüketim kalemlerinden yüzde elliye varan vergiler alınıyor (biz ortalama yüzde on yedi diyelim, yüzde on yedi vergi daha, M+ tuşuna basalım).

Şimdi gelin hesap makinemizin MRC tuşuna basalım ve ödediğimiz toplam vergi tutarının ne olduğunu görelim: %55! Yufff...

İşçi için de durum farklı değil, ücretli çalışanlar maaşlarından yapılan kesintinin zaten farkında. Belirtmeye bile gerek yok. Yani fert başına ödenen vergi ortalama yüzde 55 gibi bir rakam.

Eğer ki devlet sana gelse, dese ki sabahtan akşama eşşek gibi çalışacaksın, kazandığın paranın yüzde elli beşini ben alacağım, yüzde kırkbeşi senin. Siktir git dersin. Ama devlet bu vergiyi gelir vergisi, stopaj, KDV, ÖTV şeklinde bölümlendirip tahsil ettiğinde farkında bile olmadan ödüyorsun. Aptallığından mı? İyi niyetinden diyelim. O vergiler yol, su, elektrik olarak sana geri dönüyor çünkü.

E gerizekalı! Ödediğin vergilerle yapılan köprüden, otoyoldan geçerken ayrıca gişeye ödeme yapmıyor musun?

Peki su? Her ay su ve kanalizasyon faturası ödemiyor musun?

Elektrik? Bedava mı? Her ay elektrik faturası ödüyorsun.

Demek ki vergi yol, su, elektrik olarak sana geri dönmüyor.

Eğitim? Türkiye’de eğitim bedava mı? Milyonlarca genç üniversiteye girebilmek için birbiri ile yarışıyor, birbirinin sırtına, kafasına basarak öne geçmeye çalışıyor. Gençler üniversiteye girebilmek için birbirinin paçasından çekiyor, girdikten sonra da harcıydı bilmem nesiydi bir ton para ödemek zorunda kalıyor. O zaman ödediğin vergi eğitime de gitmiyor.

Sağlık? Şimdiye kadar devlet hastanesinden adam gibi sağlık hizmeti alabilmiş olan var mı?

Türkiye dünyanın en yüksek vergi oranlarına sahip ülkelerinden biri. Bunun karşılığında, dünyanın en düşük yaşam standardına sahip ülkelerinden de biri. Yani, devlet paranın çoğunu alırken, hizmetin en kötüsünü halkına (yani sana, aç gözünü) reva görüyor.

Peki nereye gidiyor bu vergiler? İktidar partisinin cebine elbette. AKP, Türkiye Cumhuriyeti’nin mahkemeleri tarafından bir kapatma davasında yargılanmış, kıl payıyla (aslında fesatla) kapatılmaktan kurtulmuş ama hazineden aldığı yardım yüzde elli oranında kesilmiş bir parti. Buna rağmen geçen seçimlerde en şaşaalı seçim kampanyasını zerre zorlanmadan yürütebilmiş bir parti… Ayrıca muhaliflerine karşı Ergenekon gibi düzmece olması kuvvetle muhtemel bir operasyonu hiç zorlanmadan finanse edebilmiş bir partı... Aç gözünü: bu değirmenin suyu nereden geliyor? Senin ödediğin vergilerden!

Cebinden çıkan para bu insanlara maaş olarak ödeniyor. İcabında örtülü ödeneklerden partilerinin propagandası için harcanıyor. Bu adamların –ki buna başbakanı, cumhurbaşkanı, genel kurmay başkanı, vırt bakanı, zırt bakanı, valisi, belediye başkanı da dahil, tüm bu adamların çoluğunun çocuğunun kursağına giren her lokma senin ödediğin vergilerle karşılanıyor. Senin çalışıp, çabalayıp, kıçından ter akıtarak kazandığın, icabında kendi çoluk çocuğunun nafakasından keserek devlete vergi olarak ödediğin paralar bu insanları finanse etmekte kullanılıyor.

İşte tam bu noktada, devlet memurları ile senin aranda bir işveren – işçi ilişkisi oluşmuş oluyor. Bir tür patron – çalışan ilişkisi. Ve sen, ödediğin para nedeniyle, bu ilişkide patronsun… Sana aç gözünü diyorum: hangi devlet büyüğü?.

Bu insanların senin çoluk çocuğunu nezarete alıp sorgulamasına müsaade etme. Sen bu devlet için her gün ortalama 4 saat 20 dakika çalışıyorsun. Kazandığın paranın yüzde elli beşini bu adamlara ödüyorsun. Bir de bu adamların sana caka satmasına müsaade mi edeceksin? Kimin parasıyla? Herkes haddini bilsin. Lütfen ödediğin paranın kıymetini bil. Hayatının kıymetini bil. Kölelik yapmayı bırak; efendiliği içine sindir artık. Ya da Allah belanı versin.

Kiev Kızları (Foto)

Evet, her geldiğimde arkadaşlar kafamın etini yiyor: “olm fotoğraf çeksene lan…” şeklinde. Ama sokakta yürüyen insanın fotoğrafını (durduk yerde) çekmek de pek bana göre bişi değil. Zaten sokakta sıradan insanların fotoğrafını çekememem fotoğrafı bırakmamın en önemli sebeplerinden biriydi. Çok şey kaybetti yani sanat dünyası benim bu içine kapanık hallerim yüzünden.

[more]

Ama Tanya yengenize dua edin olm bak. Bugün 3 corona attım onun yanında, sonra aşağı kafeye inip 3 corona da orada çaktım, güneşin alnında. Ooooh, kafam bi binbeşyüz sölemesi ayıp. Dedim “lan nolcak? Abazan Türk derlerse desinler, arkadaşlarımı mı kıracam?” Ve işte böylece, aşağıdaki fotoğraflar doğdu. Hormonal sorunu olmayan her erkek gibi, benim favorim de sondaki. Ama uyanıklık yapıp sondan başlamayın bakmaya, çıtayı yükseltmeyin durduk yerde… Ondan başlarsanız diğer resimlerden bir tat almazsınız…

Kiev Kızları

Kiev Kızları

Kiev Kızları

Kiev Kızları

Kiev Kızları

Kiev Kızları

Kiev Kızları

Kiev Kızları

Kiev Kızları

Çarpıldım Ama Geçer...

Adını bilmiyorum ama çok güzel bakıyor. Çok güzel gülüyor… Bir atmış beş boylarında, kumral, kahverengi gözlü. Yaşını tahmin edemiyorum. Saçlarını arkadan toplamış, saçı toplu kadın olduğundan daha olgun görünüyor… Çok mu genç acaba? Olabilir, ama inanılmaz güzel gülüyor. Lan ne kadar genç olsa da kesinlikle on yedi değildir, ve ben kesinlikle Halis Toprak değilim… Bana caizdir yani. [more]

Kiev’de, Kreşatik’te Himalaya isimli bir Hint restoranı keşfettim geçen hafta. Yemekler gayet iyi. Hint yemeği severim ve bu restoranda servis edilen tabaklar otantik Hint yemekleri. İngilizleştirilmiş, oğlanlaştırılmış türden de değil, Hindistan’da herhangi bir restoranda yiyebileceğiniz otantik yemekler. Acısız mı, orta mı yoksa acılı mı olsun diye soruyorlar. Eğer acılı isterseniz, böyle dudakları kabartan, burun akıtan, kulakları kızartan, boncuk boncuk terleten cinsten bir yemek getiriyorlar. Tam Asya acısı…

Ben bunları karalarken yanıma geliyor, gülümseyen gözlerinin içine bakıp bir Corona daha rica ediyorum. Yüzünü buruşturup, “ooo çok üzgünüm, kalmadı” diyor. Başka marka da mı yok diyorum, “maalesef” diyor. Hala gözünün içi gülüyor. Çok hoş bir kız… Laptop’umdaki ejderha motifine bakıyor, “bu aldığınızda var mıydı?” diye soruyor. Harika, sohbet açtı. Ben beceremeyecektim… “Hayır” diyorum, ayrıca satın aldım. Nerden aldığımı soruyor, Japonya’dan diyorum. “Çok yazık” diyor, daha yakından bakmak için eğildiğinde, birkaç saniye süreyle boynu, tam kulağının arkası burnumun hizasına geliyor. Enfes kokuyor.

[mp3:BoomBoom.mp3]

Şakaklarım zonkluyor, hatta bir an gözlerim kararıyor, sadece kulak memesini görebiliyorum. Isır diyor bir ses: “ya da önce ufak bi öpücük kondur, sonra da bir ısırıkla bitir”... Alla alla… “Çüş lan çüş lan şiişşş”, derken kendimi toparlayıp, “bakarım, sizin için bulursam getirtim” diyorum bir nefeste –tekrar nasıl alabileceğime dair hiçbir fikrim yok aslında. Eliyle bir “yesss” işareti yapıyor, gülerek. Çok mutlu oluyor. Artık Shinji’yi arayıp, aynısından buldurup, postalatacağım… O kadar kredimiz vardır Shinji kardeşimizde, napalım. O cesaretle ismini soruyorum “Tanya” diyor. Her harfini ayrı güzel telaffuz ediyor adının. Şeytan diyor, yatır hemen şuracıkta masanın üstüne, saatlerce öp, burnunu, göbeğini, kıçını ısır. Milleti de kov. Kapattım ulan restoranı… Maharaca oldum ülen bu akşam. Üç corona mı çarptı lan beni böyle? Yoksa Tanya mı?

Muhakkak Tanya! Hint yemeği sevsem de, Hint restoranına ancak yılda bir giderim. Evde kendim pişirmeyi tercih ederim çünkü. Ama bugün beni buraya getiren oydu aslında. Geçen geldiğimde de bugünkü kadar güzeldi çünkü… Ha bu aşktan bi cacık olmaz, o ayrı. Ama yine de, görmek hoşuma gidiyor…

 

Kaynatırım Kaynamaz

Buraya geldiğimden beri et yemiyorum. Neredeyse bir ay olacak. Hep sebze, arada tavuk, arada makarna… Tamam iyi oldu, kilo veriyorum istemeden de olsa ama, yaw et istiyor bünye haliyle. Bir de takıldığım bir sitede “en sevdiğiniz yemek” diye konu açmışlar, millet bi ton yemek yazmış. Şişecek bi taraflarım… [more]

Burada dana etinden çok domuz tüketiyorlar. Domuz beni bozuyor. Haz etmiyorum kendisinden. Sivastopol’deyken gidip kendim alabiliyordum. Orada Rusça konuşuluyor, ben de Rusça biliyorum ya az çok. Ama burada, bütün etiketler Ukraynaca… Geçenlerde markette etleri alt üst ediyorum, dana arıyorum. Buldum bi paket, etin domuza göre bariz koyu renginden anladığım kadarıyla, bildiğin dana işte. Ama etiketinde “yaloviçna” yazıyor… Lan yaloviçna ne? Şimdi domuzun ciğeri dalağı bilmem nesi olmasın bu? Çünkü bizim bildiğimiz danaya gavyadina ya da telyatina diyor bunlar… Kimseye de soramıyorsun, millet kıl olabiliyor çünkü. Almadım eti. Aramaya devam ettim üç beş gün daha. Yok, bulamadım. Neyse sonra bir arkadaştan öğrendim ki o yaloviçna Ukraynaca dana demekmiş. Way yaloviçna way!!!

Dün kaptım geldim bi paket. Ama tabi bizdeki gibi etin pirzolası ayrı, bonfilesi ayrı, kuşbaşısı, yemekliği, döşü, budu, inciği ayrı ayrı satılmıyor. Ne yapmış gavur? Bi paketin içerisine 1 kilo eti doldurmuş, götünden de başından da koymuş, alt taraflara derisini yağını da dayamış, üste de bonfilemsi, budumsu bir parça et koymuş, çakmış piyasaya. Ben yağlı et yiyemem. Ve bizde et derisi, siniri ve fazla yağı sıyrılıp alınmış halde satılır. Paketi bir açtım, şok oldum. Aldım elime bıçağı, derisini sıyırıyorum, yağını sıyırıyorum, sinirini alıyorum. Bir buçuk saat uğraştım. Bir baktım, 1 kilo etten kala kala 200 gram ya kaldı ya kalmadı… Kıpkırmızı bir de, kanı akıtılmamış belli. Koydum bi tencere suyun içerisine, beklettim birkaç saat, arada suyunu değiştirerek. Kanını olabildiğince akıttım. Sonra ince kuşbaşı doğradım ki çoban kavurma edeceğum oni. Lan kavurdum, ibne et pişmedi. Hadi biraz sıcak su çektim, biraz daha kavurdum, et yine pişmedi. Hala hıtır hıtır. 2 saat pişirdim, hala hıtır hıtır!!!

Sonra baktım olmayacak, gece yarısı da oldu yatmak lazım. Tavayı soğutup, buzdolabına koydum. Bugün salondan gelir gelmez içerisine patates ve havuç doğrayıp, baharat ekleyip akşam yemeği menüsünü çoban kavurmadan gravy’ye değiştirmeye karar verdim. Nedir gravy? Eti patates, havuç vs. sebzelerle birlikte iyice kendinden geçip de koyu bir bulamaç olana kadar kaynatırsın, özlenir o iyice, sonra pilavla falan yersin (curry’nin baharatsız ve körisiz olanı)... Neyse, 12 gibi harlı ateşin üzerine koydum arkadaşım, üzerini kapattım, yarım saatte bir üzerine kaynar su ekleyerek şu ana kadar kaynattım (halen saat 18:15). Olmadı. Hala sert et. Et hala dağılmadı. Kıllanıp etten, çöpe atacağım, salata yapacağım kendime, gene vejetaryen akşamlar...

Ama tüm bu olan biten bana Kaygusuz Abdal’ın bi şiirini hatırlattı:

Bir kaz aldım ben karıdan
Boynu da uzun borudan
Kırk Abdal karnın doyuran
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Sekizimiz odun çeker
Dokuzumuz ateş yakar
Kaz kaldırmış başın bakar
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kaza verdik birkaç akça
Eti kemiğinden pekçe
Ne kazan kaldı ne kepçe
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

Kaz değilmiş be bu azmış
Kırk yıl Kafdağında gezmiş
Kanadın kuyruğun düzmüş
Kırk yıl oldu kaynatırım kaynamaz

Kazı koyduk bir ocağa
Uçtu gitti biri bucağa
Bu ne haldir hacı ağa
Kırk yıl oldu kaynatırım kaynamaz

Kazımın kanadı sekli
Dişi koyun emmiş tilki
Nuh Nebî’den kalmış belki
Kırk yıl oldu kaynatırım kaynamaz

Kazımın kanadı sarı
Kemiği etinden iri
Sağlık ile satma karı
Kırk yıl oldu kaynatırım kaynamaz

Kazımın kanadı ala
Var yürü git güle güle
Başımıza kalma belâ
Kırk yıl oldu kaynatırım kaynamaz

Suyuna biz saldık bulgur
Bulgur Allah deyi kalgır
Be yârenler bu ne hâldir
Kırk yıl oldu kaynatırım kaynamaz

Kaygusuz Abdal nidelim
Ahd ile vefâ güdelim
Kaldırıp postu gidelim
Kırk yıl oldu kaynatırım kaynamaz

Neyşınıl Ceografik

 

Girmeyelim bana pek bebek

Sularım derindir

Soğuktur

Huyum daha bir soğuk [more]

Ayrıca dalgalıdır

Ve sığlıklarımdan kum çekilir

Dibimdeki her kayanın altında ayrı bir musibet

Akıntılarım binlerce zehirli yaratık taşır koylarıma

Enginlerimde yırtıcılar dolaşır

Kayalıklarım tekin değildir

Kaç kadın boşluğa bıraktı kendini oralardan

Geceleri ruhları sahilimde dolaşır

Burunlarımda tek gecelik ilişkilerim sırt yapar

Açıklarımda en az iki katil balina var

Hiç olmasa midye keser

Kestane batar

Güneşim çarpar

Rüzgarlarım titretir

İşin yoksa uğraş

İyisi mi bebek

Sen al bir şişe şarap, beni uzaktan seyret

Elin değmişken bana da votka getir

 

Yazan: Ben, Tarih: 14 Temmuz 2009, Yer: Kiev

Arka Bahçem (Foto)

Kiev Park Ukrayna
[more] Kiev Park Ukrayna
Kiev Park Ukrayna
Kiev Park Ukrayna
Kiev Park Ukrayna
Kiev Park Ukrayna
Kiev Park Ukrayna