Savaş Bir Katakullidir

Ben demiyorum. Amerika Birleşik Devletleri Onur Madalyasını iki kere haketmiş, Amerika Birleşik Devletleri ordusunun eski Orgenerali Smedley D. Butler söylüyor. Tam olarak şöyle söylemiş:

Savaş bir katakullidir. Hep de öyle olmuştur. Savaş muhtemelen en eski, kesinlikle en kârlı ve elbette en zalim katakullidir. Ve uluslararası ölçekte yürütülen tek katakullidir. Kazançların dolar cinsinden kayıpların ise insan hayatı cinsinden ölçüldüğü tek katakullidir. Sanırım katakulliyi en iyi “aslında insanlara lanse edildiğinden çok farklı olan şey” olarak tanımlayabiliriz. Sadece az sayıda “içeriden” insandan oluşan bir grup işin aslını bilir. Az sayıda insanın çıkarı için, çok sayıda insan feda edilerek gerçekleştirilir. Az sayıda insan savaştan çok yüksek kâr ve kazanç sağlar.

Kriz mi Keriz mi?

Ukrayna televizyonunda hemen her reklam kriz temalı. Krizle dost otomobil diye Kia reklamı yapıyorlar. Yok daha az yakıyormuş, yok bakım maliyetleri düşükmüş… Sonra da Audi teknolojisi diye bitiriyorlar reklamı. Bir kere Audi teknolojisi değil. Audi teknolojisi olsa, markası da Audi olur. Markası Audi değilse, Audi’den bir eksiği mutlaka vardır. Muhtemelen de o eksiği, teknolojisidir… Keriziz ya, krize kanıp alırız kesin.

İnternet reklamları da benzer temalı: “krizi fırsata dönüştürün”, “krizden çıkmanın yolları”, “krizde büyümeye devam edin”… Kriz kriz kriz. Aslında ortada kriz yok, keriz var. O keriz hepimiziz. İzah edeyim.

Parasızsanız ne yaparsınız? Çalışırsınız değil mi? Parasızlıktan kurtulmanın yolu çalışıp üretmektir. Böylece (normalde) para kazanılır. Çalışın o zaman. Çalışalım. Ama çalışamıyoruz. İşsizler iş bulamıyor. Patronlar çalışanlarına verecek iş bulamıyor. Çalışanlar bile işsiz aslında; gizli işsizler. Benim büromun telefonları çalmıyor aylardır. Yani, “işimiz” var, ama iş güç yok, istesek de çalışamıyoruz. Call of Duty oynuyoruz. Neden peki?

Çünkü vakti zamanında kerizlik ettik. Parayı ait olmadığı bir yere, ait olmadığı bir sektöre gömdük. Bankalara, borsaya, yani finans sektörüne. Şimdi bankalar ibnelik yapıyor, üretici kesime parayı koklatmıyorlar. Bizim üreterek kazandığımız ve ileride daha çok üretebilmek için ihtiyacımız olan para bizden esirgeniyor. Beyaz yakalı, fiyakalı bir takım yavşak zevat bizim paramızı bize kullandırmıyor.

Şimdi bu ortadaki kriz mi keriz mi??? Ve kerizse, o keriz kim?

Kishiwada Honmusho'da Çalışan Bay Ishida Yavşaktı

Seyahatten seyahate kullandığım not defterime not tutarken, son seyahatimin bazı notlarını bloga eklememiş olduğumu fark ettim. Bloga eklenmedikten sonra, not tutmuş olmanın ne anlamı var de mi? Aşağıda…

Tarih: 22 Ekim 2008, Mekan: Osaka

Sabah Les’le birlikte evden çıktım. Les beni Izumisano istasyonuna bıraktı. Trenle Tarui’ye gittim (200 Yen), Wakakusa kapalıydı. Senan Shiyakusho’ya kadar yürüdüm. Shiyakusho’daki görevliye durumumu izah etim. Rikontodoke (boşanma dilekçesi) istediğimi söyledim. Araştırdılar. “Rikontodoke bize verilmemiş, Kishiwada’ya verilmiştir. Ama çok uzun zaman geçtiği işçin Osaka Honmukyoku’ya gönderilmiştir. Osaka Honmukyoku’ya gidin”, dediler. Osaka Honmukyoku’nun şubesi Izumiomiya’daymış. Adres ve kroki verdiler. Tekrar trenle Izumiomiya’ya gittim (370 Yen). Izumiomiya’da Honmukyoku’dan Bay Ishida’ya durumu anlattım. Bay Ishida göt oğlanı çıktı.

Ishida: Rikontodoke neden lazım?
Ben: Boşandığımı nüfusa kaydettirmek için.
I: Nüfus nedir?
B: Shiyakusho’ya benzer bir devlet dairesi.
I: Neden haber vermeniz lazım?
B: Doğunca, evlenince, çocuk doğurunca, ölünce falan haber veriyoruz.
I: Aaa, öyle mi?
B: Siz de veriyorsunuz ya…
I: Hmmm, rikontodoke olması şart mı?
B: Nası yani?
I: Yani başka bişi versek?
B: Mesela?
I: Eski eşinizin vukuatlı nüfus kayıt örneğini (koseki) versek?
B: İyi de o benim evrakım değil ki…
I: Ama boşandığınız orada yazar
B:

Susuyorum. Aslında özellikle rikontodoke’nin bir nüshasını istiyorum çünkü benim el yazımla yazılmadığına dair bir kanıt olarak elimde bulundurmak istiyorum.

Eski eşimin vukuatlı nüfus kayıt örneği benim belgem değil. Ülkemde kabul edilmeyebilir,” diyorum. “Rikontodoke lazım bana,” diyorum ısrarla. “Veremeyiz. Rikonteodoke’nin nerede olduğu bile belli değildir,” diyor. O da özellikle vermek istemiyor çünkü kıllandı. Çünkü ben “rikontodoke’yi verdik” yerine “rikontodoke verilmiş” diyorum. Bu cümleden rikontodoke’yi benim vermediğim açıkça anlaşılıyor. Belki bu tür olaylarla sık karşılaşıyordur ve bir Japon olan eski eşimi koruyor ve “rikontodoke’nin nerede olduğu bile belli değildir,” diyor.

Sennan Shiyakusho’dan evrakın sizde bulunduğu söylendi. Kesin veremiyor musunuz?” diye soruyorum. “Nereye vereceğinize göre değişir,” diyor. Tekrar anlatıyorum. Gidip müdürüne danışıyor. Aynı konuşma tekrarlanıyor. Nüfus nedir? Rikontodoke neden lazım? Koseki olmaz mı? Sorular tekrarlanıyor…

Bana Türkiye’yi arayıp tekrar sormamı istiyor. “Eşiniz gelsin,” diyor. “Esssski eşim,” diyorum. “İrtibatı kaybettik,” diyorum, bu sefer daha da kıllanıyor.

Sonuç olarak beni Kishiwada Shiyakusho’ya gönderiyor. Kana’nın vukuatlı nüfus kayıt örneğini alıp ona götüreceğim. Oradan bakacağı şeyler varmış. Ona göre (belki) verecekmiş evrakımı.

Kishiwada’ya gidip Kana’nın kısmi nüfus kaydını alıyorum. Onun nüfus kaydını esas alarak evlenmemiz, çocukların doğum tarihleri ve nüfus bilgileri, boşanma tarihi gibi beni ilgilendiren konuları özetleyen bir belge hazırlayıp veriyorlar. Belgeyi alıp tekrar Honmusho’ya gidiyorum. Yavşak Ishida “bilmem nenin kızı Kana ile falancanın oğlu Haluk şu tarihte boşanmıştır” yazan bir belge veriyor bana. İki satırlık bu yazı bana beş bin dolara falan patladı.

Amsterdam'da Harman Bir Türk

Seyahatten seyahate kullandığım not defterime not tutarken, son seyahatimin bazı notlarını bloga eklememiş olduğumu fark ettim. Bloga eklenmedikten sonra, not tutmuş olmanın ne anlamı var de mi? Aşağıda…

Tarih: 20 Ekim 2008, Mekan: İstanbul, hayır Amsterdam, hayır hayır Osaka…

Uyumadım elbette. Saat 3 gibi sokağa çıktım. Cepte gayet kısıtlı bir nakit, kredi kartımın limiti ful. Gündüz tarifesi açtırdım, sigarayı bile taksiciden otlandım. Sefil hissediyorum. Bagaj fazla geldi 180 Avro ceza istediler. Cezaya bak, kendi başına bir uçak bileti parası… Vermedim elbette, bagaj böldüm. 512 TL ile 320 dolar aldım. 820 dolarım oldu. Sonra 10 dolarını da yurt dışı çıkış harcı olarak ödedim. Bir sonraki güncellemeye kadar 810 dolarım var şeklinde aldım zihin notumu. İstikamet Japonya… Check-in sırasında kız sordu: “son noktanız Osaka değil mi”? “İnşallah son noktamız olmaz” dedim, buzhane balığı gibi baktı bana. Hmmm…

Uçuşa beş kala Toyoda ile konuştum. Onlarda kalabileceğimi söyledi. Biraz sohbet de ettik. Sonra uçağa binildi. Uçak gecikmesiz kalktı.

Yanıma bir ana kız oturdu. Kızın adı Sena. Emniyet kemerini benim takmam gerekti. Anne entelimsi, ama bir emniyet kemerini takamıyor. Çişimi tuttum çocuk uyanmasın diye. Sonra da uçaktan inişim gecikti velet uyanmadı diye.

Amsterdam havaalanında beykınsız Amerikan kahvaltı ettim: 24 dolar. Sonra bir de bira içtim, o da 13 dolar. Bura hem Hollanda, hem havaalanı. Adamı sikiyler, üstelik 100 dolar bozmadan…

Aktarma amaçlı bile olsa, bu Avrupa’ya ilk gelişim. Medeniyetler beşiği (medeniyetlerin sallanıp uyutulduğu yer yani)… Muasır medeniyetlerin harman olduğu yer. Çok kısıtlı bu Avrupa gözlemimde ilk dikkatimi çeken bütün ayak işlerini koyu tenlilerin yapıyor oluşu. Barda bira servisi yapan kız Afrika kökenli, siyahtı. Komi kızlar muhtemelen Faslı ya da Cezayirli’ydi. Fransızca konuşup Arap’a benziyorlardı. Biri kamusal alanda türban takmıştı, dikkatimden kaçmadı. Kınamak için 10 yeni kuruş bahşiş bıraktım. Atatürk’ü yukarı gelecek şekilde bıraktım ki mesajı alsın. Birazdan da tuvalete çişimle “Tayyip, Ergene Konma Gel Bana Kon!” yazacağım. Çünkü ben Kemalistim. Hatta Ataistim…

Evet ayakçıların hemen tümü koyu tenliydi. Aralarında beyaza bulanıp asimile olmuş birkaç kişi varsa da onları da aksanları ele veriyor zaten. 21. Y.Y. koyu tenlileri olarak hepimiz beyaz adamın hizmetindeyiz.

Belki de bu koyu tenli modern kölelerin içlerinde Kürtler de vardır. Öyle ya, Avrupa’da daha özgürler. Kahve molalarında Youtube’a “biji PKK” temalı videolar upload etmelerine izin veriyor gavur. Mola bitince göt yalama kaldığı yerden devam ediyor. Timsahın dişleri arasındaki artık leşleri temizleyen kuşlar kadar özgür hepsi.

KDV'yi yedi ben

Tarih 15 Mayıs 2009, Mekan Kiev.

Hava soğuk. Dün 22 dereceydi kısa kolluyla yanıyordum. Bugün uzun kolluyla donuyorum. Tek ısınmam kıçı kırık bir klima, onun da kendine hayrı yok. Laptop’ım bile daha çok ısıtıyor. Sigarayı bıraktığım günlerde sigara dumanına tahammül edememe gibi bir alışkanlık geliştirdim. Kapalı ortamlarda sigara içemediğim için saat başı camı açıyorum, beş santigrat derece karasal iklim doluyor içeri. Klimanın üflediği 30 santigrat derece hava. Eti budu kaç btu ki ortamı ısıtsın. Kiev’de uzun süre yaşayacaksam daha “doğal” ısınma kaynakları bulmam şart. Ateşli iki hatun bulunmalı mesela.

Kaldığım evin tam karşısı noter. Şuradan vergi dairesine bir tebligat göndersem “adresim 15.05.2009 itibarı ile değiştiğinden yeni adresimin kayıtlara alınmasını rica ederim. Falanca sokak No: 18 Kiev” şeklinde, kıyamet kopar mı acaba?

Mayolu, hatta üstsüz iki hatunu kucağa oturtup bir resim çektirsem şöyle. Soldakinin elinde “KDV’yi yedi ben”, sağdakinin elinde “Muhtasarı da yedi ben”, benim elimde de “siz de sikimin başını yiyin” yazan birer kağıt. Onu da mal beyanı olarak iliştirsem tebligata, Kiev hatırası… T.C. vatandaşı özel ve tüzel kişiliklerimin sonu mu olur dersiniz? Sikimde mi? Donuyorum.

Akşamın ilerleyen saatlerinde hava daha da soğuyor. Çözümü fidayda oynamakta buluyorum. Giderek kolbastı ve Hatta Kafkas… Yarın votka almalı, Red Bull almalı. Ayık kafayla folklor çekilmiyor.

Ahmet İşlik Orunda...

[Bu yazı, şu yazının devamıdır]

Ahmetin küfür dağarcığı bir hayli geniş. Bekleme salonu girişinde ayakkabılarını çıkarttıkları için on dakika falan saydı sövdü, aynı küfrü iki kere kullanmadı desem ufak bir yalan olur.

Daha uçağa almalarına en az 1 saat var. Bekleme salonunda oturuyor sohbet ediyoruz. Sohbetimiz sık sık bölünüyor çünkü Ahmetin 2 dakikada bir durup geçen kızların fotoğrafını hafızaya alması gerekiyor. Her geçen hatunu yüksek çözünürlükte tarıyor, tepeden tırnağa kadar. Herhalde eve gittiğinde kullanacak bu görüntüleri. Boş yere bellek ziyan etmemesini, bu gördüklerinin Kiev’de görecekleri yanında çita kalacağını belirtiyorum. “Yapma be abi, daha nasıl güzel olsun. Bak bebek gibi bu. Yerim ben bunu” diyor. İştahını kapatmaması gerektiğini tekrarlıyorum. Çocuk gibi seviniyor. Kaba saba biri ama içinde saf herhalde. Sevindi mi gözünün içi gülüyor herifin.

Genel olarak temiz, iyi niyetli, saygılı bir çocuk. Hayata yanlış başlamış, sanırım yanlış da devam ediyor. Yarın öbür gün yapacağı iş ya kumarhane işletmek ya da gayrimeşru kovalamak. Zaten hali hazırda kahvesinde kumar oynatıyormuş. Kumar olmasa bizim iş dönmez diyor. Kumar oynattığı geceler fazladan 7 8 yüz kağıt kazanıyormuş.

Birkaç kere “bana tatlı su kurnazlığı mı yapıyor? Kasıtlı olarak Recep İvedik rolü mü oynuyor?” diye düşündüm. Bir Recep İvedik’e bu kadar mı benzenir? Memleketi de aynı: aslen Kars’lıymış. Söylediklerinden bazıları beni dumura uğrattı. Normalde kendisinden beklenmeyecek şeyler biliyordu.

“Votka Red Bull içerim. Limitim en fazla 6’dır. 6’dan fazla içmem. Bilemedin 7. O da ufak votka bardağıyla,” dedi. “Absinth şaşırtıyor,” dedi. Ukrayna’da Absinth yasal olarak satılıyor dedim. İnanmadı bana. “Abi onun içinde uyuşturucu kökü var. Satmazlar,” dedi. Absinth’de son yüz yıldır pelin otu kökü olmadığını anlattım. Van Gogh’dan bahsettim. İlgiyle dinledi.

Uçak fena değil, genelde ufacık uçaklar olur, bu sefer bir Boeing 737 koymuşlar. Nispeten geniş. Aerosvit’le uçuyoruz. Ukrayna havayolu olduğu için yolcuların hemen tamamı Ukraynalı ya da Rus. Kabin personeli de tamamen Ukraynalı. Ahmet tek kelime İngilizce ya da Rusça bilmiyor. Ama eksikliğini hissettiğini söyleyemeyeceğim. Önüne gelen herkesle Türkçe konuşuyor. Cevap alamıyor, çoğu zaman anlaşılmıyor ama, bu onun sorunu değil gibi.

Ahmet’in koltuk numarası 9F, benimki 8F. İçimden yer hostesinin bizi yan yana koymamış olmasına seviniyorum belli etmeden. Matrak herif ama, iri yarı. Ben de ufak tefek sayılmam pek. Yanımda otursa bayağı sıkışırız. Yan yana oturmasak da dakika başı arkadan laf atıyor. Önceleri cevap vermeye özen gösteriyorum, ama zor oluyor. Sonraları duymuyormuş gibi yapmaya başlıyorum. Ben öyle yaptıkça bu “Abi” diye benim koltuğa asılıp yarı yatar vaziyete getiriyor. Her seferinde düzeltiyorum. Bu sefer “sen de uzak oynuyorsun bakıyorum” diyor. Uzak oynamadığımı, kalkış bitene kadar koltuğun dik olması gerektiğini söylüyorum. Kemerini bağladın mı diyorum. “Kemer bizi bozar” diyor. Yiğidi asıl kemersiz türbülansa yakalanmanın bozacağını, kemerini bağlamazsa hosteslerin arıza çıkartacağını, fark etmeseler bile araba gibi olmadığını, gerçekten tehlikeli olduğunu söylüyorum. “Bize bişi olmaz” diyor ama kemeri de bağlıyor.

Yolcu alma işlemi tamamlandıktan sonra yaklaşık 10 dakika kadar yol sırası bekliyoruz. O arada uçağın içerisi cehennem gibi. Herkes şıpır şıpır terliyor. Ahmet ceketini çıkartmış, gömleğinin önündeki düğmeleri göbeğine kadar çözmüş, gömleğin içindeki siyah fanila görünüyor, üzerinde altın zincir. Bir yandan dergiyle yüzünü yellerken erkek kabin personelinden birine “bakar mısın” diye iş koyuyor, sıcaktan şikayetçi belli ki. Kabin görevlisi belki gerçekten duymuyor belki Türkçe anlamadığı için duymazlıktan geliyor. Bu arkasından “biladeeer, hop, bakar mısın” diyor. Görevli inatla duymazdan geliyor, ön tarafa doğru yoluna devam ediyor. Dönüşünde Ahmet adamı karşıdan görür görmez “baksana”, “hop”, “alooo” şeklinde dikkatini çekmeye çalışıyorsa da adam hiç oralı değil –elbette, herif Ukraynalı. Bunun üzerine Ahmet uzanıp görevliyi kolundan yakalıyor. Silkeleyerek kendine doğru çekiyor. Adam şok vaziyette bakarken “Yandık karrdeşim, söyleyin kaptana klimayı açsın” diyor, Türkçe. Görevlinin “anlamıyorum; ne yapıyorsunuz?” şeklindeki isyanını İngilizce bastırıyorum “ayarını yükseltsenize klimanın, cehennem gibi içerisi”. Görevli naçar, anladığını belirtip siktir olup gidiyor. Ne yapıyorsa, biraz sonra içerisi nefes aldırır bir serinliğe kavuşuyor. Ahmet serinlikten memnun ama servise bozuk “koskoca uçakta bi tane Türk host olmaz mı abi? Amına koyayım böyle uçağın ben. İlla bindiğine pişman edecekler adamı” diye isyan ediyor.

Uçak kalkış için taksiye başladığında ben de bir kitap çıkarıp okumaya başlıyorum. Yanım boş, yanımın yanında 40 45 yaşlarında bir rus kaşarı var, eski, hatta dibi küf tutmaya başlamış artık. Üstelik surat beş karış karıda. Bu Boeing 737 THY’nin Ukrayna seferlerinde kullandığı A310’lar kadar sallamıyor. Daha rahat kalkıyoruz. Kalkış tamamlandığında Ahmet milleti ayaklandırıp yanıma geliyor. Rus kaşarıyla benim arama oturmasıyla, bayağı bir sıkıştığımı hissediyorum. Bana abanmamasını, yandaki karının o suratla muhtemelen yıllardır erkeğe hasret olduğunu, kadına abanırsa minnettar bile olabileceğini söylüyorum. “O kadar da kötü değil be abi, mihrap yerinde” diyor. Yalnız makyajını abartı buluyor kadının. Ben “o suratı fondoten falan kesmez, sıva yapmak lazım ona” diyorum, yatıyoruz yerlere. Karı anladı mı nedir, suratını daha da asıyor.

Ben önce Ahmet’in sonra kendimin giriş kartını doldururken servis başlıyor. Servis dediysem öyle kahvaltı falan verdiklerinden değil. Meyve suyu ya da domates suyu, çay ya da kahve, bir ufak çikolatalı gofret, bir ufak çikolatalı kruassan, bir de çitos benzeri domuz pastırması aromalı çerez. İşin sinir bozucu tarafı çerezin üzerinde domuz pastırması aromalı olduğu Rusça yazıyor. Rusça bilmeyen göte gelebilir rahatlıkla. Ahmet’e çerezi yememesini söylüyorum. İkimiz birlikte sövüyoruz Aerosvit’in duyarsızlığına.

Ukraynalılar genelde domates suyunu tercih ediyorlar. Bu Ahmet’e çok ilginç geliyor. Yandaki Rus kaşarın domates suyu bardağını alıyor. Teklifsizce burnuna götürüp kokluyor. Karı şok! Ahmet “içilir mi bu, salça gibi” diyor. Votkayla süper gittiğini, denemesi gerektiğini söylüyorum. Şaşırıyor.

Kahvaltı servisi bittikten sonra Ahmet cep telefonunu açıp solitare oynamaya başlıyor. Çıtı pıtı Rus hostes bunun üzerine Ahmet’i uyarıyor. Ahmet Türkçe “kart yok ablacım, kart yok” diyerek telefonun arkasını açmaya çalışırken Rus hostes “anlaşıldı neyse” diyerek uzuyor. Ahmet bana da solitare ikram ediyorsa da, ben oyun sevmem diyerek kitaba gömülüyorum tekrar. Ahmet sıkılıp önce tuvalete kalkıyor, tuvaletten dönüşte de business class’daki boş koltuklardan birine kuruluyor. Oradan kaş göz yapıyor bana, “keyfim kimsede yok” gibisinden. Rus kabin görevlileri artık kaderlerini kabullenmiş, Ahmet’e ilişmiyorlar.

Zaten havaalanına erken gelmiştim. Havaalanı genelinde hiçbir yerde sigara içilmiyor. Haliyle uçağın içinde de içilmiyor. Ama artık neredeyse 4 saattir ağzıma sigara sürmediğim için, gözüm seğriyor nikotinsizlikten. Tuvalete gidiyorum, Ferhan Şensoy patentli bir taktikle bir sigara içiyorum. Kendime gelip çıkıyorum tuvaletten. Tuvaletin dibinde servis tepsilerini yerleştirmekte olan çıtır hostes bile farkına varmıyor işin; demek ki gerçekten işe yarıyor Ferhangi Taktik. Bu saatten sonra fark edilse bile kimse bana yormaz zaten; Ahmet’ten bilinir.

İnişten önce biraz önce Ahmet’in kolundan asıldığı Rus görevli olanca cesaretini toplayıp Ahmet’e inişe geçileceğini, yerine geçmesi gerektiğini söylüyor. Ahmet söylenerek dönüp geliyor. Yol vermek için ayaklanan kaşarı yarı kucaklayıp yarı ittirip, kallavi bir puan alarak yanıma yerleşiyor. İniş sırasında beni tırsıtmaya çalışıyor aklınca. “15 senedir belki bir milyon mil yapmışımdır Ahmedim, bana sökmez bunlar” diyorum. Gülüyor. Derken uçak birden bire sertçe bir silkeliyor, ardından ani bir dalış yapıyor. Ahmet kül gibi bana bakıyor. “Korkma kasistir” diyorum. “Kim? Ben genişim abi. Ölürsek ölürüz. Kader kısmet” diyor. Rengi öyle söylemiyor ama.

Daha da Devam Edecek...

Ukranya Uçağı Nerden Kalkıyor?

Dün gece bagajımı toplamaya başlamıştım zaten. Sonra Kaan arayınca yarım bırakıp dışarı çıkmış, geç dönmüş, vurup kafayı yatmıştım. Sabah 6 gibi uyandım, bagajımı tamamladım. Aslında yıkanacak bulaşıklarım vardı ama vakit yoktu. Öylece bıraktım, dönünce kokmuşlarıyla uğraşacağım mecburen. Yediye on kala çıktım evden. Bagajı ara yollardan caddeye kadar sürüklemek zorunda kalmayayım diye dün Üsküdar’dan bir taksiyle anlaşmıştım. Adam saatinde geldi, Üsküdar iskelesinden birer çay aldık, havaalanı yoluna koyulduk. Yedi buçuk gibi havaalanındaydım. Bagajımı yüklenip giriş kuyruğuna katıldım. Üzerimdeki metallerden arınıp detektörden geçtim. Detektör bipini çıkarmadı. Tanırlar beni buralarda…

Az önce arındığım metalleri tekrar yerlerine yerleştirme çabasındayken acı acı öten detektör sesiyle kafamı sağıma, girişe doğru çevirdim. Bir de ne göreyim, enter Recep İvedik…

Buğday rengi ve yusyuvarlak bir yüz. 2 haftalık pis sakal. Esmer, 1.70 boylarında en az 90 kilo. Ayakta neredeyse rugan kadar parlak siyah kunduralar, içinde illa ki beyaz çorap, üstte siyah bir takım, içinde beyaz bir gömlek, beyaz gömleğin içinde siyah bir fanila, fanilanın üzerinden fışkıran kıllar, kılların içerisine güvenle konuşlanmış serçe parmağım kalınlığında altın bir zincir, kolunda nal gibi bir Bulgari saat, ki çakma olması kuvvetle muhtemel, elde, altını çiziyorum cepte değil, elde, metal kasalı bir Nokia cep telefonu, yanıyor, pırıl pırıl.

Bu kadar metal bolluğuna haliyle detektör isyan etti. Metalleri bırakıp tekrar geçmesini söylediler. Bu üzerinden birkaç metal aksam bırakıp tekrar geçti. Detektör tekrar yırttı ortalığı. Adamımız bu sefer altın zinciri ve kemerini de bıraktı, tekrar denedi. Yine olmadı. El detektörüyle tekrar aradılar bunu, sonra “buyurun” diyerek yol verdiler içeri. Tüm bunlar olurken ben biraz önce ortaya saçtığım eşyalarımı toparlamış, laptop’umu tekrar çantasına yerleştirmiş ve kemerimi takmıştım. Tam ben gidecekken o, güvenliğe “bu Ukranya uçağı ne taraftan kalkıyor kardaş” diye sorunca döndüm, “sen takıl bana, ben de o tarafa gidiyorum” dedim.

Yurtdışı çıkış harcını yatırdık. Bu, “üzerimde türk lirası kalmasın, dolar alayım abi” dediği için buna döviz bürosu baktık, sonra içerden alırız diye karar verdim. Polis kontrolünün kuyruğuna yazıldık ikimiz birlikte. Bir yandan da sohbet ediyoruz.

İsmi Ahmet, 24 yaşında, İzmit’liymiş ama aslen Karslı’ymış. Kiev’de bir arkadaşı varmış, onun yanına gidiyormuş. İlk defa yurt dışına çıkıyormuş, yarışmacı arkadaşlara başarılar dilermiş. Giriş sırasındaki gestapo kontrolünden dem vurup “utanmasalar ayakkabılara kadar çıkarttıracaklar” dedi. Biraz sonra ayakkabıları da çıkarttıracaklarını söyledim, gülümseyerek “hadi ya” dedi ama inanmadı sanırım.

Polis kontrolünden sonra dolar aldık buna. Kapılara doğru yürürken biraz daha geyik yaptık. Adamın gerçek olduğuna inanamıyordum. Yani, bu tip insanlar kahvelerde, minibüs duraklarında, arka mahallelerde, şehirlerarası yollarda kamyon direksiyonunda falan yaşar. Bunca yıldır seyahat ederim, böyle bir tipin uluslararası yolculuğa çıktığına ilk kez denk geliyorum. O yüzden herifin inanılmaz tespitlerini dinlemek benim için yeni bir deneyim ve haliyle de çok eğlenceli.

Ne iş yaptığını sordum, otobüsçüyüm dedi. Şoför mü yoksa otobüs firması mı var, yoksa yoksa otobüs mü imal ediyor merak etim ama sormadım. Zaten kısa bi duraklamadan sonra kendi açıkladı, servis çekiyorlarmış. Yazları da Ayvalık taraflarına tur yaptığı oluyormuş Kandıra’dan. “Köylü teyzeler taşıyoruz” diyor, “ama köylü deyip geçme çok kafa teyzeler bunlar. Cem yılmaz seyrettiriyorum bunlara, küfürleri tekrar ediyorlar” diye devam ediyor. Kiev’de inşaat firmasında çalışan bir arkadaşı varmış, Ergin isminde. Gelişini, biletiyle, vizesiyle Ergin ayarlamış bundan da karşılığında 550 dolar tahsil etmiş. Ayaküstü benim bilete kaç para verdiğimi vs. sorup Erginin bunu dolayıp dolamadığını kontrol etti, dolamadığı anlaşılınca da İstanbul’dan Ergin’e rakı götürmeye karar verdi tatlı su kurnazı. Rakısını aldık, kapının yanındaki kafe-bar’a gittik. “Abi bi su içelim ben yandım” diyerek bara yazıldı, iki su sipariş etti ki ben düzelttim: “bir su, bir bira”. Sonra buna bira içip içmeyeceğini sordum, “yok” dedi, “yani beni bozmaz. Ben her saat içerim de, susadım şimdi” diye de açıkladı. Bir su için ona bira parası sokmak olmaz. Haliyle ben ödedim. Bir su bir bira 17 lira yazınca Ahmet dellendi. Kasadaki adama “bu havaalanında kafesi, büfesi olanları elime bi verecekler var ya, dübürden takarım şerefsizim. Soyguncular” diye isyan etti. Haklısın da, ama benim bu birayı içmem şart Ahmedim be, sen ne stres atlattığımı bilmiyorsun tabi.

Ben birayı bitirene kadar bana Giresun’da askerlik yaptığını anlattı. Askerliği beş buçuk ay yapmış, arıza çıkartmış, “madde kullanıyorum, psikopatım, bana bulaşmayın” demiş, sonra da psikopat olduğunu ispat etmiş anladığım kadarıyla, erken göndermişler bunu. Kolunda iki yüz küsur dikiş olduğunu söyleyerek kolunu açıp gösterdi. Gerçekten de içten dıştan yüzlerce dikişle toparlandığı belli olan, ön kolunun ortasından pazusuna kadar uzanan kocaman çarpı şeklinde bir kesik var kolunda. Kafası güzelken birine tokat atmaya kalkmış, herifi zıtıp arkasındaki camekandan sokmuş kolunu. Kol tam girmemiş belli ki, ciddi bir takılma olmuş bir yerlere… Sonra bir de kahve işletmekte olduğunu anlattı.

Bira bitince, saat yaklaşmakta olduğundan gidip bekleme salonuna giriş kuyruğuna girdik. Üç beş dakika sonra salona yolcu almaya başladılar. Kıdemli bir hostes, bizim sıranın pasaportlarını kontrol edecek kezban hostese “Rusları ve yabancıları sal gitsin, Türkleri kontrol edelim” dedi. Sıra bize geldiğinde kezban kız bizim pasaportları alıp içeri gitti, yanında o kaşar hostesle geri döndü. Hostes didik didik etti pasaportları, benim pasaporta gelince takıldı. Ben uyguladıkları çifte standarda kıl olmuş vaziyette ters ters bakarken, onun o kadar vizenin, oturma izninin, bilmem neyin arasında hangisinin Ukrayna vizesi olduğunu çözememesi, çözse bile 3 4 Ukrayna vizesinden hangisinin güncel hangilerinin tarihi geçmiş olduğunu anlayamaması normal zaten. Yardımcı olmak konusundaki teklifime atladı, vizeyi gösterdik, bizi azat etti.

Girişte İvedik Ahmeti 4 kere detektörden geçirdiler, hatta güvenmeyip ayakkabılarını da çıkarttırdılar.

[Devamı Burada]

Tavsiye Üzerine ya da Öyle Buyurdu Zerdüşt

Ekonomi tıkırındaaa, ekonomi tıkırındaaaa, kıyma kıyma bunalımdaaa... Timur Selçukun o şarkısını böyle anlamış, on küsur sene, diline dolandıkça böyle mırıldanmış bi arkadaşım var benim. Bizde çeşit bol.

Dün bloxoo forumda “ne olacak bu Türkiye’nin hali” konulu bir başlığa cevap döşedim. Ama nasıl alkollüyüm… İçimi dökmüşüm ki böyle olur. Gerçekten çok içimden gelerek yazdım; çünkü bu aralar kriz jargonu beni fena baydı. Sıkıldım artık krizden. Neyse, Vladimir nickli bir bloxoo kullanısı “çok güzel açıklamışsın, bunu bi yerlerde yayınla, forum köşelerinde ziyan olmasın” diye fikir verdi –Vladimir ismi tesadüf, kendisiyle Kiev’den falan tanışmıyoruz. Bu yazı böylelikle doğdu diyebilirim. Göte girebilitesi olan bir takım ifadeler var; ama burası özgür bir ülkeyse, ifade özgürlüğü varsa, ahanda bunlar da benim samimi görüşlerim ve ifadelerimdir; dile getiriyorum; hatta getirdim bile. Buyurun…


Sorun sadece bu ülkenin sorunu değil. Sorun global. Siyasiler öyle savunuyorlar kendilerini. Gerçekten de sorun global. Bu boktan sisteme dahil olan tüm ülkeler şu anda aynı sorundan muzdarip… Finans krizi. Bakın dikkat edin, ekonomik kriz değil, finans krizi… Ve eğer bu sisteme dahil olmamış olsaydık, bu sorun bizi etkilemiyor olurdu.

Sebeplerine çok girmeden şunu belirtmek istiyorum: sorun sanıldığı gibi ciddi değil. Sorun suni. Üreten kesimin üretememe gibi bir sorunu (aslında) yok. Üretilebilmesi için gereken kaynak bulunamıyor (yani para). Sebebi de sizin ve benim gibi gerizekalıların vakti zamanında parayı finans sistemine, yani bankalara gömmüş olmamız. Yoksa parasızlığın çaresi çalışmaktır, çalışır para kazanırsınız. Sorun kalmaz. Ama siz parayı aç gözlü finansçılara emanet ettinizse, o para sisteme dönmez, geri alamazsınız… Üretime yatırım yapamazsınız. Öyle olunca da çalışmanız bile mümkün olmaz. Sistemin sıçtığı nokta budur.

Bi kere paranızı bankalardan çekin. Hele ki büyük bankaları kullanmayın. Çok zorda kalırsanız, Asya Bank vs. gibi osuruktan bankalardan kredi alın, büyük bankalara borcunuzu yeniden yapılandırın. Giderek ufak bankalarla da ilişkinizi kesin. Nakde dönün.

Kredi kartlarınızı iptal edin. Aç yaşayın. Alışverişlerinizi mutlaka nakitle yapın. Ödediğiniz nakit karşılığında mutlaka ve mutlaka PAZARLIK YAPIN. Manavda bile. Canlı ödersem kaç para olur? Bu soruyu mutlaka sorun. Hem esnafın sırtından hem de kendi sırtınızdan BANKA YÜKÜNÜ kaldırın.

Tüketiminizi ihtiyacınızla sınırlayın. (faizi yüksek bile olsa) eğer ki bir başkası sizin kazancınızdan/yatırımınızdan para kazanacaksa, kesinlikle o yatırıma girişmeyin (yani, faizli banka hesaplarınızı kapatın; icabında altın ya da döviz alın). Bankalar sırtınızdan para kazanmasın.

Vergi ödemeyi hemen şu an bırakın. Satıcılarla pazarlık edip KDV’yi kırptırın, kdvsiz ödeme yapın. Bu şerefsiz hükümetin cebine beş kuruş girmesin.

Gemisini kurtaran kaptandır, unutmayın.

Herkese bir kredi kartı verdiklerinde amaçladıkları tam olarak buydu. Unutmayın. Sadece borcunuzun faizi için çalışır hale geldiniz, geldik, getirildik. Demek ki bizler modern köleleriz. Bundan yüz yıl önce Misisipi’de, New Orleans’da pamuk ırgatlığı yapan siyahlardan bir farkımız kalmadı. Hepimiz ekonomik zencileriz. Uyanalım artık. Beyaz yakalılara hadlerini bildirme zamanı.

dinen cinsel ilişki dil ile yalama

Her gün çeşitli aramalar sonucu siteme düşen google silahşörleri oluyor. Site istatistiklerinde görüyorum ne aratmışlar, neler aratmışlar, nasıl düşmüşler buraya ve merak ediyorum o aramaların hikayesini.

Şu ana kadar beni en çok dumur eden aramalardan bazıları şunlar:

amı genişleyen karı

Google’da aratıldığında ilk sayfanın 10. linki olarak çıkıyorum. Karı lafı bolca geçiyor sitemde. Bir yerlerde de genişleyen geçmiş. Toi Mon Ami Mon Amour yazısındaki (fransızca) Ami de Googlebot’a amı çağrıştırmış olsa gerek, böyle arayıp düşenler oluyor… Google’ın beni bu arama ifadesinde listelemesinin arkasındaki mantığı anlamak kolay ama milletin “amı genişleyen karı” ihtiyacını ben anlayabilmiş değilim. Hani çok pardon, ayıp kaçacak ama, o organın dar olanı makbul değil midir? Arayan arkadaşlar kendilerini Rocco Siffredi falan sanıyor herhalde…

molped nasıl kullanılır

Bu ifadeyi arattığınızda, Google’da ilk sırada benim site çıkıyor. Sebebi şu yazım. Demek ilk adet gören genç kızların uğrak yeri olmuşuz. Amanın kocaman olmuş da artık adet falan da görürmüş. Annesine sormaya utanır, internetlerde araştırırmış molpedin nasıl kullanıldığını. Maşallah. Yalnız, molped üreticisi firmanın kendi internet sitesine bu başlıkla bir sayfa eklemesi şart. Çünkü her gün en az bir iki kişi düşüyor siteme bu arama sonucu. Bu toplumsal ihtiyaca kulak verilmeli.

taş gibi karılar

Eskiden beri okuyanlar bilir bu başlıkta bir yazım var benim (bkz: Ortaparmak - Taş Gibi Karılar). Google’da bu aramayı tırnaklı yaparsanız ilk sayfanın 5. linkindeyim, yok tırnaksız yaparsanız 87. sayfada falan çıkıyorum. Siteye düşenlerin çoğu aramayı tırnaksız yapmış tipler. Demek ki beni taa 87. sayfada bulmuşlar, tıklamışlar. Adamlardaki azme bak. 87 sayfadaki her linke tek tek tıklayıp bana kadar gelmişler (taş gibi karı 87. sayfada da olsa bulunuz).

tavuklar ne zaman gürüke yatar

En anlam veremediğim arama bu… Gürük ne onu bile bilmiyorum, bilmediğim bir kelimeyi sitemde kullanmış olmama imkan yok. İnatla inceledim, araştırdım, bu sitede (şu ana kadar) gürük kelimesi hiç kullanılmamış. alla alla…

dinen cinsel ilişki dil ile yalama

Bu arama, bu yılın bombası olabilir. Hikayesi nedir acaba? Herhalde imamın birinin karısı imam efendiden oral seks istedi de imam efendi de oralın caiz olup olmadığını araştırıyor. “Rıfkı Efendi bunca yıllık helalinim, bi gece olsun dillemedin beni. Herkesin kocası dilliyor, bir benim kukum kuru”. İmam efendi de “töbe estaafirullah” diyerek google’a mı danıştı acaba? Bir de yalamanın dil ile olması şart. Dikkat edin el ile yalama, göz ile yalama vs. ile ilgilenmiyor imam efendi. İlle dil ile olacak.

diğer yarı komik aramalar

Sırasıyla: türksen öğür değilsen itaat, dal daşşak gezme videosu, molped sosyal sorumluluk, dinde akredite, kurbağa prensi kim sikti ve küfürlü xmen.