Ne yazayım lan bloga?

Ne yazayım lan bloga? Bu aralar bunu her gün en az bir kere düşünüyorum. Eskiden neredeyse her gün çatır çatır döktürürdüm... Ortaya çıkan yazıları da beğenirdim üstelik. Bu aralar, “bişiler yazmalı” diye düşünmeme, kendimi zorlamama, gazetelerde üzerinde ahkam kesecek konular arayıp araştırmama rağmen pek bir şey yazamıyorum. Zaten yazdıklarım da beni tatmin etmiyor. Bir önceki yazımı heç beğenmedim mesela. Faşik miyim lan ben ki “Türksen Öğün Değilsen İtaat Et” falan demişim?*

Onu siktiret de, neden yazamıyorum lan ben? İçimden gelmiyor. Sanki bütün ilham perilerini sarhoş edip hepsine tek tek çatlattım, hatta bazılarını ilişki fotolarını internete çakmakla tehdit edip anal sekse zorladım da istediğimi aldım, ama ona rağmen internete çaktım fotolarını. Sanki benim yüzümden anal sükse yaptılar porno ortamlarda. Sanki ondan uğramıyorlar orospular. Neden uğramıyor orospular?

Bipolar mıyım neyim? Böyle bir geliyor arada, aylarca her tuttuğumu koparıyorum, dağları deviriyorum. Sonra birden benzin bitiyor bir noktada… Aylarca “kuruyorum”. Badtrip bi haller… Lan koskoca bir internet sitesini 2 haftada sıfırdan yazdım ben be… İçeriğiyle, ASP koduyla, tüm grafikleriyle, bütün SEO puştluklarıyla ve arkasındaki C# omurgasıyla. Omurgasını zina ettiğiminin sitesini kırk küsuruncu sayfalardan alıp 60 anahtar kelimenin 56sında birinci sayfaya taşıdım… O dönem altı kadar c sharp, üç dört ASP.NET ve iki adet de SEO kitabı okudum, bitirdim. Azme bak! Bütün bunları yaparken bir yandan da sosyal ve ailevi sorumluluklarımı hiç ihmal etmiyor ve az da olsa (işler yavaş olduğu için, yoksa tembellikten değil), evet az da olsa çeviri yapıyordum. Ailem vardı lan… Sosyal hayatım vardı. Hobim vardı lan, hobilerim vardı hatta. Fotoğraf çekiyordum, serbest dalışa, zıpkına gidiyordum. Şimdi fotoğraf makinesiyle kardeş olduk, aylardır elimi sürmüyorum. Dalış takımlarını terk eyledim, çok uzak bir yerlerde. Zaten el altında bile olsa, giyinip kuşanmaya üşenirim. Geçen sene değirmen taşı gibi tomrukları el baltasıyla yarardım, her gün 1 saat odun kırardım. Üstüne bir de bahçede çalışırdım. Bu sene gün geliyor doğalgaz sobasının düğmesine basmaya üşeniyorum, akşamları kendimi evime zor atıyorum. Hooop, akşam yemeğini al, film koy, geç karşısına seyret… Göbeği saldım. Sigarayı bırakmayı bıraktım. Tekrar fosur fosur içmeye başladım. Allah benim belamı vermiş. Bu beni öbür benim elime bi verecekler var ya, 3 ayda eritirim o göbeği. Sigarayı bıraktırır, teçhizatlı koştururum her gün 5 kilometre minimum. Adada ev tutarım bu bana, her sabah borazanla uyandırırım bu beni, ite kaka sahile koşturur, sabahın ilk ışıklarında buz gibi sulara sokarım: “yüzerek açıl pezevenk, tekne neyine. Patates gibisin”.

Gel gör ki götümü kaldıracak mecalim yok. Elbet bu depresif ruh hali, baharla birlikte yerini manik episoda bırakacak. O zaman siktim belamı, hiç şansım yok.


(*) Ama düşününce hafif seyreden, arada nöbetler halinde nükseden inceden bir bozkurtluk da var herhalde. Hatta korkarım, yok korkmam, niye korkayım, düpedüz bir nazilik bile söz konusu. Boş zamanlarımda Mussolini’ye atkı örerim ben. Sabahları erken kalkar, cami avlularını gezer, bırakılmış çocuk varsa onları alıp en yakın Ülkü Ocağının kapısına koyarım ki Dedem Korkut hikayeleriyle ve arap isimleri yerine Kurtay, Kaman, İlbars, Savtekin, ya da Alpertunga gibi Türk isimleri ile süt yerine kımız içerek büyüsünler. Her yıl ölüm yıldönümünde Alpaslan Türkeş’e mevlit okuturum. Her pazar sabahı Doğu Turan saatiyle 11:42’de Başbuğ Nihal Atsız’ın mezarını ziyaret eder hüngür hüngür ağlarım. Her yatsı namazından sonra ellerimi semaya kaldırıp Cenabı Allah’tan Hitlerin iyi halini, siyonizmle mücadeledeki üstün performansını ve İslam dünyasına yapmış olduğu üstün hizmetleri dikkate alarak, Hitler’in kafirliğini affetmesini, onu cennette Hz. Peygambere komşu etmesini niyaz eylerim. Walla…

Türksen Öğün, Değilsen İtaat Et

Selamın Aleyküm… Selam dediğinin normalde insanın içini ısıtması gerekir. Karşındakiyle iletişimin ilk adımıdır ya selam; gönül fethedici bir tarafının olması zorunludur. Hoşa gitmelidir. Buzları kırmalıdır. Yakınlaştırmalıdır. Ama bu “selamın aleyküm” lafı, bu Arapça laf, hele de benim üzerimde hiç de o etkiyi yapmıyor. Bir misyoner selamıdır selamın aleyküm…

Misyoner selamıdır, çünkü bu selamı verenler alt metinde sizi hidayete davet etmektedir. Aynı dilde karşılık beklerler. Onlar ermiştir, onların tanrısı tanrı, onların yaşam tarzı doğrudur da sizinki mantardır. Siz zaten malsınızdır. Sizin kendi aklınız yoktur, onların vereceği akla muhtaçsınızdır.

Eğitimleri içler acısıdır. Belki ilkokul, belki ortaokul, belki zoraki lise mezunudur adamımız. Ama “selamın aleyküm” der ve o selamı Arapça almazsan ortam buza keser. Bozulur. Kızar: “Neden Allahın selamını almıyorsun? Neden almıyor? Neden almıyor olabilir? Neden almıyor olabilir? Acaba Müslüman değil mi? Hıristiyan, Budist, Yezidi ya da Yahudi mi? Gavur mu yani? Katli vacip mi şimdi bunun? Yoksa ateist mi? Ateistse hidayete davet etmek lazım… Yoksa Müslüman ama laik mi? Laik Müslüman mı olur lan? Allahın selamını almayan Müslüman olur mu?”, benzeri bir ton şey geçer o ufacık aklından. Gayet bozuk siktir olur gider…

Benzer bir durum da dışarıdan gelenin, yani ilk selam vermesi gerekenin siz olmanız durumunda yaşanır. Diyelim ki bir taksiye binersiniz, “merhaba” dersiniz.  Cevap: “aleyküm selam”… Selamın aleyküm de değil, aleyküm selam. Şimdi, ben Arapça bilmem, öğrenmek gibi bir niyetim de hiç olmadı (Araplar Türkçe öğrensin bana ne) ama aleyküm selam denilebilmesi için öncelikle birinin selam demiş olması gerekmez mi? Aleyküm merhabaaaa dese yine bir derece. Ama aleyküm selam! Üstelik de söyledikten sonra aynadan şöyle bir keser. Kıtır atıyor ya, bakalım sineye çekecek miyiz?

Standart cevap: “Pardon Arapça bişi mi söylediniz anlamadım. Ben Arapça bilmem” şeklinde provoke etmek olmalıdır. Provoke edeceksin ki dökülsün inciler. Yoksa yol boyu o seni iğneleyecek, sen onu iğneleyeceksin. İcabında koltuğun altından çıkaracağı levyeyi basit bir aikido hareketiyle elinden alıp boğazına sokman gerekecek. O yüzden, şimdiden, “yol yakınken” olayı patlatmakta fayda var. Her ne olacaksa hemen şu an, daha taksimetre bişi yazmadan olsun. Çünkü şu anda ya o eğilecek ve efendilik öğrenecek, Türk yurdunda Türk’e Türkçe selam vermesini öğrenecek, ya da ineceğim taksiden ki bu zihniyetteki densizlere tek bir kuruşum gitmesin, levye boğaza girmesin, gereksiz karakolluk olmayalım. Hayır, çünkü bu fetocuların emniyette de uzantısı var… Devlet laik değil ki artık.

Üstelik bunlar lafa geldi mi Türk’tür… Arap emperyalizminin uşağı, toplumun her kademesinde Arapça selamlaşılmasını, insanın tanrısıyla arasındaki en mahrem iletişimi olan duaların bile Arapça edilmesini savunan bu geri zekalı, lafa geldi mi Türk’tür. Arap emperyalizminin işbirlikçisi bu vatan haini, kendini Türk sanır.

Türk’ün ilk ve orijinal dini, Gök Tanrı Dinidir. Gök Tanrı Dini şamanizme benzer bir inançtır. Zırvalığın da daniskasıdır. Batıldır elbette, ama sapına kadar Türk’tür. Ama bugünün Türkiye’sinde, kıçınızı da yırtsanız kafakağıdınızın Din hanesine Gök Tanrı Dini yazdıramayacağınızı biliyor muydunuz? İnancınızın bir şekilde bir kurum tarafından akredite edilmiş olması gerekiyor ki nüfus kayıtlarına geçirilebilsin. Onu geçtim, her hangi kurumsa o inançları akredite eden, işte o kurum, Gök Tanrı Dinini din olarak kabul etmiyor. Bence ilginç. Türk’ün dininin Türkiye Cumhuriyeti’nde kabul görmemesi bence çok ilginç. Türk’ün tanrısıyla Arapça konuşmak zorunda kalması, Türk’ün kendi arasında bile Arapça selamlaşması bence çok, çok ilginç. Ayrıca onursuzluk... Türk’ün boyunduruk altında yaşadığının en güzel göstergesi. Bana kalsa, Tanrı Türkçe öğrensin.

Hadi selamın aleyküm…

NOT: Evet canım, evet. En faşist günümdeyim. Beşiktaş'ta vergisini Türklerin ödediği belediye alanlarını parselleyip Türk'e fahiş fiyatla karbonatlı çay satan Kürt çaycıların hepsini diri diri yakacak kadar faşistim bu gün... Bir soykırım da benim yapasım var. Nihal Atsız, Hitler ve ben oturup cehennem ateşinde semaver kaynatasım var.

A Tribute to John Belushi Bölüm 2

Aslında aşağıdaki John Belushi'nin en beğendiğim performanslarından biri değil. Ama NBC neredeyse bütün video paylaşım sitelerindeki John Belushi kliplerini kaldırtmış. Yerine de kendi telifleri kapsamında yayınladıkları klipleri koydurmuş. Elbette o telifli videoları Türkiye'den seyretmek mümkün değil... Açmaya çalışınca bu video Türklere bi beden bol uyarısı çıkıyor... Üstelik çekim de çok süper değil, televizyondan kaydedilmiş. Televizyondan da dediysem, televizyonun dışından ağrı video kamera tutmak suretiyle, bir nevi CAM-RIP gibi kaydedilmiş. Ama yine de fikir verecektir... Adamın anlattıklarının çevirisini de koydum aşağıya... Bir kültürel not bu arada: İrlandalı Şansı, Amerika'da götünden bal damlıyor anlamında kullanılır. İrlandalılar şanslı olurmuş hesapta...

Jane Curtin: Evet sayın seyirciler. Yine bir Aziz Patrick gününde birlikteyiz ve John Belushi bizlere İrlandalı Şansı’nı anlatacak.

John Belushi: Teşekkürler. Çok teşekkür ederim. Evet, yine yılın o günündeyiz. Aziz Patrik günü geldi de geçiyor bile. İrlanda’nın çocukları günün sefasını sürüyorlar. İrlanda denildiğinde aklıma pek çok renkli deyim ve ifade geliyor. Örneğin: “en güzel sabahlar senin olsun” (top of the morning to ya), “blarney taşını öpmek” (kissing the blarney stone), “şeytan öldüğünü öğrenmeden bir saat önce cennette olasın" (may you be in heaven an hour before the devil knows you're dead), “seni sikimle döverim” (I'd like to smash you in the face with my shillelagh),  "Danny-boy" (Amerika’da İrlandalılara deniyor), "Begorra" (eywallah türünden İrlandalılara özgü bir teşekkür biçimi), vs. vs. Ama İrlandalı denildiğinde çoğu kişinin aklına ilk gelen ifade İrlandalı Şansıdır.

İrlandalı Şansıymış. Tabi. Diyelim ki İrlanda’da bir bardasınız, hah, İrlanda’da herhangi bir yerde, bir barda. Adamın biri yanınıza geliyor ve diyor ki: "O duyduğum tik tak sesleri bombadan mı geliyor yoksa?" Ve GÜM!!! İç organlarınız tavana, beyniniz caddenin karşısındaki otomobilinize yapışıyor. Al sana İrlandalı Şansı. Bırakın bu işleri. Kimi kandırıyorsunuz?

Gelin İrlandalının kötü şansından bahsedelim biraz da, olur mu? Mesela PATATES KITLIĞI!! Nasıl? Onları korkutur değil mi? Eee, korkutması da lazım. En başında Amerika’ya geliş sebepleri de bu değil mi? Patates tarlasında ırgatlık yapmamak için. İşte o yüzden Amerika’ya gelip burada politikacı, rahip, polis oluyorlar. Şans? Tutma beni…

(konuştukça daha da sinirlenir ve coşar)

Bir ahbabım var, adı Dan Sullivan. Sapına kadar İrlandalıdır. Sık sık birlikte kafa çekerdik. İki duble attıktan sonra İrlandalı korsan oluverirdi. Anlıyor musun? Sizce şansı var mıydı peki? Bir gün arabası çalındı. Geri zekalının sigortası da yok, ruhsatı da yanında değil… Üstüne üstlük bir de sarhoş olduğu için hapse giriyor. Daha sonra kafayı sıfırlamak için Hindistan’a mı Nepal’e mi ne gidiyor. Ve annesi ölüyor. Buna telgraf çekiyorlar, diyorlar ki annen öldü kalk cenazeye gel. Annesinin cenazesi... Adamımız da Hindistan’da veya Nepal’de. İşte lotus oturuşunda kutsal ineklerin böğürmesini dinliyor. Atlayıp geliyor, Amerikan Gümrüğünde uyuşturucu trafiği yapmaktan alınıyor. Taşımak değil, bulundurmak değil, trafiğini yapmak! Yani adamın anası ölüyor, anasının cenazesine geliyor, gümrükte bir de bakıyor ki meğer altına 25 kilo siyah Tibet esrarı zulalamışlar… Şimdi bu kötü şans değil, bu SALAK ŞANS. Hatta bunun şansla da alakası yok, bu herifte gram beyin yok bence. Önce sarhoş olduğu için sonra keş olduğu için tutuklanıyor. Peki sonra ne oluyor? Bana sormayın, gidin Sullivan’a sorun! Sonra ne oluyor?! Sullivan beni arıyor: "Dostum sınırda paket oldum. Kefalet olarak 5 bin dolara ihtiyacım var" diyor. Dedim ki, dedim ki: "Beş bin dolar mı?!? Oğlum ben hayatım boyunca beş bin doları bir arada görmemişim. Benden isteme git anandan iste!!!" (yana döner) ki bu hiç söylenmeyecek gayet salakça bir şeydi çünkü adamın anası yeni öldü. (yüksek sesle tiradına devam ederek) Şimdiyse, bu sarhoş İrlandalı esrarkeş anasının eşşek cennetini boylayışı ile ilgili gafımdan dolayı beni öldürmek istiyor! Olaya bak. Bir tek şey kesin! Bir tek şey!!! Analarına çok düşkünler, aman allahım, şu İrlandalılar ve anaları. Anam şöyle, anam böyle. (tam John Belushi’den beklenecek şekilde elini kolunu sallamaya başlayarak) Ah benim İrlandalı anam! İrlanda cennet olmalı, çünkü benim anam bir melek.. aaahhhhh! aaaahhhhhhh!!!

 

Ivan Rebroff öldü biliyor musun?

Ivan Rebroff öldü…

Bi cenabetlik var bende, neye elimi atsam kuruyor. Dün keşfettim ben bu adamı. Meğer geçen hafta ölmüş…

Alman asıllı, Rus anadan doğma, Yunan vatandaşıymış Ivan Rebroff. 98 oktan ses mi varmış neymiş (yoksa dört buçuk oktav mıydı?)… Adam süper söylüyor. Ama sesinden çok, kalinkayla çılgın atarken yüzünde beliren o sapık gülümseme beni etkiledi. Adamın tipi pisikopat, gülüşü bir garip… Aşağıdaki videoyu seyret de bak, anlayacaksın ne demek istediğimi.

Öldüğünü öğrendiğimde üzüldüm, sanki herifi yıllardır tanıyormuşum da en baba fanıymışım gibi dilime dolandı bu iki cümle: Ivan Rebroff öldü biliyor musun? Ivan Rebroff öldü…

A Tribute to John Belushi Bölüm 1

İlk kez “Blues Brothers” (TRT’nin çevirisiyle Cazcı Kardeşler) isimli filmle tanıştım John Belushi’yle. Sonra Amerika’da John Belushi Saturday Night Live Skits isimli bir videosuna denk geldim. Öğrendim ki John Belushi ve Dan Akroyd aslında 1970lerin sonunda SNL’da da skeçler yapmışlar. O yıllarda John Belushi, Dan Akroyd, Bill Murray, Steve Martin, Karen Allen ve James Belushi bir çeteymiş. Hemen hepsi birbirinin programını, şovunu, filmini vs.’sini mutlaka destekler, bir saniye olsun görünürmüş. Şimdilerde benzer bir kankalık Adam Sandler ile Rob Schneider arasında da var ya, işte öyle bir şey.

John Belushi’nin hayat hikayesi biraz acıklı sona eriyor. Üstat kokainman. Kokain kafasıyla çıkıyor sahneye ve kafası güzelken performansı inanılmaz oluyor. Merdivenlerin tepesinden yere atıyor kendini, Joe Cocker taklidi yapıp sırt üstü yere atlıyor sahneden. Seyirciyi yerlere yatırıyor. Dolarlar akıyor tabi… Öyle olunca tüm eşi dostu, menajeri, sevgilisi, arkadaşları, kısacası herkes üstada kokain taşıyor… Bir süre sonra kalbi kaldırmıyor, göçüp gidiyor üstat. Aşağıdaki video, Samurai Delicatessen, John Belushi’nin 1970’lerin sonunda Saturday Night Live için çektiği skeçlerden biri. En süperi değil, ama bu akşam bunu bulabildim. Kısmetse, ileride diğerlerini de ekleyeceğim.

Sansürcü Geldi Hanııım

Kayseri valiliği geçen sene turuncu internet diye bir kampanya başlatmış ve o kampanya kapsamında (diğer kimi sitelerle birlikte) blogger sitelerine erişimi de engellemiş. GDI isimli bir bloxoo kullanıcısı bundan bir yıl önce bu konuyu bloxoo’da bir foruma taşımış ve tartışmalar başlamış. Konu dönmüş dolaşmış genel olarak sansüre gelmiş. 1 yıl sonra, geçen gün forumları gezerken bu başlığın yeniden alevlendiğini fark ettim. Birileri hararetle sansürü, sansürcülüğü, yasakçılığı savunuyordu. Bu tam da ortaparmak’a göre bir görevdi. Olayın kalanını noktasına virgülüne varana kadar forumdan aktarıyorum (yazım yanlışları bana ait değildir). Dilerseniz forum konusunu açıp tartışmanın tamamını (diğer kişilerin mesajlarıyla birlikte) buradan  okuyabilirsiniz.

Melihgüney: Site kapanması elbette kötü birşey. Fakat insanların kutsal saydıgı şeyler oldugu gibi devletlerinde kutsal saydıgı şeyler vardır. youtube olsun, blogger olsun, wordpress olsun yasaklandı. bunun sebebi bu ülkenin kutsal saydıgı şeyleri yayınlandıkları için. içinizde hanginiz Atatürk'e hakareti içine sindirebiliyor. Hanginiz Peygamber efendimize hakareti içine sindirebilir. Elbette sindiremezsiniz. Devletimizde diyor ki bu sitelere bu tür yayınları engelleyin. Yayınlanmadan bir oto kontrol mekanizması kurun. Fakat hiç biri devletin resmi kurumlarını muhattab almıyor. sorun bundan kaynaklanıyor. Sansür sansür diyorsunuz ama hırsızın hiç mi günahı yok diyorum size.

Ortaparmak: Melihgüney, "hanginiz peygamber efendimize hakareti içine sindirebiliyor" diye sormuşsun; bence bir mahsuru yok. Herkesin dini de dinsizliği de, densizliği de kendine. Beni bağlamaz. Ben içime sindiririm yani. Ben kendim okuyup kendim karar vermek isterim; ben koyun değilim ve herhangi koca götlü bi devlet memurunun benim için neyin iyi neyin kötü olduğunu benden daha iyi bildiğini düşünmüyorum. Atatürkçüyüm sapına kadar, ama Atatürke hakaret de beni çok rahatsız etmez. Beyinsiz insanların varlığına alıştım; artık beni rahatsız etmiyorlar. Sansürü savunan çeyrek akıllı internet kullanıcılarını nasıl susturmak haddim değilse, Atatürk'e saldıran, ya da PKK'yı Apo'yu, Said Nursiyi, Fetullah Güleni ve diğer vatan hainlerini öven kişilere de sansür uygulanmasını savunamam. En fazla bi cevap yazarım, senin mesajına yazdığım gibi. Anlayana sivrisinek saz.

Melihgüney: ortaparmak güzel söylemişsin.
Yalnız anlamadıgın bir nokta var. İnsanların düşüncelerini değiştirmek çok zordur. Bir düşünce bir insana yerleştimi onu oradan çıkarmak dünyanın en zor işidir. Yaşadığımız imaj dünyasında birçok şey artık piskolojik savaşla kazanılmakta. Ve emin ol piskolojik savaşın en büyük silahlarından biri şu an için internettir. Herkes çok kısa bir sürede istediğine ulaşabilmekte. Bu yüzden bunu iyi kullanmak gerekir. Yanlış imaj verecek şeyleri baştan engellemek akıllıca olur.

İkinciside yine hoş demişsin. Altın yere düşünce değerinden birşey kaybetmez diye bir laf vardır ya işte tam öyle birşey. Atatürk'e laf attıklarında Ulu Önder'in değeri elbette azalmaz. Ama hangi ulus ki kurucusuna hakaret edildiğinde sineye çeksin.

Ortaparmak: Melihgüney, 1400’lü yıllarda matbaa icat olunduğunda da bir takım aklı evvel vezirler padişahın kulağına eğilip “bu matbaa denen meret edevat-ı muharebe-i ruhiyyedir (psikolojik savaş aletidir) Sultanım” demiştir elbet. Muhtemelen o nedenle 1600’lere kadar matbaasız kalmıştır Osmanlı yurdu… Sonuç: 21. Y.Y.’da bile sansürü savunan, sözüm ona “okur yazar” bireyler. Peh.

Hem, Türk mahkemelerinin youtube'u v.s.'yi yasaklaması devekuşunun kafasını kuma gömmesinden öte bir fayda sağlamaz. Hatta zararı vardır. Yasaklandı da ne oldu? Youtube'daki PKK propagandası azaldı mı? Ataya ya da bayrağa yapılan saldırılar azaldı mı? Gözlerini kapatınca sorunlar yok mu oluyor? Aksine şimdi youtube'da eskisinden bile daha fazla "terörist sempatizanı", "cumhuriyet düşmanı", "islam karşıtı" kaynıyor. Meydan boşaldı çünkü... Türk mahkemelerinin youtube yasağı, bir geri çekilmedir. Youtube meydanı düşmana verilmiştir. Olay budur.

Yasaklandı da ne oldu? İnsanlar seyretmiyor mu? DNS ayarlarını değiştirip, host dosyasına IP ekleyip, hiç olmadı proxy sitelerinden girip çatır çatır seyrediyorlar. Ha o proxy sitelerinden yorum yazılmıyor genelde, login olunamıyor, o nedenle de aktivite görünmüyor pek. Ama herkes çatır çatır seyrediyor.

Sansür çağdışıdır. Zayıf (zihinsel/entellektüel açıdan zayıf) bireylerin toplumun geri kalanının eğitim almasını, öğrenmesini ve bilinçlenmesini önlemesi gibi bir amaca hizmet eder ve kesinlikle övülecek bir tarafı yoktur.

Melihgüney: Matbaa ile youtube birbirinden çok farklı şeyler. Teknolojinin gelişimi toplumlarda farklılık gösterebilir. Bu tarihde sıkça rastlanan bir durum. Google ise teknolojinin nasıl kullanıldıgıyla alakalı bir durumdur.

Özgürlük başkasının alanına değdiğin yerde son bulur. Youtube'un kapanması sansür ile alakalı bir durum deildir. Youtube bir şirket oldugu için yerine getirilmesi gereken zorunlulukları vardır. Bu zorunluluklar ülkeden ülkeye yasalara göre değişir. Bu ülkede yasak sayılan şeyler youtube'da serbest oldugu sürece erişimi engellenecektir. Bu durumda başka bir video barındırma sitesi kullanabilirsin. Youtube gibi birçok şirket var video barındıran. Onları kullan. Onlar yasaklı mı değil. Demek ki Youtube'un kapatılma nedeni sansür değil.
Geçen sene Çin google'ı yasaklıyacaktı. Sebep olarak da Çin de bulunan bir yerel arama motorunu satın almaya kalkışması gösterilmişti. Bu sayede Google Çin'de tekel olmaya çalışmakla suçlanmıştı. Sonuç ne oldu bilmiyorum ama Google'ın yüksek paralar ödediğini duymuştum. Bunun gibi birçok örnek var dünya üzerinde. Farkında olmadıgın şey teknolojiyi yasaklamak ile uygulamayı yasaklamanın arasında ki fark.

Ortaparmak: "... yerine getirilmesi gereken zorunlulukları vardır." derken, "Bu ülkede yasak sayılan şeyler youtube'da serbest oldugu sürece erişimi engellenecektir" derken, "Geçen sene Çin google'ı yasaklıyacaktı" derken, ve "teknolojiyi yasaklamak ile uygulamayı yasaklamanın arasında ki fark" derken bahsettiğin şey tam olarak sansür. Yüzde yüz sansür. Ama sen 1. ya bunu anladığın halde lafı döndürüp dolaştırıp gerçekleri çarpıtmaya çalışıyorsun; ya da 2. bunun sansür olduğunu gerçekten anlayamıyorsun. Her iki durumda da sana bir şeyler izah etmenin bir faydası olmayacağı için, ben artık bu konuya yazmıyorum. Yukarıda konuyla ilgili detaylı değerlendirmemi zaten yazmışım.

Melihgüney: Bence bunu sen anlamak istemiyorsun. Mahallendeki market vya bakkal vergi veya benzeri başka birşeyden mühürlendiğinde hayır kardeşim ben özgürüm buradan alış veriş yapacam diyebiliyormusun. youtube un durumu böyle birşey. git başka yerden alış veriş yap.

Bu ülkede Atatürk'ü korumak başlı başına bir kanundur. Bir yasanın arkasına eklenmiş bir şey değil. Başlı başına bir yasadır. Bu fikir özgürlüğüyle , sansürle ifade edilmeyecek kadar derin bir konu.

Ortaparmak: Melihgüney, bunlar derin konular demek ne demek? Yani sen anlayabiliyorsun ama "herkes anlayamaz" mı? Öyle mi demek istedin? Sen ya da savunduğun sansürcü sistemin parçası olan herhangi bir memur benden, burayı okuyan başka arkadaşlardan, ya da youtube'a girecek diğer kişilerden daha mı akıllısınız? Daha mı bilgilisiniz? Daha mı zekisiniz? Hiç sanmıyorum. Yani herkesin aklı kıt da, sizler gibilerin yol göstermesine ihtiyacı mı var? Biz bilmiyor muyuz neyin doğru neyin yanlış olduğunu? Bize illa söylenmesi mi gerekiyor? (Hatta söylemekle de yetinilmiyor, erişim engelleniyor). Engelleyen de muhtemelen tek yabancı dil bilmez, ömrü hayatında üniversiteden beri tek kitap okumamış, iktidar yalakası bir devlet memurudur (ya da devlet memurlarıdır). İster yasalar yoluyla olsun, ister kanun hükmünde kararnameyle, ister tüzük ister yönetmeklikle; SANSÜR SANSÜRDÜR. Youtube sansürlenmektedir. Bunu anlayamayan da ya meczuptur, ya akılsız cahildir, ya da art niyetlidir.

Ha, bir de şunu eklemek isterim ki, "Kabul etmek gerekirki"'deki ki ayrı yazılır. Senin kadar "bilgi sahibi" bir insanın çok okumuş olması, çok okumuş bir insanın da Türkçemizi biliyor ve kurallara uyuyor olması beklenirdi... Acaba diyorum, bilgi sahibi olmadan mı fikir sahibi oldunuz? Çok yaygındır ülkemde, her kahvede bin kişi var öyle... (ha, dikkat etmemişim cevabını da kabul etmiyorum, bilen mutlaka dikkat ediyor çünkü).

Melihgüney: Orta parmak çok ilginç bir kişiliksin.
"Engelleyen de muhtemelen tek yabancı dil bilmez, ömrü hayatında üniversiteden beri tek kitap okumamış, iktidar yalakası bir devlet memurudur (ya da devlet memurlarıdır)."

Bunu diyebildiğine göre büyük bir insan olmalısın. Ama cahilliğin dizboyu. Öncelikle youtube'u dava açan kişi bu ülkenin savcısıdır. Sen bu ülkenin savcısına okumamış, dil bilmiyen hatta hatta iktidar yalakası diyebiliyorsan büyüksün diyorum. Ama dikkatimi çekti en başta beri ağzından tükürükler saçarak birşeyler anlatmaya çalışıyorsun. En azından adam yerine koyup tartışma ortamı doğsun istedim ama görüyorum ki ağzından tükürük biticek gibi değil. Saça saça konuşuyorsun yine. Sen kendi haline bırakıyorum ben. Tartışmayı öğrenince devam ederiz.

Ortaparmak: "Sen kendi haline bırakıyorum ben" demişsin. Güle güle yolun açık olsun. Dediğim gibi senin gibi binlercesi var kahve köşelerinde. Senin orijinal fikirlerinin eksikliğini çekmeyeceğim kesin.
"... ağzından tükürük biticek gibi değil. Saça saça konuşuyorsun." demişsin. Benim üslubumda tükürük saçan bir yan yok. İnandığı bir şeyi hararetle savunmak ayrıdır, tükürük saçarak konuşmak ayrıdır. Ayrıca, klavyede yazı yazarken nasıl tükürük saçılır onu da anlamış değilim. Sen nerenle yazıyorsun?

Görüşlerinin ne kadar temelsiz, iddialarının ne kadar içi boş olduğu ilk mesajından beri apaçık ortada olduğu halde ben sana cahil demedim, dar görüşlü demedim, mankafa demedim. Oysa, yazdıklarını okuyan herhangi biri (senin özel durumunda) bunların hiçbirinin birer hakaret sayılamayacağını, olsa olsa yerinde bir teşhis olarak kabul edilebileceğini anında anlardı. Ama ben seni yurdum gerçeği olarak kabul ettim, bağrıma bastım, karşıma alıp konuştum ki belki akıllanırsın. Ama abesle iştigal etmişiz belli ki (dikkat et ki burada da ayrı).

Sen “devlet büyüklerinin” senin yerine düşünüp, sana empoze ettiği görüşlerin üzerine tek bir nokta, tek bir virgül ekleyememişsin. O boş “görüş”leri kendinin sanıyorsun. İşin acısı o görüşler senden önce de vardı; dedim ya matbaa olayı buna en basit örnek. Sen boş bulduğun ortamlarda o görüşleri kopyala-yapıştır yöntemiyle yaymak çabası içerisindesin. Ancak, o görüşleri bile yayabilmek için belirli bir donanıma sahip olman gerek. İşte tam bu noktada bir kısır döngü söz konusu: o görüşleri yaymak için gereken donanıma sahip olmadığın gibi, o savunduğun görüşler senin araştırıp öğrenmeni, bilgi edinmeni engeller nitelikte olduğundan, sen bu kafayla, asla o donanıma sahip olamayacaksın. Çünkü o savunduğun sansürcü, baskıcı sistem, senin o sistemi savunacak kadar bile bilgi edinmene engel. Öyle ya bilgiye ulaşamazsan nasıl öğreneceksin? Bu gayet açık, ama senin anlayabileceğini sanmıyorum. Sırf okuyan başka bireyler sorunun ne olduğunu görebilsin diye yazıyorum. Yoksa senin anlayabileceğinden zaten umudum yok.

Youtube’un ya da başka bir engelli sitenin engellenmesi sürecinin nasıl işlediğini çok iyi biliyorum. Yani eğer engelleyen cahil devlet memurudur diyorsam, bildiğim için söylüyorum. Maalesef bu ülkede üniversite öğrenimi bile insanları eğitmeye yeterli olmuyor. Çünkü bu ülkede düzen sansüre, yasaklara ve baskıya dayalı. Bilim yuvası olması gereken üniversitelerimizde bile bilimin en temel yapı taşları öğrencilerimize öğretilmiyor. Sorgulamak, şüpheyle yaklaşmak, deney ve gözlemlere dayalı kararlar vermek vs. vs. vs. Dolayısıyla, üniversitelerden yetişen bireyler “eğitimli”, “kültürlü” ya da “zeki” kişiler değil, kendilerinden önceki sansürcü, baskıcı, yasakçı bireylerin koymuş olduğu yasaklara en iyi uyan “yalaka” bireyler oluyor.

Ayrıca devlet memuriyetine girmek için de, devlet memuriyeti içerisinde terfi almak için de aynı şekilde “yalaka” olmak, sorgulamamak, olduğu gibi kabul etmek, etliye sütlüye karışmamak lazım. Bu anlamda, youtube’u yasaklatan savcının, (kariyerinde bayağı ilerlemiş olmasından yola çıkarak) tüm bu özelliklere fazlasıyla sahip olması lazım. Yani kendisinin “yalaka” olması ihtimali “kültürlü, bilgili ve zeki” olması ihtimalinden kat be kat fazladır diyebiliriz. Biz deriz de, tarafınızdan anlaşılabilir mi? Onu bilemem.

Şindi Çıktı Şindi Çıktı Diyecekler

Zin-dan-zifiri-karanlık. Ama yürüyorum. Belki bu adımım boşa, boşluğa gidecek. Belki yüzbin yıllar, milyon yıllar sürecek bir düşüşe adım atıyorum. Ama C kimde değil. C kimde belli değil… Ama C bende değil.

Bir gün beni bir gün beni soracaksın. Şimdi çıktı şimdi çıktı diyecekler. Sen beyhude yanacaksın.

Bir gün beni bir gün beni soracaksın. Herkes birden, herkes birden susacaklar. Sen anlamsız bakacaksın… (*)

Hatta Siktir… Hatta Sen anlamsız...

Hatta ve hatta...

Benim karadenizde batacak gemim mi var?
Sanki benim her gece, yatacak yerim mi var?
Benim sanki bankada hesabı carim mi var?
Beni böyle sevecek serseri yarim mi var?

Demir alsam dünyadan bana karışan mı var?
Benim sanki bi yerde belirli işim mi var?
Ne iş olsa yaparım, jokere perim mi var?
Eser sorumsuzcana çok mu-halif rüzgarlar.

Her liman bir umuttur, yoksa burada aşk mı var
Benim aşkım soyuttur, her limanda başka yar
Dalgalanma lan gönül, dalgakıran sert olur
Eser sorumsuzcana, çok mu-halif rüzgarlar

Tek kalınca geceler gece rüzgar sert olur
Bir düşünsem derdimi, dalga dalga dert olur.
Çok düşünmek hoş değil, gıcık kapan çok olur
Çok düşünsem derdimi, çok düşünmek suç olur.

Benim karadenizde batacak gemim mi var?
Sanki benim her gece, yatacak yerim mi var?
Benim sanki bankada hesabı carim mi var?
Beni böyle sevecek serseri yarim mi var? (*)

 (*) elbette Ferhan Şeysoy..