For those about to fuck, we salute you..

Aslan

Okurken Dinlenecek: [mp3:ucak.mp3]

Ucuz sakenin şişesi bi milyon, kafa bi buçuk
Feridün Düzayak çığırıyorum, duvarlar kağıt
Yerler hasır, ayaklar çıplak, ruhum cıbıl, hava soğuk
E amına koim, keyfim kaçık, canım sıkkın, lan kafam bozuk

Sen bin avro bilet parası ver, üstüne bin avro daha masraf eyle, taaa anasının amından kop da gel; karı çocukları göstermesin, git Sendai’ın kırsalına yerleş. Üstelik de Touhoku Üniversitesi yerleşkesine…

Üstelik, yerleşkesine yerleştirdiğiminin Touhoku Üniversitesi’nde heç mi karı olmaz arkadaş? Tekknikine soktuğumunun üniversitesi paso marangoz adayı kaynıyor. Heppsi ustabaşı, mühendis olacak bunların. Haliyle pek karı yok! Hava soğuk. Hadi ayakları kotatsunun içine sokup ısıtıyoz da, vücudun kalanını neyin içine sokup ısıtacağız? Bu ve bunun gibi zaten önemli olan sorular şu anki gibi buhran ve bunalım anlarında daha da büyük önem kazanıyor. Akşama ne çüksem?

Öyle canım sıkkın ki, kısa bir süre için de olsa kafayı boşaltabilmek için karşıma ilk çıkan karıya verebilirim. O derece… En temizi akşamüzeri şehre akmak.

Dün sıkıntıdan bunalıp birayı sakeye kardeş edip, aldığım kimchinin yarısını yidim. Bugün teke gibi kokuyorumdur da haberim yoktur herhalde ve midem yanıyordur da kendimde olsam gider talsit ararım eczanelerde. Ama kotatsunun içinde oturmuş makul saat bekliyorum. Hangi saat dilimine göre? Herhangi bir saat dilimine göre. Keyfimin düzelmesini bekliyorum kısacası.

İstanbul’da gece yarısı… Burada sabahın körü. For those about to fuck, we salute you.

Gavur yapıyor abijim

Şarj Makinesi

Resimdeki alet bir şarj makinesi. Otelin lobisinde gördüm bugün. Makineye para atıyorsun, attığın para kadar süreyle şarj ediyor telefonunu. Her telefona uyacak jakları var. Güzel düşünce.

ハルクの関係

子供らにいつ迄嘘吐くのですか?九年待っているいっしょ九年待てます。子供ら大人になったらあなたの見世物やくざ主人だって邪魔できません。あなたらより長く生きて行ってあなたらの墓にうんこします。それだけを知っておいて欲しいです。

かなへ: 新しい友達できたよ。彼奴らもヤリタイか

Kishiwada’ya gideriken aldı da bir yağmur…

“Pardon bakar mısınız?” dedi arkamdan bir ses. Döndüm, baktım ki atmış yaş civarında, gözlüklü, bir elli boylarında, bir dişi altın bir Japon kadın. Beni görünce kafasını hafifçe indirip kaldırıp “pardon, pardon” diyerek, elini gerek kalmadı manasına sağa sola sallayarak biraz ilerledi. Oradaki bir başka yaşlı kadına sordu sorusunu:

- Pardon, Kishiwada’ya gidiyorum da, istasyonun bu tarafından mı binmeliyim trene yoksa karşıdan mı?

Kadın “İnanın ben de Kaizuka’ya gideceğim ama ne taraftan binmeli bilemedim” diye cevaplayınca müdahale ettim:

- Doğru taraftasınız. Kishiwada için de Kaizuka için de bu taraftan binmeniz gerekiyor.

İkisi de şok vaziyette birbirlerine baktılar. Birisi “yabancılar bile biliyor da biz bilemedik görüyor musunuz?” dedi diğerine. Gülüşüldü. Eğildiler teşekkür ettiler. Hafif eğilip rica ettim. Buraya kadar normal. Bu noktada ayrılınması lazım artık, herkes kendi yoluna.

Ben cüzdanımda bilet otomatına atmak için para ararken diğer yaşlı kadın da yanımdan ayrılmıyor, çeşitli sorular soruyor. Bu, ilk kadına cevap veremeyen ikinci yaşlı kadın. Hani şu Kaizuka’ya gidecek olan. 70’inin üzerinde, hafif toplu ama burada insanlar genelde bir deri bir kemik olduğu için bu kadın olduğundan daha da şişman görünüyor göze. Artık beli bükülmüş, yardımsız yürüyemiyor. Burada beli tutmayan yaşlıların yürürken tutundukları bebek arabasına benzer ama daha ufak bir destek arabasına tutunmuş öyle yürüyor. İki büklüme yakın oluşu zaten kısa olan boyunu olduğundan daha da kısa gösteriyor. Gözlüklerinin ardından gülümseyerek, sanki biraz da hayranlıkla bakıyor bana.

“Burada mı yaşıyorsunuz?” diye soruyor. “Hayır ama dört sene kadar yaşamışlığım var. Bilirim buraları” diyorum. Adet icabı Japoncamın mükemmel olduğunu belirttikten sonra kendisinin Kyuushuu’lu olduğunu, bu bölgeyi de pek bilmediğini vs. anlatıyor. İyi ki size denk geldim diyor. Sanki bana denk gelmese kendisine Kaizuka’nın ne tarafta olduğunu söyleyecek birisini bulamayacak . Izumiomiya İstasyonundayız. Yani Kaizuka durağından 2 durak ötede…

Ne iş yaptığımı soruyor. Gemici olup olmadığımı soruyor. Bir akrabası varmış gemiciymiş, acaba ben de gemici miymişim. Hayır diyorum, gemici değilim, mütercimim. Anlamıyor. Tercüme yapıyorum diyorum anlamıyor. Mütercim diyorum, tercüman, yavaşça tekrar ediyorum. Nihayet anlıyor. “Haa,” diyor, “İngilizce kitapları Japoncaya çeviriyorsunuz demek”. Japonca değil Türkçe çalıştığımı belirtiyorum. Haliyle Türk olduğum tüyosunu alıyor. Yaşımı soruyor 35 diyorum. Ah pek de gençsiniz diyor. Bu lafı duymayalı o kadar uzun zaman oluyor ki… Çok da yakışıklısınız diyor. Bu lafı da böyle apaçık duymayalı çok uzun zaman oluyor. Keşke 70 yaşında bir ihtiyardan duyuyor olmasaydım diye düşünmeden edemiyorum.

Geçenlerde televizyonda bir programda 90 yaşında bir kadının başka ülkeden 21 yaşında bir adama ilk görüşte aşık olduğunu dinlemiş, ondan bahsediyor. Götünden uydurduğuna eminim her nedense… Aşkın yaşı yoktur diyor. Bu kadın bana yazıyor mu ne? Tekrar tekrar teşekkür ediyor. Ben tekrar tekrar rica ediyorum. Bir taraftan da içime kurt düşüyor; acaba yanlış tarafta mıyız hepimiz diyerek. Öyle ya, 9 sene olmuş buralara gelmeyeli, belki de yanlış hatırlıyorum. Derken tren geliyor, belli ki doğru bilgi vermişim kadınlara.

Tren duruyor. Kapılar açılırken ben de buralıların ayrılırken yaptıkları şekilde hafifçe kafamı eğip bye çekiyorum ve kadına yol veriyorum. Hemen arkasından binip diğer tarafa doğru kıvrılmış uzaklaşacağım ki bakışları yakalıyor, eliyle koltuğa, hemen oturduğu yerin yanına vurarak buyurun gelin diyor. Otursan bir türlü, oturmasan öbür türlü, oturuyorum. Nasılsa hepi topu 1 durak sonra ineceğim.

Trende de tutmaya devam ediyor. Çoğu lafına cevap vermiyor sadece gülümsemekle yetiniyorum. Ama bir sürü iltifat ediyor ki onları yok canım, estağfurullah vs. şeklinde yanıtlamam şart. Rahatsız hissediyorum gerçekten. Millet de bize bakıyor. Kadın arada ayar da çekiyor. Efendim 40 senedir yalnızmış da bilmem neymiş. Aşkın da yaşı yokmuş… Ben artık elimi nereye koyacağımı bilemeyecek kadar şaşkınken Kishiwada’ya varmak üzere olduğumuzu bildiren anons imdadıma yetişiyor. “Hah,” diyorum, “burası benim durak ben müsaadenizi rica edeceğim”. Tren duruyor derhal atıyorum kendimi dışarı koşar ayak merdivenlerden kaçarken arkamdan biri bağırıyor mu ne? Derken ikinci kez… Ne dendiğini anlamıyorum ama bariz biri çağırıyor arkamdan. Bakıyorum, o kadın. Trendeki konuşmaya kulak kabartmış olan birkaç kişi bıyık altından gülüyor.

Tekrar tırmanıyorum merdivenleri. “Buyurun, ne vardı?” diye soruyorum. “Adresinizi yazar mısınız mektup göndermek istiyorum” diyor. Kağıt çıkartıyor, kalem çıkartıyorum. Adımı, adresimi ve adımın Japonca okunuşunu yazıp veriyorum kadına. Acelem olduğunu belirtip müsaade rica ediyorum. Mutlaka yazacağını belirtiyor, peki diyorum ve uzaklaşıyorum.

Yalnızlıktan sıkılmış da mektup arkadaşı mı arıyordu acaba? Eğer öyleyse 21 yaşında adamla aşka düşen 90 yaşında kadının hikayesi ne alaka peki? Neyse, çok rahatsız bir 10 dakika geçirmiş olduk.

KLM'i bekleriken Emrah Meets Yusuf Hayaloğlu

Formula koşuyor televizyonda, üstelik banttan. Takım hala alonsoyu beklerken ben de hazırlıklarımı tamamlamış, evden çıkma saatimin gelmesini bekliyorum. Sürekli çek listimi çek ediyorum. Tedbirliyim diyoruuuum. Cüzdan, para, sakızlar, antibakteriyel ıslak mendil, cep telefonu, bavul, laptop şarjı, laptop kendisi, eee bavuuul…

Saat sabah 2. Uçağımın kalkmasına 3 saat 35 dakika var… Evden çıkmama kabaca bir saat var. Neden bu kadar boktan bir saat seçmişler yola çıkmak için? Öyle denk gelmiş. Zaten muhtemelen öyle denk geldiği için uçak bileti 100 - 200 avro daha ucuz…

“Çok yakından takip ediyor. Evet, yağmur yağma ihtimali %20’ye düştü deniliyor resmi olarak”, diye bir açıklama geliyor televizyondan gayriresmi olarak. Aklıma hava durumunu düşürüyor bu açıklama hakkındaki açıklama.

Uçak serindir, hırka, yüz yağ toplar, yağ çözücülü cilt temizleme kremi, ayaklar şişer, yapacak bir şey yok, cep şarjı, sakız, eeee, cüzdan…

Bozuklardan kurtulmak lazım. Cüzdan ağzına kadar metal para dolu: Türk Lirası, Türk Kuruşu, Ukrayna Lirası, Ukrayna kuruşu. Yarın bunlara Japon Yeni de eklenecek. Japonların kuruşu yok.

Niye mi gidiyom? Öyle buyurdu Zerdüşt.

... diyerek bağlıyorum aslında yazıyı ki... 

“Başlığa kullanmaya, dilimin-ucunda bir takım dizeleri Hazreti Google’a sormam gerektiği için şans eseri olarak gördüm ki lan bu Yusuf Hayaloğlu kişisi aslen bizim Emrah’a nekkadar benzer imiş haleti ruhiyesine sokayım” cümlesi ile anlatmaya tırmalayıp dağınık kafa dağınık yatak beceremediğim mevzuu tam olarak idrak edebilmeniz açısından aşağıdaki dizelerin şöyle bi okunması yeterli olacaktır inşallahül azim:

“Benim hiç sevgilim olmadı anne, Ne bir yuva kurdum, Ne bir gün şansım güldü. Öpemeden bir bebeğin gıdısını, Tükendi gitti çağım. Kimi yürekten sevdiysem, yüreğini başkasına böldü. Bir muhabbet kuşum vardı, o da yalnızlıktan öldü.”

Soru 1: Muhabbet kuşu şairin hangi organını temsilen kullanılmıştır?
Soru 2: Tükendi gitti çağım derken anlatılmak istenilen nedir?
Soru 3: Emrah’a ne kadar benziyor dimi amca? Amca?

Osaka'ya Gitmek Lazım Gyudon Yemek Lazım

Caponyaya Gitmek Lazım
  • Namba’da gezmeli, kafa çekmeli
  • Den Den Town’a gitmeli, kamera falan almalı
  • En az bir kere bir izakayada kafa çekmeli bol bol yemek yemeli
  • Ramen yemeli, takoyaki yemeli, Asahi Super Dry içmeli, hatta içmişken Shouchikubai içmeli
  • Udon yemeli, Gyudon yemeli, Tendon yemeli
  • Bir tapınağa gitmeli, biraz kafa dinlemeli. Sessiz sakin oturmalı…
  • Eğer o da kesmezse Koya-San’a gidip sığınmalı, üç beş gün zazen yapmalı, kafayı boşaltmalı
  • Onsen'e gitmeli, dal daşak keyif yapmalı, kese yapmalı, havuzda, saunada, radon banyasunda stres atmalı
  • İzumisano'yu gezmeli, Sennanshi'yi Tarui'yi gezmeli,
  • Yetişebilirsem Kishiwada'da Danjiri Matsuri seyretmeli
  • Kushimoto'ya dalmaya gitmeli
  • Sendai’e Shinji’yi ziyarete gitmeli
  • Mister Donuts’dan donut yemeli
  • Kyoto’ya gezmeye gitmeli. Resim çekmeli video kaydetmeli
  • Başka şeyler de yapmalı

On Emir - Corc Karlin (Türkçesi)

Click here for English version


"George Carlin'in On Emir Yorumu koparıcı. Diyalektiği titretip, materyalisti kendine getirip taassubu algının kapılarından geçirmeyerek eşikte ırzına geçiyor" - Nev York Taymz
"Dayıoğlunu pıçakladım ben bunun yüzünden" - Kör Saim
"George, anamı da al git burdan" - RTE


On Emire itirazım var. Şöyle ki: neden on? Onuna birden gerek yok. Bence emirler listesi, on emir elde edebilmek için kasten ve suni olarak  şişirilmiş. Bu liste bariz olarak “vatkalı” bir liste. Bakın şöyle oldu:

[more]

Beş bin yıl kadar önce bir grup dinci sahtekar toplanıp insanları hizaya sokup kontrol altında tutmanın bir yolunu buldu. İnsanların esasen salak olduklarını ve kendilerine söylenen her şeye inanacaklarını biliyorlardı. Böylece bu adamlar Tanrının, bizzat Tanrının, herkes tarafından dikkate alınıp uygulanmasını istediği bir listeyi kendilerine verdiğini duyurdular. Her şey bir dağın tepesinde, etrafta hiç kimsecikler yokken olup bitmişti, dolayısıyla başka gören de yoktu.

Peki size bir şey soracağım: bu adamlar bir çadır içerisinde oturmuş bütün bunları uydururken neden on sayısını tercih ettiler? Neden on? Neden dokuz ya da on bir değil? Nedenini de izah edeyim: çünkü on kulağa önemli gibi geliyor. On kulağa resmi geliyor. Eğer on bir deselerdi insanların onları ciddiye almayacağını biliyorlardı: “Ne? On bir emir mi? Siktir git lan. Sen dalga mı geçiyorsun benimle”? Ama on! On kulağa önemli gibi geliyor. Onluk düzen ona dayalıdır. Bir deste on adetten oluşur. On psikolojik olarak tatmin edici bir sayıdır: top ten (en iyi on), en istenen on, en iyi on giyim gibi… Yani emirlerin on adet olması tamamen bir pazarlama kararıydı. Ayrıca (on emir) bariz bir yalan listesi. Tirajının yüksek olması için kasten şişirilmiş siyasi bir belge. Gelin size emirlerin sayısını azaltarak nasıl daha mantıklı ve gerçekçi bir liste oluşturabileceğimizi göstereyim.

İlk üç emirden başlayacağız ve on emirin Roman-Katolik versiyonunu kullanacağım çünkü ben çocukken zorla kafama sokulan versiyon buydu.

Ben Rab’bim, senin Tanrın. Karşımda başka ilahların olmayacak. Rab’bin ismini boş yere ağzına almayacaksın. Sebt gününü takdis edeceksin.

Evet. Daha konuya girer girmez apaçık görülüyor ki ilk üç emir küllüm yalan. Sebt günleri, Rab’bin adı, başka ilahlar, ürkütücü bir dil… Primitif insanı korkutup kontrol altına almak için düşünülmüş ürkütücü bir dil. Bu türden batıl zırvalıkların 21. Yüzyılın entelektüel ve medeni insanının hayatında geçerliliği kesinlikle olamaz. O zaman ilk üç emri atıyoruz gitsin ve elde var yedi.

Babana ve anana hürmet edeceksin.

Bu emir itaat ve otoriteye saygı göstermeyle ilgili. Bir başka deyişle bu emrin amacı insanları kolayından kontrol altına alabilmek. Gerçek şu ki itaat ve saygı durduk yerde verilen şeyler değildir. Kazanılmaları gerekir. İtaat ve saygı ebeveynin ya da saygı duyulacak birey her kimse onun performansına bağlı olmalıdır. Kimi ebeveyn saygıyı hak ederken pek çok ebeveyn hak etmez. Nokta. Kaldı altı.

Şimdi, her ne kadar mantık dinin anlayıp kabullenmekte zorlandığı bir husus olsa da, ben mantıklı davranacağım ve zaman kazanmak için listede bazı atlamalar yapacağım.

Çalmayacaksın. Yalan şahadet etmeyeceksin.

Çalmak ve yalancılık. Biraz düşünürseniz göreceksiniz ki bu iki emir aslında aynı davranış türünden bahsediyor: ahlaksızlık. Hırsızlık ve yalancılık! Yani ikisine birden ihtiyacımız yok. Onun yerine bunları tek bir emirde birleştirerek özetle “ahlaksızlık yapmayacaksın” deriz ve hooop, beş emir kaldı.

Bu arada emirleri birleştirmeye başlamışken, birlikte olması gereken iki emir daha var:

Zina etmeyeceksin” ve “Komşunun karısına göz koymayacaksın”.

Yine bu iki emir de aynı davranış türünü yasaklıyorlar ki bu sefer yasaklanan evlilik yuvasına sadakatsizlik. Bunlar arasındaki fark göz koyma olayının beyinde olup bitmesi. Ve ben insanlara başkalarının karısıyla ilgili fanteziler kurmayı yasaklamamanız gerektiğini düşünüyorum. Öyle ya yasakladık diyelim, adam çavuşu tokatlarken ne düşünecek peki? Ama evlilik yuvasına sadakat mantıklı bir fikir. O yüzden bu fikri tutalım ve diyelim ki “sadakatsizlik yapmayacaksın” ve birden bire dörde düştük.

Ve tekrar düşündüğümüzde fark ederiz ki dürüstlük ve iffet de aslında aynı genel değerin bileşenleridir. Yani aslına bakarsanız dürüstlükle ilgili iki emir ile sadakatle ilgili iki emri de birleştirip olumsuz ifade yerine olumlu ifade kullanmak suretiyle “her zaman dürüst ve sadık olacaksın” diyebiliriz. Böylece elimizde üç emir kalıyor.

Komşunun malına mülküne göz koymayacaksın/imrenmeyeceksin.

İşte bu düpedüz aptallık. Ekonomi, komşularımızın malına mülküne imrenmemiz sayesinde ayakta duruyor. Komşu şarkı söyleyen bir vibratör aldığında aynısından bir tane de siz edinmek istersiniz. İmrenme anlamındaki göz koyma istihdam yaratır. İmrenmeye dokunmayın. İmrenmeyle ilgili bu emri de çıkarttığımızda geriye iki emir kalmıştır: birleştirip kapsamını genişlettiğimiz sadakat emri ile henüz bahsetmemiş olduğumuz bir diğer emir:

Öldürmeyeceksin.

Beşinci emirle yasaklanan cinayet. Ancak biraz düşünürsek, aslında din hiçbir zaman cinayeti kabullenmekte sorun yaşamamıştır ki. Hem de hiç! Tarihte tanrı adına öldürülenlerin sayısı tüm diğer nedenlerle öldürülenlerin sayısından çok daha fazladır. Birkaç örnek vermek gerekirse: İrlanda tarihini düşünün, Orta Doğuyu, Haçlı Seferlerini, Engizisyon mahkemelerini, Amerika’daki kürtaj cerrahı cinayetlerini düşünün. Ve evet, lafı ağzımdan aldınız: Dünya Ticaret Merkezini düşünün ve dindar kesimin “öldürmeyeceksin” emrini ne kadar ciddiye aldığını göreceksiniz. Çok açık ortada ki dindar kesim için, özellikle de katı dindarlar için cinayet pazarlığa açık bir husus. Bu konu sadece öldürenin kim öldürülenin kim olduğuna bağlı. Ve işte tüm bunlar ışığında dostlar, sizlere tarafımdan revize edilmiş iki emir listesini sunuyorum:

Birinci Emir: her zaman –ve özellikle de kukuyu kimden alıyorsan ona karşı, dürüst ve sadık olacaksın; ve
İkinci Emir: karşındakinin senin tapındığın görünmez yaratıktan farklı bir görünmez yaratığa tapınıyor olması durumu hariç; kimseyi öldürmemeye gayret edeceksin.

Bu kadarı yeter de artar bile dostlar. Musa emirleri dağdan indirirken cebinde bile taşıyabilirdi. Ve eğer böyle bir listemiz olsaydı işte o zaman o “zeki” Alabama yargıcının kamusal alanda duvarda kalıcı olarak sergilemesine de aldırmazdım. Elbette ek bir emir daha yazdırması kaydıyla: “kendi dinini kendine saklayacaksın”.

Meraklısına: http://www.georgecarlin.com
Ayrıca: Bu Sitede Corc Karlin

Barbunya Pilaki (Soğuk İçiniz)

Click here for English translation.

Malzemeler:

  • 4 su bardağı barbunya
  • 1 su bardağı havuç (daire şeklinde kesilmiş)
  • 3 domates
  • ½ litre domates suyu
  • 1 çay fincanı ince kıyılmış maydanoz
  • 4 orta boy soğan*
  • 4 diş sarımsak
  • ½ su bardağı riviera (yemeklik) zeytinyağı
  • 1 tatlı kaşığı toz şeker

(*) 4 orta boy soğan derken kastettiğim ince kıyılmış haliyle 2 su bardağı soğandan biraz az olacak şekilde

[more]

Tarif:
Barbunyalar iyice yıkanıp süzüldükten sonra soğuk su içerisinde bir gece bekletilir.

Soğanlar ince ince kıyılır ve pembeleşene kadar kapağı kapalı kalın emaye bir güveç içerisinde zeytinyağında kavrulur (yaklaşık 20 dakika). Soğanlar kavrulurken domatesler (tercihan çekirdeksiz) rendelenir. Soğanlar kavrulduktan sonra ince ince kıyılmış veya dövülmüş sarımsaklar eklenir. Bir kere çevrilir, rendelenmiş domatesler, domates suyu ve suyu süzülmüş barbunyalar eklenir. Kapağı kapalı vaziyette kaynayana kadar harlı ateşte pişirilir. Kaynadıktan sonra toz şeker ilave edilir. 90 dakika orta ateşte, kapağı kapalı şekilde pişmeye bırakılır. Sürenin bitiminde havuçlar eklenir, arzu edilen miktarda tuz (bir ila iki tatlı kaşığı) ve gerekiyorsa sıcak su eklenir. Fasulyenin hal ve durumuna göre 1 ila 2 saat daha pişirilir. Ocaktan indirmeden önce tadına bakarak piştiğinden emin olunur. Pişmişse soğumaya bırakılır. Soğuduktan sonra üzerine ince kıyılmış maydanoz serpilir.

Mümkünse buz dolabında 1 gün bekletilip öyle tüketilir.

On Emir - Corc Karlin (Ten Commandments by George Carlin)

I have a problem with the Ten Commandments. Here it is: why are they ten? We don’t need ten. I think the list of commandments was deliberately and artificially inflated to get it up to ten. It’s clearly “a padded list”. Here is how it happened:

About five thousand years ago, bunch of religious hustlers got together to figure out how they could control people and keep them in line. They knew that people are basically stupid and would believe anything they were told. So these guys announced that God, God personally, had given one of them a list of ten commandments that he wanted everyone to follow. They claimed that the whole thing took place on a mountain top, where no one else was around.
[more]

But let me ask you something: when these guys were sitting in a tent making all this stuff up why did they pick ten? Why ten? Why not nine or eleven? I’ll tell you why. Because ten sounds important. Ten sounds official. They knew if they tried eleven people wouldn’t take them seriously. What’re you kidding me? Eleven commandments, get the fuck out of here. But ten! Ten sounds important. Ten is the basis for the decimal system. It’s a decade. It’s psychologically satisfying number: top ten, ten most wanted, ten best dress… So deciding on ten commandments was clearly a marketing decision. And it’s obviously a bullshit list. It’s a political document, artificially inflated to sell better. I’m gonna show you how you can reduce the number of commandments and come up with a list that is a little more logical and realistic.

We’ll start with the first three and I’ll use the Roman-Catholic version because those are the ones I was fed when I was a little boy.

I am the Lord thy God. Thou shalt have no strange gods before me. Thou shalt not take the name of the Lord in vain. Thou shalt keep holly the Sabbath.


OK. Right off the bat, first three commandments are pure bullshit. Sabbath days, Lords name, strange gods, spooky language… Spooky language that is designed to scare and control primitive people. In no way do superstitious  mumbo-jumbo like this apply to the lives of intelligent and civilized humans in the 21st century. So throw out the first three commandments and you’re down to seven.
Honor thy father and mother.

This commandment is about obedience and respect for authority. In other words, it is simply devised for controlling people. The truth is obedience and respect should not be granted automatically. They should be earned. They should be based on the parents’ or the authority figure’s performance. Some parents deserve respect but most of them don’t. Period. We’re down to six.

Now, in the interest of logic, something religion has a very hard time with, I’m gonna skip around the list a little bit.
Thou shalt not steal. Thou shalt not bear false witness.

Stealing and lying. Actually when you think about it these two commandments cover the same sort of behavior: dishonesty. Stealing and lying! So we don’t need two of them. Instead we can combine these two and call it “thou shalt not be dishonest” and suddenly we’re down to five.

And as long as we’re combining commandments, I have two others that belong together:

“Thou shalt not commit adultery” and “Thou shalt not covet thy neighbor’s wife”.

Once again, these two prohibit the same sort of behavior, which is in this case marital infidelity. Difference between them is that coveting takes place in mind. And I don’t think you should outlaw fantasizing about someone else’s wife. Otherwise what’s the guy gonna think about when he’s flogging his dong? But marital fidelity is a good idea. So I suggest that we keep the idea and call this commandment “thou shalt not be unfaithful” and suddenly we’re down to four.

And when you think about it further, honesty and fidelity are actually part of the same overall value. So in truth we could combine the two honesty commandments with the two fidelity commandments and –using positive language instead of negative, call the whole thing “thou shalt always be honest and faithful”. And now we’re down to three.
Thou shalt not covet thy neighbor’s goods.

This one is just plain stupid. Coveting your neighbor’s goods is what keeps the economy going. Your neighbor gets a vibrator that plays "oh come all yee faithful" you wanna get one too. Coveting creates jobs. Leave it alone. You throw out coveting and your left with two now. The big combined honesty fidelity commandment and the one we haven’t mentioned yet:
Thou shalt not kill.

Murder, the fifth commandment. But if you give it a little thought you realize that religion has never really had a problem with murder. Not really! More people have been killed in the name of god than for any other reason. To cite a few examples, think about Irish history, the Middle East, the Crusades, the Inquisitions, our own abortion doctors killings and yes, that’s right, the World Trade Center, and you’ll see how seriously religious people take thou shalt not kill. Apparently to religious folks, especially the devout, murder is negotiable. It just depends on who’s doing the killing and whose getting killed. And so with all this in mind folks I offer you my revised list of the two commandments:

First: thou shalt always be honest and faithful, especially to the provider of thy nookie;

And second: thou shalt try really hard not to kill anyone unless off course they pray to a different invisible avenger than the one you pray to.

Two is all you need folks. Moses could have carried them down the hill in his fuckin’ pocket. And if we had a list like that, I wouldn’t mind that brilliant judge in Alabama displaying it permanently in his courthouse lobby as long as he included one additional commandment: “thou shalt keep thy religion to thyself”.

Meraklısına: www.georgecarlin.com
Ayrıca: Bu Sitede Corc Karlin

Barbunya Pilaki (Kidney Beans Casserole) - Served Cold

Türkçesi için tıklayınız.

Ingredients:

  • 8 cups of red kidney beans
  • 2 cups of carrot , sliced
  • 3 tomatoes
  • ½ liter tomato juice (approx. two small cans)
  • 1 cup of parsley, minced
  • 4 medium size onions*
  • 4 cloves of garlic
  • 1 cup of refined olive oil (cooking grade)
  • 1 teaspoon granule sugar

(*) by 4 medium size onions I mean a little more than 3 cups of sliced onion

[more]

Directions:

  1. Wash kidney beans thoroughly and soak overnight in cold water.
  2. Mince onions. Put olive oil and onions in a dutch oven, and roast with lid closed for about 20 minutes or until golden.
  3. While roasting onions, grade or thinly slice tomatoes (preferably seeds removed).
  4. Once onions are ready add garlic cloves, ground or thinly sliced, mix thoroughly then add tomatoes, tomato juice and drained kidney beans. Close the lid and let boil.
  5. Once boiled open the lid and sparkle sugar. Let it simmer with lid closed for about 90 minutes.
  6. Add carrots, salt to taste (one to two teaspoons should be enough) and hot water if necessary. Simmer for another hour or two until beans are totally soft (taste and make sure they are soft).
  7. Once they are ready let them cool then sparkle parsleys.
  8. Preferably leave in refrigerator for about a day and serve cold.