Votka Adabı - Alla Alla? Walla bak

Bizler kokteyl bardaklarda meyve suları ile karıştırıp içmeye alışmış olsak da aslında votka da aynen rakı gibi sofra içkisidir. İster ihtişamlı ister mütevazı, her türlü sofrada ama mutlaka en az üç beş çeşit meze eşliğinde tüketilen votka tekila kadehini andıran tek bardaklarda (tamam shot madem), sek olarak ve mutlaka buzzz gibi soğuk içilmelidir.[more]

Votka adabına uygun içilmediğinde yiğidi bozması açısından da rakıya benzer… Bir kere eğer amaç ucuz yollu sarhoş olmak veya biran önce kafayı bulmak, komalık olmak değilse, votka asla tatlı meyve suları ile ya da enerji içeceği vs. ile karıştırılmamalıdır (genel olarak B52, Tequila Boom, Absynth şeker karışımı vs. gibi kasıtlı yapılan zırzopluklar hariç hiçbir sert içki tatlı meyve sularıyla karıştırılmamalıdır). İlla bir şeylerle karıştırılması gerekiyorsa tercih domates suyu ya da limon suyu veya greyfurt suyu olmalıdır.

Tek bardak "tek" dikişte içilir, dibinde bırakmamak adettendir. Genellikle votkanın yanında ayrı bir bardakta ikinci bir içecek tüketilir –gırtlaktaki yangını söndürmek için. Bu da mümkünse tatlı bir içecek olmamalıdır. Hem faydalı olması hem de ağzı ferahlatmak açısından iyi iş görmesi nedeniyle genellikle domates suyu tercih edilir. Bu noktada, bira da çok güzel giderse de denenmemelidir, zira bira çok hızlı kana karıştığından, normalde acelesi olmayan votkanın da kanına girmek suretiyle direkt kafanıza girmeye ikna eder veee: eğer alışık bir bünye değilseniz oğlan eder; yok eğer alışıksanız o zaman da –sofradan adabınca kalksanız bile- gereksiz reklam yapmış; belki de beyefendi imajınızı silmiş; alkolizmi aşmış, ehlikeyiflik konusunda Bukowski'nin eline iki kere vermiş bir mujik olarak hatırlarda kalmış olursunuz (ben denedim biliyom)...

Genellikle kalabalık sofralarda muhabbet eşliğinde içilir. Sofradakiler sırayla söz alır, ahkam keser; ardından birinin, bir olayın, bişilerin şerefine kadeh kaldırılır. Siz de eşşek değilseniz kaldırmak, kaldırmışken içmek, içmişken dikip bitirmek zorunda kalırsınız... Zira şerefe kaldırmamak ayıp, kaldırıp da içmemek daha ayıp, içip bitirmemek daha bile ayıptır. Bay Alkolü Takdimimdir… Hal böyle olunca da 8 10 kişilik sofralarda kişinin kaşla göz arasında bir büyük bitirmesi işten değildir.

Bir büyük demişken; büyük mevhumlarımızın da farklı olduğunu belirtmek icap ediyor. Bizde büyük denildiğinde akla 70 cl gelirken buralarda 40 derece alkollerin litreliği, bir buçuk litreliği, 2, 3 hatta 5 litreliği mevcut.

Ayrıca, votkanın alkol düzeyi de çeşitlidir. Slav diyarlarında alkolün keskini (gerçek yüzdesine bakılmaksızın) 40-derece şeklinde anılır ama o gün servis edilen 40 derecenin gerçekte kırk derece olup olmadığı, neye göre kime göre kırk derece olduğu da şüphelidir. Samagon dedikleri ev yapımı votkanın alkol düzeyinin yüzde doksanı bulabildiğini belirtmekle yetiniyorum (yani götüne güvenmeyen patlıcan tarlasında gezmesin).

Disclaiming the disclaimer

"Büyük şirketlerde" çalışan "kurumsal" olmuş arkadaşlarım var benim. Mesaj gönderiyorlar ara sıra, bazen, sık sık, hatta bazen günde on kere. Genellikle de sağdan solda tırtıklanmış "espri"leri gönderiyorlar. Hani paranız yoktur anneler gününde de, çiçekçiden bi buket çiçek yaptıramazsınız da, yol kenarından da olsa bir demet çiçek toplar götürürsünüz, buyur, sevgiyle, al, "tamam param yok ama en azından hayvan değilim" manasına takdim edersiniz Pazar ilavesine sarılı olarak ya (işte o çiçek ananın içini burar. Çocuk yaptık işsiz oldu, üstelik duygusal itoğlu it. Gey mi olacak başımıza… diye de düşündürür. Ama konu o değil). İşte arkadaşların gönderdiği de, "benim mizah duygum yok, internet highway'in kenarından derledim bunları" babında… Neyse göndersinler, iyi de oluyor. Malzeme ayağa geliyor kimi zaman da, hemen tüm maillerin dibinde o sinir bozucu "disclaimer".

Ya bu Türkçe'ye o kadar yabancı ki ben bile (mütercim olarak, ukala olarak değil) evet ben bile Türkçesini bilmiyorum. Ret beyanı herhalde bir tür. Sorumluluğu ret beyanı. Neyse ondan işte. Aşağıya geçiyom:

Bu e-posta mesajı ve ekleri gönderildiği kişi ya da kuruma özeldir ve gizlidir (gizliyse bana neden gönderdin?). Ayrıca hukuken de gizli olabilir (emin değilsin yani, güzel). Hiçbir şekilde üçüncü kişilere açıklanamaz ve yayınlanamaz (kim engelleyecek ki? Aha da yayınladım işte). Mesajın yetkili alıcısı değilseniz hiçbir kısmını kopyalayamaz, başkasına gönderemez veya hiçbir şekilde kullanamazsınız (alıcının yetkili olup olmadığını gönderen olarak senin kontrol etmen gerekmiyor mu gerizekalı?). Eğer mesajın yetkili alıcısı veya yetkili alıcısına iletmekten sorumlu kişi siz değilseniz, lütfen mesajı sisteminizden siliniz ve göndereni uyarınız (benim sistemime girdiyse kardeşim, benim olmuştur o). Gönderen ve ZOBADİZOYNK A.Ş., bu mesajın içerdiği bilgilerin doğruluğu, bütünlüğü ve güncelliği konusunda bir garanti vermemektedir (benim de sikimdeydi afedersin).

 

Allah aşkına aranızda hukukçu falan var mı? Ben bu metnin Türk hukukuna göre hiçbir geçerliliği olmadığından şüpheleniyorum. Yani eğer mevzun gizliyse, ya "yaradana sığınıp" göndereceksin öyle, ya da öncesinde bir gizlilik sözleşmesi imzalayacaksın. Gerisi yalan. Laf kalabalığı. Amerikalıdan alıp kopyalamışsın, Türkiye'de de olur sanıyorsun. Üstelik o koskoca şirketin nice şirketlerden büyük bir hukuk departmanı var, acaba onlardan birine sordun mu "bu bana olur mu?" diye.

backup *.* IoIII ***

Masamda oturmuş kendi halimde Counter Strike oynuyorum ki düşüncesizin biri arıyor. Ağızda Rocco, açıyorum telefonu: "Ğaloğ?"

"Kimsiniz?" diyor.

O kadar Telefonda Etkin İletişim eğitimine katılmışım: "Benim ben" diyorum.

"Ben kim?" diyor.

"Tak tak kim o mu oynuyoruz?" diyorum. Olabildiğince uzatayım, konuya girilmesin de oyunu kapatmak zorunda kalmayayım. Derdim o. Haaadiiii beeaaa! Vuruldum, kafama çaktı biri bu hayvanın yüzünden. Bak şimdi kızdım işte!

"Nasıl yardımcı olabilirim size?" diyorum en tatlı sesimle (en belirgin uyarı işaretlerinden birisi bu, ama anlayan çok az)

"Aaa evet, BASIX diye bir yazılım varmış, o var mıydı bizde…"

"BASIX mi?" >tıkıdı tıkıdı tıkıdı< (del basix.exe)

"Maalesef ya, eskiden vardı da kullanılmadığı için silmişiz..."

"Hayallah, neyse. Bir diğer konu da şu: şimdi ben kullanıcı hesabımdaki tüm dosyaları bir yedek kartuşa yazmak istiyorum ki bi terslik olursa yedeği bulunsun hemen kurtarabilelim".

"Bi terslik derken?"

"Ne bileyim işte, hani silinirlerse falan diye..."

"SİLİNİRSE! Yok yok, dert etmeyin öyle şeyleri. Yedekleme yapıyoruz düzenli olarak!" (yalancıyı…) "Her şey kartuşlarda kayıtlı. Kullanıcı adınız neydi?"

Kullanıcı adını veriyor, salakkkk… >tıkıdı tıkıdı tıktık< (del g:\kullanıcı_adı\*.*) "İyi de sizin klasörde hiç dosya yok ki zaten!" diyorum şaşırmış bir ses tonuyla.

"Olmaz mı var ya. Yanlış yere bakıyorsunuzdur!"

Önce operasyonun içine sıçtın, ölümüme neden oldun, şimdi de bana yalancı diyorsun demek... >tıkıdı tıkıdı tıkıdı< (rd g:\kullanıcı_adı\...)

"Aaah, pardon pardon" Hıh, mı yaptı bana mı öyle geldi??!? Tahmin etmiştim manasına… Bak bak baaak.. "DEMEK İSTEDİĞİM: Öyle bir KULLANICI yok!!!"

"Büyür? >haaaıhh< Olamaz, olması lazım, bu sabah vardı. Kullandım hatta!"

"Haa, şimdi anlaşıldı. Sisteme virüs girmiş bugün... eeee... DA VİNÇİ virüsü, yeni bu, o anda sistemde kim varsa uçuruyor. Norton tespit edemiyor"

"Olamaz, Meltem de sistemdeydi sabah, şu an onun hesabını kullanıyoruz bi sorun yok!"

"Hangi hesap?"

Kullanıcı adını söylüyor. Akıllanmaz bu...

"Aa, evet evet, ama onun durumu sizinki kadar kötü değil"... >tıkıdı tıkıdı tıkıdı< "…sadece tüm dosyaları silinmiş, hesap duruyor"

"a ama..."

"Üzülmeyin ama, kartuşlarda kayıtlı hepsi"

"Off, çok şükür yarabbim!!!"

"Yanlışlıkla printer kartuşuna kaydetmişiz yalnız. Sizinki siyah beyaz, Meltem hanımınki renkli!.. Makine odasında…"

Bilgi İşlem Şefi Kaan için olağan bi iş günü

Yedekleme prosedürünü device\null'a linkledim. Backup'lar daha hızlı alınır oldu. Bayılıyorum pratik zekama canım… Kullanıcılardan biri arar:

"Sistem neden bu kadar yavaş Kaan yaa?"

"Walla herhaldeee..."

excel dosyası içerisindeki mazeretlerden güne uygun olanı seçilir:

".. işlemcinin clock speed'indendir"…

"Hadii" (clock speed'in ne olduğunu bilmeyen kullanıcı, ikna olmuştur) "E, ne zaman düzelecek peki?"

"Düzelmez. Bu sunucuya bağlı 275 kullanıcı var, birisi sensin. Bu kadar bencil olma istersen. Kapat oturumu, başkalarına da şans ver biraz!"

"Ama müşterim bekliyor benim yaaa. Tek istediğim bir sayfa çıktı almak ki zaten..."

"KESİN ÖYLEDİR. Neyse, şu an yapabileceğim bişi yok!",

telefonu kapattım... İnsanların aramaktan vazgeçeceklerini sanıyorsanız yanılıyorsunuz... Telefon tekrar çalar. Kesin o arıyordur tekrar. Bayarsın ama. Sesimi değiştirip, kalın bir tonlamayla:

"ÖZLÜK İŞLERİ! Buyrun" "Aaa, pardon yanlış oldu" "ÖYLE Mİ? Adınız nedir sizin, hangi departman pardon? Bu telefon görüşmeleri bize zaman kaybettiriyor, bilmiyor musunuz? BİLMİYOR MUSUNUZ? Ben çok hızlı ÇIKARMA yapabilirim. Örneğin bu telefon görüşmesinin maliyetini, size ve bana kaybettirdiği zamanın YTL karşılığının toplamını çabucak sizin maaşınızdan çıkarabilirim... Ya da sizi İŞTEN ÇIKARABİLİRİM… HATTA ÇIKARIYORUM NETEKİM! İşim bittiğinde, işinizden ve maaşınızdan geriye hiçbişi kalmayacak! ADINIZ NEDİR SİZİN? – Yalan söylemeye de yeltenmeyin, ARAYAN KİMLİĞİNİ GÖREBİLİYORUZ BURDA!!"

Haha, telefonun kapandığını, hemen ardından koşarak uzaklaşan ayak seslerini duyuyorum aşağıdan. Herhalde müdirenin odasına koşuyor ki "ben o sırada müdire hanımlaydım, arayan ben olamam" diyecek... Kullanıcı adından departmanını buluyorum ve derhal Müdür yardımcısını arıyorum.

"Alo?" "Tuğçe, güzelim ben Kaan. Bana bak, hadeee, eee, yapma, neyse dinle beni, BİRAZDAN KOŞARAK OFİSE GİRECEK LAVUĞA Bİ MESAJ İLETEBİLİR MİSİN?"

"Oluur..."

"DE Kİ: NEREYE KADAR KAÇACAKSIN? DEDİLER DE"

"E tamaam"

"BENDEN BAHSETME VE SAKIN UNUTMA… Bilgisayarındaki resimleri intranete çakmamı istemiyorsan tabi…"

Klavye tıkırtılarını duyuyorum telefonda…

"ALOOO SİLMEYE ÇALIŞMA. KOPYALARI VAR BENDE ZATEN. SADECE DEDİĞİMİ YAP VE MESAJI İLET.."

Ta ta tamam… diyor. Kapatıyorum telefonu.

İşin komiği, fotoğraf mevzusunu götümden uydurdum ha. Yine de tereddüdünden istifade edip bir kopya almayı başardım. İleride işime yarayabilir. Bu arada yedekleme de tamamlanmış. Toplaaam, iki nokta üç saniyede. Modern teknolojinin gözünü sevim ya. Başka bir kullanıcı arar.

"Daha fazla alana ihtiyacım var";

"Konya'ya taşın", demişim.

"Yok artık. Kullanıcı hesabım için diyorum, disk kotası, mal"

Mal? Bana? Ahhaaa.. "Pardon," diyorum, gayet kibarca, "anlamadım. Ne dedin son olarak?" Tırstı, biliyorum, ama çok geç. Bittin olm sen, sen de çok iyi biliyorsun.

"Eee, dedim ki, kullanıcı hesabım için daha fazla disk alanına ihtiyacım var *LÜTFEN*, dedim".

"Tamam, peki, bekle bi dakka"

Ahizeyi avucuyla örttüğü halde duyabiliyorum derin bir oh çektiğini.

"Artııık, *fazlasıyla* boş alana sahipsin!"

"Süpersin. Ne kadar?" diye sormaz mı? Yani sadece boş alan istemekle kalmıyor, bir de teyit etmek istiyor herif. Demek az vermiş olsam düzettireceksin? Kafanda o var yani. Tekrar munis bir sesle:

"400 Mb boş alanın var."

"Oley! Toplam sekiz yüz! Sağol walla yaa" diyor, pazarlığın sonucundan memnun.

"Yok yok" diye kesiyorum. "Toplam 400 Mb"

"Hö? Nnn…nnn…nnnassı yaaa?"

Cevap vermiyorum, idrak etmesini bekliyorum keyifle: "aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaasssssssssssssiiiiikkkkkkhhhhh.…"

Domuz eti niçin haramdır

Efendim malumunuz, bugün hüsnü mübarek Cuma akşamı, bendenize de öööyle bir huşu ihsan olundu cenabı hak tarafından. E internet de madem ki çağımızın en mühim icadı, cenabı hak her türlü lüzumlu bilginin paylaşılması için yaratmadı mı bu ortamı; Yani beşeriyete interneti icat edecek zekayı cenabı Allah ihsan etmedi mi? O zaman ben de sizlerle internette bugün tesadüf ettiğim, son derece deriiin bilgiler içeren ilmi bir makaleyi paylaşmak istiyorum.

Yer darlığı sebebiyle sadece bir kaç alıntı yapmakla yetiniyorum, ama eser gerçekten şahane bilimsel bilgiler içerdiği için, yazısının altında link olarak da koydum. Muhakkak tıklayıp tamamını okuyun. Bu son derece lüzumlu dini (bilimsel) bilgileri bizimle paylaşan kardeşimizden Allah razı olsun. Allah hepimize bu kardeşimize cennete komşu olabilmeyi nasip eylesin inşallaaaah. Eaaallaaaah... (safları sıklaştırın, başlıyoruz)

- "Domuz eti çok yağlıdır ... kalb infarktüsüne sebep olur. - Domuz yağı içerisinde "sutoksin" denilen zehirli maddeler mevcuttur … (bunları yiyince) … boğaz gölgesi anormal bir şekilde şişerek adeta domuza benzer… bu sebeple bu hastalığa "domuz hastalığı" (skrofuloz) adı verilir.

 

- Domuz etinde bol miktarda bulunan sümüksü bağ dokusu, kükürt yönünden çok zengindir… sürekli yenirse vücuttaki kıkırdak maddesinin yerini domuzdan geçen sümüksü bağ alır… kıkırdak yumuşar, vücut ağırlığına tahammül edemeyerek altında ezilir…yiyen sporcuysa yorgun, tembel ve az hareketli olur...

 

- ... nitekim domuz kesim işiyle uğraşanlar, erkek domuzların bir yaştan sonra muhakkak kansere yakalandıklarını ifade ederler...

 

- İhtiva ettiği "histamin" ve "imtidazol" maddeleri … ekzema, dermatit, nörodermatit, … hastalıklarına zemin hazırlar.

 

- Alman hekimi Prof. Reckeweg, "Domuz eti ve insan sağlığı" adlı eserinde …

- Ailenin arasında, iri cüsseli bir domuz hiç istifini bozmadan, aşağı doğru sarkan kalın bir ağaç dalına abanarak sırtını kaşıyordu…

 

- Trişin kurtçuklar … tüm vücuda yayılır, … özellikle çene, dil, boyun, yutak göğüs bölgelerindeki kas dokusuna yerleşir … felç meydana getirirler…menenjit, beyin iltihabı ve ağır vakalarda ölüme neden olurlar…kesin tedavisi yoktur…

 

- İsveç, İngiltere ve Polonya'da trişin salgınları vardır…

- Domuz dişisini kıskanmayan bir hayvandır… domuz eti yiyenlerde kıskançlık hissinin zayıfladığı ve dumura uğradığı gözlenmiştir…

 

- Fransız filozof Savorin …"bana ne yediğini söyle senin ne olduğunu haber vereyim" demiştir...

Madem ki Allah'ımız domuz etini haram kılmıştır, öyleyse yememiz mahsurludur… "

diyerek de bağlamış Müslüman kardeşimiz sözünü. Bir kez daha Allah razı olsun.

NOTLAR:

Yazıda geçen sutoksin, skrofuloz, imtidazol terimlerini internette aratmayı deneyin. Bu makale haricinde hiçbir kaynakta geçmediklerini göreceksiniz. Siyonistler bu maddeleri içeren makaleleri sansürlüyor.

Bu histamin maddesi, her türlü kırmızı ette bulunuyormuş. Ama herhalde domuzdaki haram, deve, dana, efendime söyleyeyim keçi, koyun, kuzu histamini günah değil. Cenabı Allah'ın işine karışılmaz.

Filozof Savorin diye (dört dilde, övünmek gibi olmasın...) yaptığım internet aramaları pek bi sonuç vermedi. Buna da sansür uygulanıyor olsa gerek. Siyonistleeer.

Eserinden alıntı yapılan Alman hekim Prof. Reckeweg, hem hekim, hem alman, hem profesör, hem de soyadını biliyoruz. Hala gözlerini bu muhteşem gerçeğe kapayacak olan varsa cenabı allahın cehenneminin harında kavrulsun. dedim de, tam şu an, canım saç kavurma çekti be...

Muhteşem Eserin Tam Metni İçin Tıklayın

Marşandizör

İngilizce'de "merchandizer" diye bir kelime var. Ticari yük treni demekmiş eskiden, Türkçesi marşandiz. Eskiden gavura "ben anlamam öyle mörçındayzır falan. Dilim dönmez benim marşandiz derim, işine gelirse…" diyebilecek haysiyete sahipmiş Türkler. O yüzden bu kelimeyi marşandiz olarak alıp kullanmaya başlamışız (marşandizi kendin icat edip adını Selahattin koyabilmek ya da biraz daha hassasiyet gösterip "yük katarı" demek elbette daha haysiyetli birer alternatif olurdu ya).

Sonra, pazarlama guruları<em>(*)</em> içeriği bu treninki ile aynı olan bir iş kolu geliştirdiğinde ve bu iş koluna isim konulması gerektiğinde, tren merchandiser'dan esinlenip merchandiser demişler bu minietekli abilere aplalara. Neticede o da sana bana mal taşıyor ya... Amarigalı der, onun dili, karışamazsın.

Her neyse, ancak, merchandizer'ın türkçeye nasıl sokulacağı proplem olmuş. Beyin yok tabi bunlarda, lan marşandiz diye caanım türkçe (tamam yarı türkçe, ama en azından tanıdık) kelime varken sen neden gidip merchandizer diye gavurca kelimeyi amına kodumun çocuğu işte. Nasıl çekilecek o kelime? Çoğulu merchandizerler mi olacak merchandizerlar mı olacak mesela? Ammmcık, sen bilmediğin işe ne karışıyon yarak kafası seni ya. TDK'yı arayıp sorsana o sana uydursun tırpangezer gibi bir alternatif.

 ---

(*) pazarlamayı aşmış bokunu çıkarmış kişi. Ama kendileri pek para kazanamaz… Örneğin Bill Gates'e Larry Page'e pazarlama gurusu denmezken, malibu'da malikanesi hatta bir Hummer'ı bile olmayan bu tiplere pazarlama gurusu denilir... Guru oldukları için, dünya nimetlerini ellerinin tersiyle itiyorlar mı ne yapıyorlarsa artık...

İlkini afiyetle, ikincisini indirimle ye... oh yeah

Johny Boy ikincisi zıkkım olsun mu diyor ne yapıyor annamadım ki? Önce Ramazanda restoran girişine konulan "Ateş Seni Çağırıyo" tabelaları, şimdi bu... Bunların reklamcısı sıyrık kesin...

Atatürkçü düşünce kalkmasını da bilir

Youtube'a tayyibin attan düşüş sahnesini koydum, canım sıkıldıkça açıp seyredip gülüyorum. Arada sazan da vuruyor oltaya, daha bir eğlenceli oluyor. Dallamanın biri "alın o beygiri Atatürkçü Düşünce Derneğine üye yapın" demiş. Nüktedan piç. Nüktedanlara piç denilmesi tesadüf değil; her nüktedan piç değilse de, her piç nüktedan oluyor; o yüzden. Her amcasından bir laf öğreniyor bunlar, laf mı yetişir. Neyse.

Tüm bu olanların sorumlusu benim aslında… Okulda "Atatürk dinsizüdü, sümme heaşaaa" diyen din hocasını Atatürk büstüyle dövmediğim için bu kadar dillendi bu dallamalar.

Ah Yivoona, Yivoonacığım, bana göster ama verme biraz. Memleketimi özledim!

Komtanım her türk asker doğar mı yaa? Komik değil mi biraz. Her Filipinli temizlikçi mi doğuyor o zaman… Ehü ehü ehü… [more]

Bak evladım, son zamanlaldaki aylaklığın bende senin felsefeye melak saldığın şüphesini uyandılmıştı zaten. Şimdi sen bu solunla o şüphelelin üzeline tüy diktin. frrrk Madem Büyük İskendel Alistoya solal gibi soldun, ben de üslubunca cevap veleyim: frrrk Sen, dolmalık bibellelin dolmalık olduğundan daha askelsin zila, en azından, dolmalık bibellel dolmalık olduklalının bilincinde olmadan yetişilken sen 20 küsul senedil "askel" doğduğun bilinciyle yetiştililiyolsun. frrrrk Saçma solun kalşısında silahlı kuvvetlelimizin lesmi cevabı budul. frrrk Aylıca senin nöbetlelini sıklaştılmak lazım, aylaklığa itilip kalmışsın sen. Evet. Şimdi git savaş. Madem ki Tülksün, göstel ülksün –velme ama. frrrk

(nezleyim, lleli vulgulayamıyom)

Uha (Balık Çorbası)

İstanbul'u bilemiyorum, ama burada kar yağıyor bugün. Şöyle havaya uygun bir tarif yazayım buraya; İstanbulum'da da balık mevsimi tam… Yap, iç, direnç verir… Bana dua et [more]

6 kişi için malzemeler
1.5 su bardağı soğan, piyazlık kesilmiş
1 adet defne yaprağı
8 10 adet tane karabiber
1/4 demet maydonoz
1/4 demet dereotu, sapları alınmış
1 tatlı kaşığı tuz
1/2 çay kaşığı karabiber, taze çekilmiş
500 ila 750 gram balık artığı*
500 gram fileto balık**
2 yumurtanın beyazı
1 misket limonu, sosyete manavları laym diyor buna, çok keskin bir bıçakla dilimle, lime lime olmasın
(*) balık artığı derken, hani balığın filetosunu alırsın geriye kuyruğu kafası kılçığı kemiği kalır ya, onlardan bahsediyorum… özellikle, kafa ne kadar bol olursa tadı da o kadar süper oluyor.
(**) bu levrek olabilir, yağsız olduğu için pek önermiyorum ama çupra olabilir, beyaz etli herhangi bir balık olabilir. Ama bana sorarsan, barbun ya da tekir tercih et derim. Barbun ya da tekirden yapacaksan fileto çıkarmana gerek yok, temizleyip bütün bütün çak gitsin.

Büyücek bir tencere içerisine soğanları koyup bir iki dakika kadar çevir, bir buçuk litre kadar suyu, maydonozun yarısını –özellikle saplı kısımlarını, defne yaprağını, tane ve toz karabiberi, tuzu ve balık artıklarını ekle. Kaynayana kadar ateşi harlı tut; kaynadıktan sonra altını kıs. Kapağını kenarından bir parmak açık kalacak şekilde kapatıp bir saat kadar kaynamaya bırak. Arada bak, taşmasın.

Kevgir mi derler, artık süzgeç mi derler, o ince telli zımbırtıdan diyorum, makarna için olanından değil, al onu; hazırladığın kaynar karışımı onun içerisinden ayrı bir tencereye süz. Sonra tahta bir kaşık kullanarak, kevgir içerisinde kalan kemik, kılçık, maydanoz, soğan vs. artıklarını iyiiiice kevgire doğru bastırıp ezip süzmek suretiyle tüm o özsuyunu tencere içerisine akıt. Kevgirde kalan malzemeyi atabilirsin. Bu aşamada çorba suyunun tadına bir bak, gerekiyorsa biraz daha tuz, biber vs. ekle.

Şimdi arttırdığın yaprak maydanozları ve dereotunu incecik kıy, misket limonunu ince ince dilimle. Balık suyunu tekrar harlı ateşe koy, kaynamaya başladığında altını kıs ve balık filetolarını ekle. Zevkine göre, 3 5 dakika kadar pişir. FAZLA PİŞİRME, dağılmasın. Filetolar olabildiğince iri kalsın. Sonra ateşten indirip 6 çorba kasesi içerisine filetoları diz, üzerlerine ince kıyılmış dereotu ve maydonozları yığ, yığının en tepesine birkaç misket limonu koyarak süsledikten sonra çorbayı kaselere ekle ve servis yap. Priadna petit...

Yalnız bişi söylicem, sen kılıbıklığın da bokunu çıkartmışsın artık... 6 kişiye yemek yapmak ne demek yaa???